scorecardresearch.com

Sadece bir eşya mı?

21.08.2013 19:09:36
A+ A-

Satın aldığımız pahalı eşyalarla, ünlü markaların bize her türlü rahatlığı lütfeden ürünleriyle, modern yaşamımızın birçok kolaylığa kavuştuğunu söylemek sanırım yanlış olmaz; Ancak tüm bu meta bolluğuna rağmen, insanın bir türlü tatmin olamaması, aradığı mutluluğu bulamaması, üzerinde önemle durulması gereken büyük bir açmazın varlığını tanıtlıyor. Mutluluk üzerine yapılmış pek çok çalışma, onun hakkında düşünmenin ve onu aramanın, zaten bir mutsuzluk ifadesi olduğunu ve pek sonuç vermeyecek bir yönelimden ibaret kaldığını belirtiyor. Yani bulunduğu anda mutlu olanın bu kavram üzerine kafa yormayacağını, onu yaşayacağını söylüyor. Bu doğru bir tespit.

Şimdi uzun uzun kapitalist toplumun ekonomi politiği üzerine düşünmek yerine, durumun sonuçlarının nasıl bir etkiyle bir tür süreklilik yarattığını anlamaya çalışalım. Nasıl oluyor da, toplumsal üretim seçeneklerinin böylesine arttığı bir dönemde insan kendini var etmiyor, edemiyor; nesneye ve topluma karşı aidiyetini yitiriyor? Bu, çokça sorulmuş, çokça analiz edilmiş bir soru. Özellikle Marksist felsefenin yöntemi, emek-sermaye çelişkisi, emeğe yabancılaşma, emek sömürüsü, artı-değer bolluğu konularında oldukça doyurucu açıklamalar yaptı, yapıyor.

Reklam uygulamaları ve sermaye ilişkilerinin kurguladığı toplumsal imge, temelinde bir tür tüketim sürekliliği sağlamak için inşa edildi. Elbette bu inşa süreci tamamlanmış değil. Sistem kendini sürekli üretiyor, farklı disiplinlerin yardımıyla besliyor. Tüketimin sınırlarını en geniş alanlara yaymaya çalışıyor. Toplumda oluşturulan tüketme ve sahip olma dürtüsü akıl almaz boyutlara varıyor. Bir tür “ ihtiyaçlaştırma” olgusu ekseninde şekillenen piyasa ilişkileri…

Bireyin satın aldığı ya da ona hediye edilen şeye anlam yüklemesi yadırganacak bir durum değil. Hepimiz bir takım anlamlar atfettiğimiz çok sayıda nesneye sahibiz. Sorun nesneye anlam yüklemekten ötede. İnsanda oluşturulan tüketim gerekliliğinin uzun vadede birey üzerinde yarattığı yıkım ve kaybedilen zamanla ilgili. Yani tüketirken tükenmek tam olarak bu duruma uygun düşüyor. Bir aile oturma grubunu değiştirip, yeni model bir araba alıp, ünlü markaların ürünlerini kullanıp yaşamında nasıl bir iyileşme sağlayabilir? Sanırım sağlayamaz. Elbette konforlu yaşamın kolaylıkları oldukça fazla; ama insan benliğinin tatmini ve kendini keşfi, tüketim nesnesiyle sağlanacak kadar basit bir olay değil. Tüketim kültürü temelinde bir tükenmeme üzerine kurulu. Nesneye karşı oluşturulan arzunun geçici bir biçime sokulması, kapitalist üretim ilişkisinin bir özelliği. Sürekliliğini sağlamak için insanı tatminsiz kılmayı başaran bir sistem bu. Benliğini tanımayan, topluma ve kendine karşı edinmesi gereken donanım ve sorumluluktan yoksun bireyler, sahip olduğu ya da olacağı nesneler üzerinden bir mutluluk oluşturma yanlışı içine düşebiliyor. Elbette bu geçici doyum başka bir arzu nesnesini tüketene kadar devam ediyor ve sonuçta bir türlü bitmeyen ruhsal sıkıntılar, kişilik bozuklukları boy gösteriyor. Öyle ki tüketme olgusu sadece nesneye dönük olmaktan öteye geçiyor. Yaşama karşı bir tutum, bozuk bir ilişki ve algı biçimi halini alıyor. İnsanın insana yaklaşımı, ahlaki değerlere karşı tutumu, çevresiyle kurduğu bağ bu bozukluk üzerinde şekilleniyor. Elbette insan yaşamının çelişkilerini, insanın mutsuzluğunu tüketim bilincinin ve bunu pompalayan popüler kültürün sınırına hapsetmek doğru değil; ancak olgunun buradaki büyük etkisini yadsıyamayız. 

Biraz daha genelleyelim; insan, ihtiyaç duyduğu ya da duymadığı bir nesneyi, değeri ya da emeği satın alıyor. Satın aldığı ürün karşısında edilgen bir konumda olduğu için bir tatminsizlik duyuyor. Bu boşluk karşısında başka bir nesneyi tüketme ihtiyacı duyuyor. Hikâye böyle devam ediyor.

Burada üzerinde durulması gereken, tüketimin insanı edilgen ve yetersiz kılan tarafı. İnsan, bir parçası olmadığı tüm süreçlerin içinde, olumsuz değerlerle doldurulmaya müsait hale gelir. Örneğin bir sanatçı, ürettiği şey ve bu şeyin gireceği anlam dolanımlarına karşı duyduğu haz ölçüsünde kendini oluşturuyor. Peki, tüketen de sadece satın alma gücüne sahip olduğu için, ulaşılabilirliğin rahatlığını duyduğu için kendini oluşturabilir mi? Elbette oluşturamaz. Aksine edilgen bir şekilde tükettiği için insani özüne yabancılaşır ve iktidar kavramının aldatıcı sularında gezinmeye başlar. Bu yabancılaşma sadece nesne eksenli olmaktan öteye geçer. İnsan şeker krizine giren biri gibi kendini geçici anlamda doyuracağı arzu nesnesine ulaşma gayreti içinde bulur ve bu kimi ölçülerde ciddi zamanların kaybına yol açar. Arzu, doyurulduktan sonra, başka türlü hastalıklı bir arzu yönelimine neden oluyorsa ve insanı oyalıyorsa ortada bir mutluluk sorunu var demektir. Nitekim bilinçsiz bir tüketim sürekliliğinin içine itilen insan yaşam alanını yitirmiştir.

Bir reklam filmini ele alalım: Büyük bir inşaat şirketi ultra lüks dairelerin satıldığı “yeni bir yaşam alanı”nın tanıtımını yapıyor. Geniş bir otopark, yürüyüş ve spor parkurları, etrafı ortaçağ kaleleri gibi duvarlarla ve tüm çevreyi 24 saat izleme imkânı sunan kameralarla çevrili bu yerleşimi, bedelini ödeyerek satın aldığımızda mutluluğa ulaşacağımızı vaat ediyor. Elbette normal gelir düzeyindeki pek çok kişinin ödeyemeyeceği bir bedel bu. Daha çok sistemim kilit noktalarında bulunan bir azınlığın, kapitalizmi ayakta tuttuğu yoğun mesai saatlerinden sonra biraz olsun nefes almasını sağlayacak bir alan. Elbette insanların kendine ayrılan zamanı dilediği gibi kullanma hakkı var; bununla birlikte insani bir gelişim izleyebileceği sağlıklı bir sisteme de ihtiyacı var. Sorun tam olarak burada kilitleniyor. Tüketimin bir karşı-insanlaşma biçimi haline gelmesi bu şekilde oluyor. Nesneye indirgenen arzu ve doyumlar, insanın giderek uzaklaştığı kendi benliğine dönen silahlar halini alıyor. Böylece mutluluk vaadinde bulunan bu reklam filmi, üstü örtülü bir pazarlama dilinin ifadesi oluyor. 

Çoğu kişi sahip olduğu nesneye hükmettiğini düşünür ve bundan kaynaklanan iktidar yanılsamasının oyalayıcılığına kapılır. Aslında durum tersine işler. Bir filmde dile getirildiği gibi: “sahip olduklarımız bize sahip olmaya” başlar. Belirli bir noktadan sonra eşyalar, tutkularımızın, korkularımızın, kışkırtılan olumsuzluğumuzun nesnesi haline gelir. İnsanın kılık değiştirmiş arzuları, sessiz metalar karşısında bir tür yenilgiyi ifade eder. Çokça zenginlik karşısında, azalan insanlık!

Tüketim toplumunda nesneler yitirilen insan bilincinin görünümüdür. Aynı zamanda o kültürün canlı kalmasının ve sürekliliğinin nedenidir. Ürettiği metalarla kurduğumuz temas kapitalizmi canlı ve ideolojik olarak üstün kılar. Hükmeden ve hükmedilen arasındaki ilişkinin rozetlerini günlük yaşamımızın kuşatılmış alanlarının tümüne yayar. Kültürel gelişimi, bilinçsel ilerlemeyi ve yaşam donanımını tüketim kültürünün sunduklarıyla kurmaya çalışmak ne acı ki bugünün toplumunun trajedisidir. Eşyalar bu trajedinin dekoru haline gelmiştir.

Reklam olgusunun tüketim sürekliliğindeki önemini ayrıca belirtmek gerekir. Bugün akademik bir disiplin haline gelen reklamcılık ve halkla ilişkiler, temelde uygun Pazar koşullarını geliştirecek uysal kadroları yetiştirmek için kurulmuş bölümlerdir. Şimdi, üniversitelerin sisteme gereken kadroları yetiştirme sorunu üzerinde durmanın lüzumu yok. Daha çok, psikolojinin, sosyolojinin argümanlarını başarıyla kullanan ve toplum alışkanlıklarını belli bir yönelime sokan reklam biliminin tüketimle girdiği ilişkinin hayatiyetini vurgulamak önemli. Nitekim “ihtiyaçlaştırma” kavramının dayanağını büyük ölçüde reklam oluşturuyor. “Neden buna sahip değilsin?” dürtüsünü yaratan ve tüketim alışkanlıklarını kendi Pazar gerekliliklerinin yönelimine sokan elbette reklamcılık.

Tüketim bir üretim ilişkisi sorunudur. Bu ekonomik işleyişin, toplum ve bireydeki etkileri ise bilimin uğraşması gereken bir konudur. Tüketim çağının reelliğini, bir anda keskin bir dönüşüme sokmak, insanın alışkanlıklarını kısa sürede değiştirmek pek mümkün değil. Bu, çok daha uzun süreçlere yayılan toplumsal evrimin alanında biçimlenir. Yani eylemselleşmemiş bir tüketim kültürü eleştirisinin çok da sağlıklı olmadığı sonucuna varabiliriz. Nitekim insan yaşamını iyileştirme konusunda takınacağımız devrimci tutum her türlü olguya hastalıklı bir saldırı biçimini almışsa ortada bir davranış sorunu var demektir. Doğru olan yaşamı olumlu ve sorunlu yanlarıyla bir bütünlük içinde görebilmek. Bu, değişimin ilk ayağını oluşturuyor. Çünkü değişim gerçekçi bakış açısının bir sonucu. Gerçekçilikse bütünlüklü bakabilmeyi şart koşuyor.

Peki tüketim kültürü, insana bu özgün ve yararlı bakış açısını kazandırabilir mi? Elbette hayır! Tüketim kültürü temelde, bir yanılsamalar dizgesi üzerine kuruludur. İmajın mistik anlamları, sağlıklı insan ruhsallığının yönelimine uygun değildir. Zaten tüketim çağının insan sağlığı gibi bir sorunu da yoktur. O, daha fazla kar sağlayabileceği bir değerler ortamı kurmaya çalışır. Geçici, ertelenmiş, nesneye indirgenen bir kültür ve alışkanlık dolaşımı yaratır. Burada, eşyaya dönüşmüş hastalıklı tinselliğin tüm pratiklerini görmek mümkündür. Yaşamımıza hiç de azımsanmayacak kolaylıkların teknoloji ile girdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Sorun, bu teknik ilerlemenin, tüketim zorunluluğunun varlığı değil; amacı ve yönelimidir. Teknik, insan ilerlemesinin aracı olduğu sürece elbette yararlıdır; ancak konunun içeriği bu kadar masumane değildir. Ortada, insan alışkanlıklarını kökünden değiştirmek gibi yan amaçları da olan dev sermaye grupları, şirketler ve oluşumlar vardır. Bir şekilde bu yapılanmalar tüketim toplumunun sınırlarını çizmektedir. Ne şekilde giyinilir, ne şekilde alışveriş yapılır, neden sahip olmamak bir eksikliktir, eşya karşısında nasıl bir tutum takınılmalıdır? Gibi soruların cevaplarını bu kültürün içinde bulmak mümkündür. Yine de bir çelişkinin varlığını ortaya koymak gerekir. Aynı tüketim kültürü çok uzaklardaki tanıdıklarımızla görüntülü konuşma imkânı sunmasına rağmen, onlarla kuracağımız diyaloğun, insan yaşamının gerçek değerlerinin sırrını vermez. İletişim imkânları muazzam boyutlara varmıştır; ancak insanların konuşacak, paylaşacak bir şey bulamaması ilginçtir. Sözel kültürün çok basit simge ifadelerine dönüşmesi- insanın bu teknik zenginlik içindeki korkutucu yalnızlığı ve küçüklüğü- üzerine düşünülmesi gereken bir başka konudur. 
Demek ki sorun yalnızca teknik ilerleme ve ürün bolluğu değil… İnsan yaşamını anlamlı bir bütünlüğe kavuşturma sürecinde, tüketim kültürünün ve nesneyle kurulan ilişkinin niteliğidir. 

Çokça dile getirildi. Bireyin mutluluğu ve motivasyonu toplumsal ilişkilerden bağımsız değil. Toplumsal üretimin biçimi, değer ve alışkanlıkların biçimini de belirliyor. Böylece nesne sanılandan başka anlamlar kazanıyor. Yani tüketim, tek başına bir edim olmanın ötesine geçip, insan davranışlarının ve ruhsallığının sınırlarını çiziyor. Birey kendini bir tür kuşatma içinde buluyor. Bu, markaların, üretim bolluğunun ve tüketim çılgınlığının kuşatması. Bu tür bir kuşatma tek başına, bireysel bir yaşam tutarlılığıyla kırılamaz. Her ne ölçüde, doğaya ve insana saygılı bir yaşam bütünlüğü kursak da, sağlıklı bir benlik duygusu oluştursak da bu yetersizdir. Öncelikle toplumsallığımızın farkına varmalı, alternatif yaşam kültürünü bu bütünlük içinde kazanmalıyız.

Nitekim insana, sahip olmadığı bir eşsizlik duygusunu pompalayan, onun bireysel olumsuzluklarını kendi kâr güdüsü ekseninde kışkırtan, insanı dar bir yaşam alanında oyalayan tüketim kültürü karşısında çok da fazla seçeneğimiz yok.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.