Ah şu evlilik!

10.08.2015 01:50:11
A+ A-

- Biz birbirimiz için yaratılmışız, sorunsuz bir evliliğimiz olacak, eminim.

- Benim sevgilim evlendikten sonra da hiç değişmeyecek, eminim.

- Biz diğer çiftlerden çok farklıyız, evliliğimiz peri masallarını aratmayacak, eminim.

- Kaç kişi aşk evliliği yapıyor ki? Bizim evliliğimiz Leyla ile Mecnun'a bile örnek olacak, eminim.

Bu liste böyle uzar gider. Herkes kendi yaşadığı aşkın en mükemmeli, en eşsizi olduğunu düşünür, anlatır da anlatır. Peki, flört aşamasında yaşanan o dolu dizgin aşk hikayesi, evlendikten sonra da aynı tutkuyla devam ediyor mudur sizce?

Dün bir düğüne katıldım. Çok sevdiğim bir arkadaşımın düğünüydü. Keyifle gittim, hem ona karşı görevlerimi yerine getirdim, hem de eğlendim. Ancak, bendeniz de bir sene önce evlendiğimden, artık gittiğim düğünlerde yalnızca etrafı seyredip, halay çekip dönmüyorum, gözlem yapıyorum. Düğün sahiplerini, düğündeki bekarları, yakın zamanda düğünü olacakları ve evlenmeyi henüz düşünmeyen çiftleri teker teker izliyorum. Sonra da bir senelik tecrübelerime dayanarak, kendimdeki değişiklikleri bir kez daha fark ediyorum. Bu yazımda düğün çiftlerini ele almak istedim. Düğün öncesi, düğün anı ve sonraki bir yılı. 

Evlenmeden önce gittiğim düğünler bana peri masalları gibi gelirdi. Kadınların koduna yazılmıştır, o gelinliği görünce gözlerimiz parlar, ağzımız ayrılmış bir şekilde iç geçiririz genelde. Biraz da toplumun yapısından dolayı çocukluğumuzdan bu yana masallardaki gibi bir düğün hayali kurarak büyüdüğümüzden, hayatımızın en önemli günü "düğün günümüz"müş gibi yaşarız. İnanın, hangi kadın "ay ben düğün sevmem, gelinlik de çok saçma bir şey, zaten bir kere giyiyorsun, israf," diyorsa büyük ihtimalle yalan söylüyordur. Bakın, düğün yapmak anlamında vardır bunu gerçekten hisseden ama gelinlik giymeye hiçbir kadının "Asla!" diyebileceğini sanmıyorum. İşte, kendimden de yola çıkarak size bazı gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.

 Genellikle düğünden bir sene önce başlar o şaşalı yolculuk. 

-Evlenme teklifi

Kimiler için yıllarca beklenir, kimilerine sürpriz olur bu teklif. Her iki taraf için de güzel bir adım olduğu şüphesizdir. Damat adayından gelen etkileyici evlenme teklifiyle, göklere çıkılır. Yeni modamız olan tek taşa uyumadan önce bakılıp mutfakta yemek yaparken eşinin arkasından ona sarıldığına dair görüntülerle suratta aptal bir gülümseme belirir geceleri. Sabah uyandığında telefona sarılıp hemen eş adayı aranır. Hele ki uzun yıllar süren motonlaşmış bir ilişki içinde atılmışsa bu adım, ilişkiye kan gelir. Çiftler ilk günlerine dönüverir. Bu günler tadı çıkartılası günlerdir. Derken ailelerle tanışma faslı gelir çatar.

-Annesine anne, babasına baba

Genelde kız tarafı için daha zor başlar bu süreç. Gelin adayının annesini bir panik alır. Kayınvalide adayı en güzel şekilde hazırlık yapmalı, kadın olarak tüm maharetlerini göstermelidir. Babası ise mahzunlaşır, içine kapanır. Her şeye müdahale halinde yaşayan "kız babası" birden sessizleşmiştir. O gün gelince, Allah'ın emri Peygamber'in kavliyle, sözcükleriyle başlayan cümleyi duyacağı anda ne diyeceğini planlamaya başlar. Sonuçta kız babası, kolay değildir. En kıymetli varlığını emanet edeceği adamın nasıl biri olduğu hakkında türlü karakterler yaratır kafasında. Mükemmel bir adam olması tek dileğidir ama genelde o kadar da pozitif düşünemez. O yüzden paranoyak bir hal almaya başlar. Bunu çaktırmamak için sessizleşir işte bu adam. Kafasında, ya adam agresifse, ya psikopatsa, ya sapıksa diye çeşitli senaryolar üretir, durur. O gün gelip çattığındaysa, uzaktan seyreder önce. Kızın annesi, sohbet eden, ortamı yumuşatan, karınlardan önce kalpleri doyurandır genelde. Eğer damat adayı gerçekten helal süt emmişse, baba bunu ilk görüşte anlar. Doğuştan kız babası olmanın getirisidir bu. Damat adayının ailesine gelince, çoğunlukla daha rahattır. Elbette onlarda da bazı çekinceler vardır ancak asla kız babasının yaşadığı psikolojik sınırlara ulaşamazlar. Erkek odaklı toplumumuzun bizleri getirdiği nokta maalesef budur. Ne acı ki, "kız alınır,kız verilir". Hiçbir evde bir kız babası söz töreni bittikten sonra komşularına "Bugün oğlan aldık, pek terbiyeli, efendi maşaallah," demez. Keşke damat adaylarının anneleri de gerine gerine "Bugün kız aldık," demeyi bıraksa. Belki bizlerin yetiştireceği erkek çocuklarından sonra bu kızları alınabilecek bir "şey" yerine koyan söylemler son bulur. Umarım!

-Nişanla başlayan düğün hazırlıkları 

Bizim nesilde (28 yaşındayım) nişan olayı gereksiz bulunuyor artık çoğunlukla. Çiftlerde, "Biz görücü usulü tanıştırılmadık ki, bir nişanlılık evresine ihtiyaç duyalım," düşüncesi hakim olduğundan, direk düğün aşamasına atlamak isteseler de ailelerin işaret parmakları havaya kalkmış bir şekilde "Bu nişan yapılacak!" diretmelerine karşı koyamazlar. Yapabilecekleri en fazla ev dışında yapılan pre-düğün olarak adlandırabileceğimiz aktiviteyi engellemek olabilir ki ben bunu da engelleyemedim. Tadını çıkarmaya baktım, orası ayrı. Nişanlılık evresinin uzatılmaması, çiftlerin ailelerinin düğün ve ev hazırlıkları aşamasına karışmalarının bir nebze engellenmesi bakımından önem taşır. Zira, kayınvalide adaylarının, çiftlere değil de kendilerine yeni bir ev düzüldüğü hissine kapılmaya başlamaları an meselesidir. Yapacak bir şey yok, kadınların doğasında var bu. Bir de bu evrenin uzun tutulmasındaki en istenmeyen risk, başta elektrikleri tutmayan ailelerin birbirlerine girme ihtimallerinin artması. Birbirini gerçekten seven çiftler için çok zor ve acı bir durumdur. Aynı zamanda da maalesef ülkemizde kendilerine hakim olamayan anne baba neslinin bizlere yaşattığı bir güç savaşıdır bu. Çok şükür ben yaşamadım ama çok arkadaşım bu yüzden acı ayrılıklar yaşadı. Halısından perdesinin renk seçimine kadar çok çeşitli ayrılık sebepleri sayabilirim size. Evlerden uzak olsun böyle saçmalıklar diyerek devam ediyorum. Nişan kutlamalarının bitişiyle başlayan düğün ve ev hazırlıkları, maddi durumu normal ve normalin üstü aileler bakımından keyifli bir hal alabilir. Fakat yine de, çiftler belki de ilk defa paranın ilişkiler üzerindeki hükmüyle tanışırlar! Ta ta! İlk sorumluluk omuzlara yüklenir. 

"O koltuğu almasak mı?" 

"Onu alırsak beyaz eşyada şu markayı alamayız hayatım."

"Ama benim hayalimdi o koltuk."

"-"

Hem gelin hem de damat adayının, ailelerinden sınırlı destek gördüğünü, çoğu eşyayı kendi maddi güçleriyle aldığını varsaydığımız bu durumda oldukça sakin ve mantık çerçevesinde hareket etmeleri gerekmektedir. Yine kendimden yola çıkarak söylüyorum, inanın, kendi paranızı kazanarak, binbir zorlukla, borç içinde kurduğunuz evde yaşamanın tadı apayrıdır. Tabii, her iki tarafın da ellerindekiyle yetinmesini bilmeleri koşuluyla. İkisinden biri "İstiyorum da istiyorum," diye tutturursa, o iş yüzde yüz bozulur. Bugün bozulmasa, evlendikten sonra hep bir sorun olarak çıkacaktır karşılarına. Sabır ve yetinmesini bilmek, en önemli ve öncelikli kural olarak ilk kez karşılarına çıkmıştır bile. Artık pahalı bir restoranda yemek yemeye benzemeyecektir hiçbir şey. Hatta belki bir süre böyle aktivitelere son vermek gerekecektir. Ailelerin maddi sıkıntısı yoksa ve her şeyi onlar alacaksa, evet, daha kolay ve çok keyifli bir süreç geçirebilir çiftler. Fakat, bu konudaki gözlemim de şudur ve hiç şaşmamıştır; alınan eşyaların çoğu, ya gelinin ya da damadın anne ve babasının zevkidir çünkü çiftler beğenmediğini söylemeye çekinir. İstisnalar olabilir, ne mutlu onlara :)

Kına gecesi, bekarlığa veda, gelin hamamı gibi aktivitelerle birlikte, düğün gününe sadece bir kaç gün kalmıştır ve gelin kızımız bebekliğinden beri beynine işlenen hedefine adım adım yaklaşıyordur.

-Hoş geldin benim peri masalım

Düğün gününde başrol gelinindir, net! Damat kesinlikle figürandır. Bir gece öncesi, ailesine bağlı gelin adayları için karın ağrısıyla geçer. Ben hatırlıyorum da, odamın duvarlarının desenlerini bile ezberlemeye çalışmıştım. Farklı, garip bir psikoloji. Sanki bir daha orası benim odam olmayacaktı, sanki ben o odada artık misafir olacaktım. Aşık olduğum adamla evleniyordum ama sanki onunla evlenmek ondan önceki hayatımı sıfırlıyordu, o evdeki anılarımı siliyordu. Tabii ki, böyle olmadı ama annemin ben evden ayrıldıktan sonra odamı misafir odası olarak değiştirdiğini ilk gördüğümde çok bozulmuştum. Sonra fark ettim ki, eşim şehir dışına gittiğinde bile ben zaten kendi evime dönmek istiyorum. Yani annem yanlış bir şey yapmamıştı. Kendinden yola çıkarak belki de beni evime yönlendirmek için bir yol olarak seçmişti bunu. Evliliğin ilk aylarında, mutlu ya da mutsuz bir evlilik yaşayıp yaşamadığınız fark etmeksizin, eski evinizi özlüyorsunuz çünkü. Neyse, düğün gününe kaldığımız yerden devam edelim. Sabah olduğunda kahvaltıda gelin adayının günün prensesi olarak hissettirilmesiyle başlıyor o günkü masal. Herkesin gözü onda, bir anda beş çatal birden ona uzanıyor, kapılar onun için gelen akrabaların zilleriyle çalıyor, sürekli iyi olup olmadığı kontrol ediliyor, gözleri azıcık dolsa peçeteler beş koldan uzatılıyor. Kuaför, o günün hem en eğlenceli hem de en stresli bölümü. Benim için kuaförde geçen dört saat inanılmaz keyifliydi. Arkadaşlarımın süprizleri, bütün ekibin benim rahatlığım için uğraşması, fotoğrafçımın (tanıdığımız olmasının da etkisi var) en güzel pozları yakalamak için uğraşması, ne kadar sevildiğimi bana bir kez daha göstermişti. (Bu yazıdaki fotoğrafı da Şule Ablam (Şule Erdem) çekti, tekrar ellerine sağlık demek isterim.) O gün annenin kuaföre girmesiyle açılan musluklarım kuaförden çıkıp da babamı kapıda gördüğümde sel olmuştu. Çoğu kız çocuğu gibi babama fazla düşkün olduğumdan, ona sarılıp adeta makyajımı tekrar yaptırmak için komplo kurmuşçasına ağlamıştım. Genelden gitmeye devam edersek, işte bu kuaför çıkışından, gelinin evde alınmasına, fotoğraf çekimlerinden düğün akşamının sona ermesine kadar, her an herkesin gözü gelinin üzerinde olduğundan, peri masalı tam anlamıyla yaşanılmaktadır. Işıklar, müzik, dans, kameralar, çiftlerin bir star gibi hissetmelerini sağlar. Bence tüm bunlar, yine hepimizin içinde yatan ünlü olma dürtüsünün bir güncük de olsa dışa vurumu. Gelin tanıdığı tanımadığı herkesin o gün onun için orada olduğunu düşünerek hayatının belki de en değerli gününü geçiriyormuş gibi hisseder. Kötü bir şey değil bu, aksine muhteşem bir şey belki de. Fakat, o düğün elbet biter, balayına gidilir, hala prenses gibi hissediyordur gelin. Balayı da bittikten sonra eve dönüşle gerçekler birer birer yüzüne çarpmaya başlar...

Peri masalı biter, evli evine, köylü köyüne

Gelin açısından olaray bakmak gerekirse;

Birinci ayda yemek yapma denemelerine en zorlarından başlar. Niyeyse bir kendini ispatlama çabasına girmiştir. Çoğunlukla hüsranla sonuçlanır fakat cicim aylarında olunduğundan damat sesini çıkarmadan yemeye devam eder. İstediği coşkuyu göremeyen yeni gelin, kimi zaman sırf bu yüzden gözyaşı bile dökebilir.

Yine ilk aylarda yaşananlardan biri, hiçbir şeyi "yetiştirememektir". (Elbette tüm bu anlattığım profiller, anne evindeyken pek fazla işe güce bulaşmamış, okulunu okumuş, kariyerini tepelere taşımak için uğraşmış kızcağızlardır ki ben de bunlardan biriyim. "Sen yeter ki çalış anneciğim, ben yaparım," gibi cümlelerle büyüyenlerdenim.) Ütü yetişmez, çamaşır yetişmez, yemek yetişmez, saat daha on olmadan, gözler uykusuzluktan kan çanağına döner. O yorgunlukla işe gidilir, iş yerinde bile uyumak istenir. Psikologlara sormak lazım, acaba bu yeni duruma alışırken küçük çaplı bir depresyon mudur bu yaşanan? İnsanız sonuçta, bu denli büyük bir değişikliğe aşkımızdan ölsek de hemen alışamıyor olabiliriz. Bu sırada damat, eğer uzun yıllar beraber olduğu kadınla evlendiyse, iki başlı şaşkınlıklar yaşamaya başlar. Birincisi, eşini, sevgilisini, adı her kimse onu, evlenmeden önce hiç böyle görmediğinden ne yapacağını bilemez ve ikinci şaşkınlığı elindeki elektrik süpürgesini fark etmesiyle yaşar. Annesinin evindeyken yerini bile bilmediği elektrik süpürgesi ya da ütü ya da her neyse, artık onun görevi haline gelmiş bile olabilir. Eşine gerçekten değer  verip gereksiz egosu olmayan ideal damatlar, bu şekilde eşlerine yardım ederek, evlendikten sonraki ilk değişimlerini yaşamaya başlamışlardır.

Evlilikle gelen yalnızlık 

Bununla birlikte, her iki tarafın en yakın arkadaşları bile, ilk aylarda aramayı azaltırlar, çiftler buluşmalara davet edilmezler. Yeni bir alışılması gereken durum daha meydana gelmiş olur ve evde oturup birbirlerine bakarlar, bakarlar, bakarlar. Bunun güzel tarafı bütün yeniliklere alışırken birbirlerinden başkası yoktur! Evet, birimiz ikimiz, ikimiz yine ikimiz için gibi bir durum ortaya çıkar. Böyle böyle, eski hayatın kolaylıkları, yerini yeni hayatın sorumluluklarına bırakınca çiftlerin, evliliğin flört döneminden bayağı farklı bir şey olduğunu fark etmeleri, abartısız en az altı aylarını alır.

Monotonluğun getirdiği deli sorular: "Şimdi ben ne yapacağım?" 

İnanın şaka değil. Genelde bunu yeni gelinimiz kimseye açıkça söyleyemez, hatta kendine bile söyleyemez. Fakat ikinci altı ayda durum tam da bundan ibarettir. Her ne kadar yeni bir ev, yeni sorumluluklar, yeni yemek tarifleri öğrenme vs. vs. girmiş olsa da hayatına, bunların hiçbirisi düğün gününü beklemek kadar eğlenceli olmadığından gelin kızımızın bu girdaba girmesine engel olmaz. Öyle ki, bebekliğinden beri beklediği düğününün artık bitmiş olduğunu, yeni yeni fark etmeye başlar. Arkadaşlarının düğünlerine katıldığında içinde herkesten sakladığı bir hüzün vardır çünkü aklına bazaya sıkıştırıp çürümeye terk ettiği gelinliği gelmiştir. Artık o gelinlikle ilgili düşündüğü tek şey, ihtiyacı olan ve bedeninin uyuştuğu birisine onu bağışlamaktır.

Bazıları bu monotonluktan kurtulmanın yollarını erken çocuk sahibi olmakta arar bazıları ki kimsenin isteyerek yapacağını sanmıyorum, mtemadiyen kavga etmekte arar. Ben de aynı hisleri yaşamadım desem yalan olur. Ee dedim, artık bekleyeceğim bir şey kalmadı. Çocuk isteyene kadar, her şey aynı olacak. Uyan, işe git, işten gel, yemek hazırla, film izle, kitap oku, uyu, arada bir arkadaşlarınla dışarıya çık, arada bir de tatile git. Daha ne istiyorsun ya da ne sanıyordun diyebilirsiniz ama işte bu düğün olayını bizim gözümüzde büyütenler utansın. Ben o hissettiğim monotonluğu yazarak aşıyorum. Tabii bu benim karakterimle de ilgili olabilir. Sürekli yeni bir şeyler olsun isteyen birisi olduğumdan, bu hissi belki diğerlerinden fazla yaşadım. Fakat hangi arkadaşıma sorsam benzer şeyler söylüyor.

Hani bizim sevdamız devirirdi dağları?

Evlenmeden önce kıskançlık, vakitsizlikten dolayı görüşememe, özlem gibi sebeplerden çıkan kavgalar, evlilikle birlikte son bulmuştur. Artık kıskanacak çok fazla bir tehlike yoktur, sürekli birlikte olan çiftler özlemenin ne demek olduğunu bir süreliğine unutmaya başlamışlardır. Fakat o da ne, kavgalar sanki flört dönemine göre çok daha artmış olabilir mi? Bal gibi de olabilir. Düğün öncesi gerginliklerle başlayan saçma sapan kavgalar düğünden sonra da devam edebilir. Düğünle hiç ilgisi olmaksızın, yeni yeni kavga sebepleri çok kolay türetilir. Sizi yeni evinizde birer aşk böceği sanan arkadaşlarınıza bile anlatamazsınız bunları. Kafanızda bazı sorular belirmeye başlayabilir; "Evlenmeden önce böyle değildi, ne oldu şimdi?", "Acaba pişman mı?", "Ne kadar yorulduğumu görmüyor mu?", "Bugün de dışarıda yesek olmaz mı? ( Bu soru yaşıtlarıma saçma gelebilir, nitekim çoğu dışarıda yemek yiyor. Ancak benim ve benden daha çok eşimin inandığı gibi evde kurulacak sofranın, yanacak ocağın önemine inanan aileler için geçerli bir sinir harbidir), "O heyecan gitti artık sanki, daha sakin seviyorum onu, bu bir sorun olabilir mi?" gibi gibi. Aslında sevgileri aşama atlıyordur. Elbette psikologlar çok daha iyi bilecektir ama bence hisleriniz şekil değiştiriyor. Başlarda da bundan korkuyorsunuz. Çocuk gibi heyecanlı ve sevgi pıtırcığı şeklinde değil de, daha olgun ve daha sakin sevmeye başlıyorsunuz. Bu da hemen kabul edilebilecek bir durum değil tabii.

Yukarıda yazıın girişinde yazdıklarım, evlilik kararı almış çoğu insanın söylemleriydi. Evlenmiş ve henüz bir yıl olmuş insanların söylemlerinden ve kendimden yola çıkarak ulaştığım sonuçları merak ederseniz;

- Beş yıldır çıkıyorduk, ben bu kadar titiz olduğunu hiç bilmiyordum. (Düğünden bir ay sonra) 

- Düğün yorgunluğum yeni yeni geçiyor. (Düğünden iki ay sonra)

- Yemek yapmayı ben bile öğrendiysem herkes öğrenir. ( Düğünden üç ay sonra)

- Bu kadar sorumluluğa bir anda alışmak çok zor! (Düğünden dört ay sonra)

- Ben resmen kendimi bile baştan keşfediyorum. (Düğünden beş ay sonra)

- Artık evime, aileme kendimi daha yakın hissedebiliyorum. Ailem dedim baksana! (Düğünden altı ay sonra)

- İlk aylarda daha çok kavga ediyorduk, sanırım birbirimizi yeni baştan tanıdık ve artık alıştık. (Düğünden bir yıl sonra)

- Evlenmeden önce hayat daha mı kolaydı ne?  (Sanırım ömür boyu :) )

Böyle dediğime bakmayın, evlilik harika bir şey. Eğer doğru adamı/kadını bulduysanız, sabah uyandığınızda en büyük kavgayı etmiş bile olsanız yanınızda uyuyan o güzelliği gördüğünüzde her şeyi unutuyorsunuz. Sabretmeyi, tahammül etmeyi, karşınızdakini olduğu gibi kabul etmeyi, çoraplarını ayakkabılıkta bulduğunuzda gülümsemeyi becerebiliyorsanız ve en önemlisi karnınızda artık kelebekler uçuşmasa da, onu hala özleyebiliyorsanız, evlilik sizin için de harika bir şey olacaktır. Çünkü evlilik sizi, siz izin verirseniz, olgunlaştırır, sorumluluk sahibi yapar, ayaklarınız yere basarken de sevginin tadına varmanızı sağlar. Bir insanı olmamış bir tabak yemekle bile mutlu edebildiğinizi görünce bir "ellerine sağlık" cümlesinin ne kadar önemli olduğunu fark ettirir, en çok da paylaşmayı öğretir. Evlilik tek kişilik hayatınızı iki kişilik yaşamayı öğretir. O yüzden boşverin düğün öncesi gerginlikleri, düğün günü yaşanan aksilikleri. Düğünün güzelliğini bile boşverin çünkü sevdiğiniz insanla aynı yastığa baş koymanın tadı ne gelinliğin güzeliğinde, ne düğünün gösterişinde var.

Ha bu arada, şaşmayan gerçekler arasından bir numarayı yazmayı unutmuşum: Evlilikte, kaç kilo evlendiyseniz, çok değil en fazla iki ay sonra üzerine beş kilo daha almanız garantidir. Olsun, birlikte kilo almak da güzeldir!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.