Ben Senin Yaşındayken…

14.04.2014 13:25:01
A+ A-

 

 

Son yıllarda dilimize pelesenk olmuş özgüven kavramıyla ilgili pek çok görüş ortaya atılmaktadır. Öncelikle özgüvenin, bireylerin sorunlarla baş etmesinde en önemli kişilik özelliği olduğunu belirtmekte fayda var. Kişinin kendi potansiyelini, yani neleri yapabileceği nelere gücünün yetmeyeceğini konusunda farkında olması da özgüveniyle ilgili bir durum.

 

Peki zamane çocuklarının özgüven duygusu ne kadar yüksektir? Anne ve babaların (ebeveynlerin) “Bizler sizin yaşınızdayken dışarıdan içeriye girmezdik… Sabah oyun oynamaya çıkar, acıkınca eve gelirdik… Çocukluğumuzda her şeyi dener, yapmaya çalışırdık… Bizim çocukluğumuzda…” diye başlayan ve sonu gelmeyen sözleri gerçekten özgüven duygusunun gelişmesinde etkili ögelerden midir? Ebeveynler, çocukların dışa dönük, kendine güveni olan, kendi başına kalabilecek ve sorumluluk alabilecek çocuklar olmasını beklerken neden günümüzde çocuklarımız kendi içlerinde yalnız bir dünyada yaşıyorlar?

 

Aziz Nesin’in bir kitabının adında da olduğu gibi gerçekten “Şimdiki Çocuklar Bir Harika” mı?

Bilgisayar oyunlarında birçok “level atlayan” bir çocuk gerçek yaşamda kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmekte, birileriyle tanışmakta, ilişki kurabilmekte ve ilişkilerini sürdürebilmekte, tek başına alışveriş yapmakta, kendi başına bir şehre gitmekte neden zorlanır? Yani neden hayatında bir “level atlayamaz?” Bunun tek bir cevabı yok. Ancak cümlesine “Ben sizin yaşınızdayken…” diye başlayan yetişkinlere bazı şeyleri hatırlatmakta fayda var.

 

Ebeveynler, kendi çocukluğunda sokakta, evde sürekli olarak bir şeyleri denemekte, sorumluluk almakta/verilmekteydi. O zamanki adı bakkal olan yerlerden alışveriş yapabilmekte; söğüt ağacından düdük, bezlerden bebek, sopalardan at ve kılıç üretebilmekte; gerçek çekiç ve çivilerle tamirat yapmaktaydılar. Mahalleler arasında futbol maçları düzenlenirdi.

 

O zamanlarda çocuk parkı yoktu ama çocukların oyun oynayabileceği çok büyük arsalar vardı, içinde 20-30 ağacın olduğu, belediye başkan adaylarının seçimde oy istemek için kullandıkları, yapay parklar yoktu ama gerçek parklar, ağaçlık alanlar vardı.

 

Ya şimdi? Haklı olarak ebeveynler “zaman kötü” sloganıyla kendi dönemleriyle kıyaslayıp daha bir korumacı davranıyorlar. Çocuklarının sokağa çıkmasını istiyorlar ama uzaklaşmasını istemiyorlar. Bu korumacı davranış başka alanlarda da kendisini gösteriyor. “Sen yapma ben yaparım… Sen kırarsın elleme, ben götürürüm…” gibi sözlerle çocukların başarılı olmasını, doğru seçimler yapma becerisini engelliyorlar.  Çocukların seçim yapmasını isteyen ebeveynler aslında onlar adına karar veriyor ve bunun çocuğa zarar verdiğini fark edemiyorlar. Onların gömlek, kazak, ayakkabı alışverişlerini kimi zaman onlar olmadan yapıyorlar. Bir çocuğun şu feryadını hiç unutamıyorum: “14 yaşına geldim. Annem bana hala Mickey Mouse’li çoraplar alıyor.”

 

Annesine yemek sonrasında yardım etmek isteyen çocuğa, “Sen tabağı taşıyamazsın, kırarsın!” derken verdiğimiz büyük zararın farkında mıyız? Peki, tabağı güvenli bir şekilde mutfağa götüren çocuğun yüzündeki muzaffer komutan edasını hiç gördünüz mü?

 

Bizler çocuklarımızın SBS, OKS veya adı her neyse, o sınavlarda başarılı olduklarında hayatta da aynı şekilde başarılı olabileceği yanılgısına kapılıyoruz. 500 tam puan almış bir çocuğun yüzündeki mutsuzluğu hiç gördünüz mü?

 

Bu konularla ilgili gözlemlediğim iki örneği vermek istiyorum. Çocuk zor bir sınavdan 100 almıştı ve bunu büyük bir heyecanla annesine söyledi. Annenin verdiği tepki çok manidardı: “Başka 100 alan var mı?” Çocuk şaşkın bir vaziyette annesinin yüzüne bakmıştı. Hiçbir cevap veremedi. Anne ise gerçekten sorduğu sorunun çocuk üzerinde etkiyi göremedi. Çocuğun o sırada veremediği cevabı ben vermek isterdim. “Anne 100 alan olsa ne olur, olmasa ne olur? Benim senden tek isteğim mutluluğuma ortak ol, içinden gelirse saçlarımı okşa ve bir kerecik öp!”

 

İkinci olayımız ise bir dershane çıkışında yaşandı. Baba kızını dershaneden almak için gelmişti. Kızı sevinçliydi, çünkü Türkiye geneli sınavda 1. olmuştu. Ne büyük bir mutluluk, ne büyük bir onur, öyle değil mi? Babanın, kızının kendisine hazırladığı müjdeye ilk tepkisi çok ilginçti: “Benim için önemli olan gerçek sınav. Asıl oradan alacağın puan önemli.” Kızın veremediği cevabı ben vereyim yine: “Baba, sen hiç hayatında bir sınavda birinci oldun mu? Bence yapman gereken yatıp-kalkıp Allah’a dua etmendir. Senin gibi birisinden benim gibi bir çocuk verdiği için…” (Çok mu sert oldu?)

 

Çocuklarımıza verdiğimiz tepkilerde, kendimizi gökyüzüne çıkarsak oradan baksak, kendimizi oradan izlesek ne güzel olurdu. Öyle değil mi? Belki de bu yüzden, şimdiki çocuklar bir salıncak, bir kaydırak, bir de tahterevallinin olduğu hem renkli hem de sanal oyun parklarında özgüvenlerini arıyorlar.

 

Haddim olmayarak ebeveynlere birkaç önerim olacak: çocuklarınıza fırsat verin. Denesinler, alsınlar, koşsunlar, tırmansınlar ancak düştüklerinde onları tutacak mesafede olun. Sizin, yanında olduğunuzu hissetsinler ancak sürekli onları gözetlediğinizi hissetmesinler. Düşük not alsınlar, arkadaşlarıyla sorunlar yaşasınlar ancak sizin de desteğinizle çözümü kendileri bulmaya çalışsınlar. Tüm risklere rağmen çocuklarımıza fırsat verelim. Eskilerin deyimiyle bazen de, “Bir musibet bir nasihatten iyidir.”

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.