Benim anne olma hikayem: Çok uzun, üzücü, şaşırtıcı, inanılmaz ama sonu mutlu

21.05.2014 03:46:37
A+ A-

Benim anne olma hikayem klasik anne olma veya doğum hikayelerinden değil. Çok uzun, çok üzücü, çok şaşırtıcı, çok değişik belki yer yer inanılmaz ama sonu çoğunuzun bildiği gibi çok güzel ve en önemlisi de bu. Hikayemdeki sağlık sorunlarını ayrıntılarıyla yazacağım çünkü belki birilerine faydası olabilir. Çok uzun ve ilgilenmeyen için çok sıkıcı uyarıyorum  özellikle merak etmeyen hiç başlamasın. Tam 7 sayfa yazdım ama kısaltmak mümkün değildi. Alt alta koyunca ben bunları nasıl yaşamışım dedim.

Çok küçük yaşlardan beri çocukları çok severim. Kendim bir çocukken bile bebeklerin peşinde koşar onlara bakardım. Bu çocuk sevgisi bana çocukları çok seven rahmetli dedemden miras kaldı. Onun cebinden çocuklar için balon ve çikolata eksik olmazdı. Çocuk sevgim hiç bitmedi ve artarak çoğaldı. Yeni öğrendim rahmetli babam da bunu farketmiş ve 25 yıl önce en iyi arkadaşı İlhan Abi’ye “çocukları çok fazla seviyor, İnşallah çocukları olur yoksa mahvolur üzüntüden” demiş. Gerçekten mahvolurdum sanırım. Her zaman 3 çocuğum olmasını arzu ediyordum.

Üniversite’de okurken eşimle aşık olduk, çıkmaya başladık ve 3,5 yıl sonra okul bittiğinde hemen evlendik. Eşim doktora için ABD’deki Florida Üniversite’sinden burs almıştı. Bu nedenle evlendikten 3 hafta sonra Florida’ya taşındık. Bu taşınma bana çok iyi geldi çünkü tam bir yıl önce, canım annemi ve babamı alkollü bir sürücü yüzünden trafik kazasında kaybetmiştim. Ben de kazadaydım ağır yaralandım ama mucize eseri kurtuldum. İlk bir yıl ağır depresyondaydım ve bu ülke değişikliği faydalı oldu. Evlendiğimizde henüz 23 yaşında olduğumuz için ve doktora dönemi zorlu geçtiği için hemen çocuk düşünmedik. Gittikten 2 yıl sonra ben de üniversitedeki psikoloji laboratuvarında araştırma koordinatörü ve müdür olarak tam zamanlı çalışmaya başladım, sonra burs aldım yüksek lisans yaptım derken çocuk işi ileriye atıldı. 27 yaşına gelmiştik ve bu arada bende bir hormon bozukluğu olan Polikistik Over Sendromu’nun (PKOS) olduğunu öğrenmiştim. Bu hastalığın belirtileri regl düzensizliği, özellikle bel çevresinden kilo alma, istenmeyen yerlerde tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi ve kan testlerinde testesteron hormonunun normalden yüksek çıkması. Türkiye’deki kadınların yüzde 12’sinde bu sorun var. Bu sendromun hamile kalmayı zorlaştırdığını duyduğumda çok korkmuştum. 3 yıldır kullandığım doğum kontrol hapını bırakmaya karar verdim. Bu arada PKOS olan insanlarda altta yatan sorunun insülin direnci olduğunu ve buna da metformin diye bir ilacın iyi geldiğini öğrendim ve kullanmaya başladım. Bu ilacı mutlaka hamileyken de kullanmak gerekiyor yoksa ilk 3 ayda düşük olma olasılığı çok fazla. (önce doktorunuza danışın ve ondan onay almadan ilaç kullanmayın). Uzun yıllar hamile kalmaya çalışacağımızı düşünürken hapı bıraktığım ay hamile kaldım. Şaşkınlıktan ve mutluluktan ölecektim. Meğerse bu hastalıkta bir süre doğum kontrol hapı kullanıp bırakınca o ay hamile kalma olasılığın çok yüksekmiş. Eşim de çok çok sevindi tabii.

Hamileliğim çok güzel gidiyordu, bulantım yoktu, üniversitedeki işime devam ediyordum ve doğacak oğlumun hayalini kuruyordum. Hayatımdaki kederli dönemin bittiğini çok mutlu bir dönemin başladığını düşünüyordum. 9 haftalıkken hafif lekenme şeklinde kanamam olmuştu ve ben araştırmalarımdan progesterone eksikliği olduğunu tahmin etmiş ve zorla yaptırdığım kan testiyle de bunu kanıtlamıştım. Amerika’da öyle Türkiye’deki kadar kolay değil test yaptırmak veya fazladan ultrasona girmek. Hamilelikte bir kez 18 haftalıkken ultrasona giriyorsunuz bir sorun olmazsa da bir daha girmiyorsunuz. Zaten öyle her doktorun odasında da ultrason cihazı yok. Hastanede bir tane oluyor onun peşinde koşuyorsunuz. Hem de öyle küçük bir hastane değildi gittiğimiz Florida’nın en iyi araştırma hastanesiydi. Zorla progesterone takviyesi istedim ve onları almaya başlayınca da lekelenmelerim anında kesildi. Ondan sonraki hamileliklerimde de ilk 3 ay progesterone kullandım ve faydasını gördüm.

18 haftada yapılan büyük ultrasonda herşey harika görünüyordu. Oğlumuz çok sağlıklı büyüyordu, kilo alımım normaldi, kan testlerim iyiydi. Benim biraz hislerim kuvvetlidir o da başka bir yazının konusu ama doktora “Profesör, bende rahim yetmezliği olabilir mi?” diye sordum çünkü içime öyle bir his doğmuştu. Doktor tabii görünürde birşey olmadığı için benimle birazcık alay etti ve daha güzel bir ultrason olamayacağını söyledi. Ona şöyle sordum: “ Artık hiçbir sorun olmaz değil mi?” O da tabii “Kimse bunun garantisini veremez” dedi. Çok haklıydı.

20,5 haftalık hamileyken bir sabah uyandım. O gün 1,5  saat uzaklıktaki Orlando’ya gezmeye gidecektik. Bir baktım biraz kanamam olmuş. Hemen acile gittik. Doktor ultrasonu yapmaya başladı. Ekranda oğlum Kaan’ı hareket ederken görünce ne kadar sevindim ve rahatladım anlatamam. Ama doktorun yüzü birden asılmıştı. Hemen koştu ve 2 tane daha doktor çağırdı. Allah’ım ne oluyordu, tamamdı işte oğlum yaşıyordu çok hareketliydi neden ortalık karışmıştı? Doktor serviksimin açıldığını hatta bebeğin ayaklarının çıkmak üzere olduğunu ve bugün çok büyük ihtimalle bu doğumun gerçekleşeceğini anlatırken beynimden kaynar sular dökülüyordu. Ama bebeğim henüz yaşayabilecek kadar büyümemişti ki…

Hemen beni yatağa yatırdılar ve yatağın ayak ucunu çok yukarıya kadar kaldırdılar. Çok ufak bir ihtimal vardı o da Kaan’ın içeri doğru kaymasıydı. Ondan sonra servikse dikiş atmaya çalışacaklardı tabii bu arada suyum patlamazsa…  O durumda kafam aşağıda ayaklarım havada saatlerce yattım eşim de ben de perişandık. Ne yazık ki sabaha doğru suyum geldi ve oğlumun doğması engellenemedi. Oğlum Kaan, 3 Ocak 2004’te doğdu. Sadece 20,5 haftalık ve 357 gramdı.  Minyatür bir bebekti ama herşeyi vardı ve doğduğunda yaşıyordu ama ciğerleri gelişmediği için vefat etti. Çok güzel bir resmi var bende ve Sevinç’e çok benziyor. Sevinç doğduğunda bu benzerlik beni şok etmişti.  Onunla birlikte eşimle benim de tüm hayallerimiz öldü. Bu acıyı anlatmama imkan yok, Allah kimseye evlat acısı vermesin. Annemi babamı bir anda kaybetmiştim ama Kaan’ın acısının tarifi yok. Kalbim yerinden söküldü. Taş oldum ben…

Doğumdan sonra çok kötü günler bizi bekliyordu. Ben de lohusaydım ama bebeğim yoktu. O hastaneden eşimle ellerimiz boş ayrılışımızın acısını şu anda bile yüreğimde hissediyorum. 2-3 gün içinde göğüslerim sütle doldu ve işte o zaman daha da perişan oldum. Sütlerim vardı ama emzirecek bir bebeğim yoktu. Beceriksiz Amerikalı doktorlar bana bu sütü kesecek bir ilaç vermeyi bile akıl edemediler. Halbuki bu mümkün. Lahana yaprakları sararak filan halletmeye çalıştım. Doğum yapmıştım ama 1 hafta sonra üniversitedeki görevime dönerek kendimi işe verdim. Doğum sonrası kontrolüme gittiğimde o profesör yüzüme bile bakamıyordu. Beni daha önce hem alttan hem ultrasonla muayene etmiş olmasına rağmen bendeki bir sorunu farketmemişti. Normalde kadınların serviksinin uzunluğu 5cm civarında olur ama benimki doğuştan 1cm filanmış. Doğuştan bu kadar kısa bir serviks ancak 10 milyonda bir görülürmüş. Ne kadar nadide bir insanım, ne yazık ki. Normalde rahim yetmezliği olduğunda (evet bende rahim yetmezliği varmış içime doğduğu gibi) zayıf olan servikse alttan basit bir ameliyatla vajinal serklaj (dikiş) yapılıyor ve bu sayede bebeği daha uzun taşıyor anneler. Bu çok yapılan bir prosedür. Ama benim serviksim bu dikişi atacak kadar bile uzun değilmiş. Doktor çok ender yapılan bir ameliyat olan Trans-Abdominal Cerclage (TAC) diye bir ameliyattan sözetti ama belki de ancak taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olabileceğimi söyledi. Oradan ayrılırken eşim de ben de konuşacak halde değildik. Sessizce eve geldik.

Ben şoku atlattıktan sonra hemen araştırmaya başladım. Huyumdur. Hemen harekete geçerim. Önce ameliyat hakkında bilgi topladım. Bu ameliyatta sezaryen gibi karından giriliyormuş ve rahmin bittiği yere serviksin biraz üstüne bir kelepçe takılıyormuş ve bu serviksi devreden çıkarıyormuş ve bebeği içerde tutuyormuş. Çok nadir yapılan ve biraz da tehlikeli bir ameliyat olduğu için en son çare olarak yapılıyormuş. Genellikle insanlar 3-4 bebeği 5-6 aya kadar taşıyıp kaybettikten sonra bu ameliyatı oluyor ve bebeği sonuna kadar taşıyabiliyorlarmış.

İşte ameliyatı gösteren bir çizim

 

Bu arada bu ameliyatı olmuş kadınların oluşturduğu internetteki bir gruba katıldım ve onların hikayelerini okumak bana çok iyi geldi. Bu ameliyat çok başarılı oluyordu. Yahoo’daki Abbyloopers grubundan çok şey öğrendim ve hala onlarla görüşüyorum.   Tek sorun şuydu; bu ameliyatı her doktor yapamıyordu. Koca Amerika’da 10 doktor yapıyordu ve bizim yaşadığımız Florida’da yapan doktor yoktu. Avrupa’da da sadece İngiltere’de bir doktor yapıyordu. Türkiye’de yapan yoktu ama şimdi 2 doktor yapıyormuş. Ama onlar kelepçe takmıyorlarmış dikiyorlarmış ve bu her vaka için ideal olmuyor. Yine de şu anda bu ameliyatı Türkiye’de olanlar var ve bebeklerini sonuna kadar taşıyabildiler. Florida dışında ameliyatı olursam oradaki sağlık sigortamız bunu karşılamayacaktı ve  ameliyat 20.000 dolara mal oluyordu. Öğrenci halimizle bunu karşılamamız imkansızdı.  Çok büyük bir hayal kırıklığıydı bu.

Eşimin doktorası bitmek üzereydi ve 2 yıl kadar Amerika’da çalışmak istiyordu. Değişik üniversitelerden iş teklifi aldı. İşini seçerken gdeceğimiz şehirde bu ameliyatı yapan doktor olup olmadığını da kontrol ettik. Yani çocuk arzumuz kariyerimizi bile etkiledi diyebilirim. Duke Üniversitesi’nde çalışmak için North Carolina’daki Durham şehrine taşındık. İlk işimiz oradaki bu ameliyatı yapan Dr. Haywood Brown’u bulmak oldu. Baktı ve ameliyatı yapacağını söyledi ama önce hamile kalmalısın dedi. Ameliyatı ben 3 aylık hamileyken yapmak istiyordu çünkü bu ameliyat bu zamanda yapılıyordu. 3 aylık hamileyken sezaryen gibi kesiyorlar içinde bebek olan rahmi çıkarıyorlar ve ucuna kelepçeyi (TAC) takıyorlar. Yok dedim ben onu istemem. Hem riskliydi hem de bebeğim anestezi alacaktı.

Dünyada bir tek Dr. Haney diye bir doktor yani bu ameliyatı icat eden kişi bu ameliyatı hamilelikten önce yapıyordu ama o Chicago’daydı. Dr. Haney’nin telefonunu buldum ve onu aradım. Ona durumu anlattım, telefonda ağladım Dr. Brown’un ameliyatı hamilelikten önce yapmayı kabul etmediğini söyledim ve ona yalvardım onu ikna etmesi için. Dr. Haney dünyadaki en iyi insanlardan biri bence benim kendisinin hiçbir zaman hastası olamayacağımı bildiği halde 1,5 saat konuştu benimle. Dr. Brown öğrencisiymiş zaten bu ameliyatı yapanların hepsine o öğretmiş. Dr. Brown da Amerikan Jinekologlar derneği Başkanı bu arada inanılmaz ünlü bir doktor.  Neyse sonunda Dr. Haney benim doktoru Chicago’ya çağırdı ve onu 2-3 hamilelik öncesi ameliyata soktu ve ameliyatı böyle de yapmayı öğretti çünkü çok farklıymış rahim büyümeden yapması. Bu arada ben bir yıl beklemek zorunda kaldım bana sıra gelene kadar çünkü doktorum çok yoğundu. Tabii o beklemeler ömrümden ömür götürdü. Bir bebek isterken beklemek çok zor. Bu arada da hamile kalmamam gerekiyordu.

Tam ameliyat zamanım gelirken sigorta ameliyatı karşılamayacağını haber verdi. Nedeni ise bu ameliyat hamilelikten önce yapılırsa gereksiz bir ameliyatmış, ya ameliyatı olduktan sonra hamile kalamazsam boşuna ameliyat olmuş olacakmışım! Delirdim. Uzun uğraşlarımdan sonra bir kısırlık doktoruna gittim ve bu kadın çok büyük bir ihtimalle hamile kalır çok doğurgandır diye rapor aldım. Bunların hepsi benim araştırmalarım uğraşlarımla oldu. Sigortayı ikna ettim ve ameliyat günü geldi. Duke Universitesi Hastanesi Amerikanın en saygın hastanelerinden biri.  ‘Hamilelik öncesi TAC ameliyatı’ bu hastanede ilk defa yapılacağı için çok büyük bir olaydı. Ameliyat için Kanada’dan ve Amerika’nın başka eyaletlerinden doktorlar geldi izlemeye. Başımda 20 kadar doktor ve 30 kadar hemşire vardı. Hepsi yanıma geldi ve bol şans diledi sonra da izlemeye çıktılar.

Şimdi ben biliyorsunuz siyaset ve dinden bahsetmeyi pek sevmiyorum sitede çünkü uygunsuz geliyor ama bu hikayeyi anlatırken burayı anlatmasam eksik kalacak. Ameliyatımı yapan iki doktor da çok dindar hristiyanlardı hatta kendi yaptırdıkları onların adını taşıyan kiliseleri vardı. Bu ameliyat benim için çok önemliydi ve bir başlangıçtı. Doktorumdan ameliyata başlarken Allah’a dua etmesini rica ettim. Sonuçta aynı Allah’a inanıyoruz. O ve diğer doktor bir anda eşimin ve benim elimi tuttular ve öyle güzel bir dua etmeye başladılar ki anlatamam. Sadece Allah’a dua ettiler. Allah’ım ellerimize kuvvet ver hayırlı sonuç alalım şeklinde şeyler söylediler. Hala unutamam. Öyle bir ruh halinde ve moralle ameliyatım başladı ve çok güzel sonuçlandı.  Ameliyattan sonra  aylarca hamile kalmam yasaktı. Tam yasaklar kalkarken eşim şu andaki üniversitesinden iş teklifi aldı ve aylar sonra İstanbul’a döneceğimiz kesinleşti. Döneceğimiz için çok mutluydum ama yine beklemem gerekiyordu çünkü hamileyken Amerika-Türkiye uçağına binmem yasaktı. Havadayken doğum başlarsa kelepçe nedeniyle normal doğum yapmam mümkün değildi, havada sezaryen de olacak halim yoktu ölebilirdim bile. Yine beklemeye devam ettik. Türkiye’ye Ocak 2006’da döndük.  5 ay da  özel sigorta için bekledik.  En sonunda Eylül 2006’da hamile olduğumu öğrendim. Kaan’ım gideli neredeyse 3 yıl olmuştu. Dile kolay… O 3 yıl nasıl geçti bir ben bilirim.

Olduğum ameliyata güvenim tamdı ama yine de tabii insanın içinde her an doğum yapacağım endişesi oluyor. 4 aylık hamileyken yatmaya başladım. 13 yıllık jinekoloğum Dr. Herman İşçi’ye haftada bir gidiyordum. Risk nedeniyle hiçbir şeyi şansa bırakmıyorduk. 5 aylıktan itibaren oğlum Mehmet Alper tamamen aşağıya inmişti ve onu sadece o kelepçe tutuyordu. İyi ki vardı. Evden sadece doktora gitmek için çıkıyordum ultrason iyiyse 2 saat istinye Park’a gidiyorduk ve orada tekerlekli iskemleyle eşim beni dolaştırıyordu ve yemek yiyorduk. Ah o 2 saati nasıl beklerdim. Evdeyken sadece tuvalet ve yemek için kalkardım, onun dışında devamlı yan yatardım.  Haftada bir de çok acı veren P17 Progesterone iğnelerinden oluyordum. Kasılmaları ve erken doğumu önlüyordu. Doğuma kadar da oldum bu iğneleri.

Sevgili doktorum daha hamileliğin başında bana araştırdığını ve bu ameliyattan sonra taşınan bebekleri 37 hafta1 günlükken almanın uygun olacağını söyledi. Risk almak istemiyordu, bebek sorun yaşamazdı ve ikinci bir bebek olursa diye kelepçeyi çok zorlamak istemiyordu. Tarihe baktı ve 19 Mayıs’ta alacağız dedi ve ben ağlamaya başladım. Çünkü İlk oğlum Kaan zamanında doğsaydı 19 Mayıs 2004’te doğacaktı. Allah’ım sen nasıl bir plan yapmıştın böyle? Ne dersler vardı bunda acaba? Bir yıldaki o kadar günden bu gün olmuştu ve Kaan’ın doğacağı günden tam 3 yıl sonra canım oğlum Mehmet Alper’imi kucağıma aldım. 37 hafta bir günlük doğdu, 3 kilo 70 gr ve 48 santimdi. Çok şükür çok sağlıklı ve cin gibiydi. Hayatımıza bir güneş gibi doğdu benim bütüm kederlerimin üstünü ışığıyla örttü onları görünmez hale getirdi. O kederler kayıplar acılar hep var tabii ki ama hayat çocuklarımla güzel ve anlamlı. Her gün yaşanmaya değer ve Allah’ın bize bir armağanı.

Doktorum Herman Bey ile Alper’i çok bekledik heyecanlandık. Doğumum epiduralli sezaryendi. TAC yerinde bırakıldı başka bebeğim olursa diye. Doğumda herşeyi yaşamak, eşimle doktorumla konuşmak çok güzeldi. Ameliyathane de olsa Herman Bey’in açtığı muhteşem klasik müzik ve devamlı benimle konuşup moralimi yükselten şeyler söylemesi harikaydı. Alper doğdu herşey harikaydı ama Herman Bey’de bir durgunluk olduğu dikkatimi çekti. Alper çıktığında çok neşeli olan adam sonrasında asık suratlıydı biraz. Hatta ben birşey mi var bir sorun mu var bebekte? demiştim ama ah bir bilseydim bebek mis gibiymiş de sorun bendeymiş!

Oraya döneceğiz. Alper çok rahat bir bebekti. Deliler gibi emerdi ve Maşallah çok sütüm vardı. Sadece anne sütüyle beslenirdi. Bakımı da çok kolaydı sadece acıkınca ağlardı. Herkesin öyle bebeği olsun İnşallah. Bu arada eşim bana devamlı “sütün azaldı mı?” diye soruyordu. Biraz da sinirle “hayır” derdim. Alper 8,5 aylık oldu ve ben özel sağlık sigortamın kapsamını biraz azaltmak istedim, sağlıktan söz açılınca eşim “galiba artık sana bunu göstermem gerek” dedi ve bir biopsi raporu getirdi. Hiçbir şey anlamadım. Doktorum doğumda Alper’i aldıktan sonra bir de yumurtalıklara bakiyim demiş ve yumurtalık kadar (3cm) bir tümörle karşılaşmış sol yumurtalığımın üzerinde. İyi huylu olmadığını ilk bakışta anlamış ve o tümörü tamamen temizleyip almış ve biopsiye göndermiş. Yani benim doğumum aynı zamanda bir tümör ve kanser ameliyatına dönüşmüş. Adamcağızın morali bu nedenle bozukmuş.

Doğumdan sonra Tarcan’ı çağırmış ve bu raporu ve güvendiği bir onkoloğun kartını vermiş. Sütü biraz azalınca bu onkoloğa gidin demiş. Ama bu arada beni 3 ayda bir çağırdı ve ultrasonla baktı. Ben de diyordum ki “ne çok kontrol varmış doğumdan sonra millet tarlada doğuruyor işine dönüyor”. Meğerse tümör yeniden büyüdü mü diye bakıyormuş.

Tabii ben hemen biopsi raporunu incelemeye başladım ve pek bir şey anlamadım. Bir tümör var ama ne? Hemen sonuç bölümünü google a yazdım ve karşıma YUMURTALIK KANSERİNİN TÜRLERİ çıktı. Tabii ben şoklardayım ve ağlıyorum. Allah’ım bitmemiş miydi kederlerim? Hemen doktorumu aradım. Herman Bey “Daha gitmediniz mi Fuat Bey’e?” diye kızdı. Neyse hemen ertesi gün binbir ricayla randevu aldık ve Onkolog-Jinekolog Prof. Fuat Demirkıran’a  gittik. Fuat bey çok kızdı bu kadar geç gelmemize ve hemen ameliyat olmam gerektiğini söyledi. Bir MR çektirdim ve alınan tümörün yerinde yeni bir şey çıktığını gördük.  Tümör borderline cinsti yani kötü huylunun iyisi gibi bir şey. Kanser başlangıcı diyenler var, invasiv kadar kötü değil ama bundan ölenler de var. Benimki papiller cinsti yani biraz daha tehlikeliydi. Yayılma olasılığı vardı. Biz doktorumun sayesinde erken yakaladık. Yakalamasak 2 yılda ölmüş olurdun dedi onkolog yani Alper’ciğimin doğumu ve doktorumun dikkati benim hayatımı kurtardı diyebiliriz.

Ameliyata girerken çok kötü oldum. İnsanın çocuğu olunca ameliyata girmek ne zormuş.  Alper’in bir resmini göğsüme koydum ve öyle girdim. Ameliyathanede gösterdim herkese. Bakın dedim “bu benim 9 aylık oğlum benim ona kavuşmam gerekiyor ona göre yapın ameliyatı”. Herkes ağladı diyebilirim. Ameliyatım güzel geçti. Tümörün çıktığı sol yumurtalık ve tüp alındı, kanser geri gelirse diye apandisit ve karın zarı da alındı ilk oralara bulaşırmış. Sağ yumurtalıktan da parça alındı ama ameliyat sırasında yapılan hızlı biopside (frozen deniyor buna) sağ yumurtalık temiz denildi. Eğer orada da çıksaydı sağ yumurtalık da alınacaktı ve ben menapoza girecektim yani kızlar olmayacaktı. Bu da Allah’ın bir hikmeti. O test yüzde 90 doğru çıkarmış.

Ameliyat ağırdı ve çok acı çektim. Karnımı göbek deliğinden aşağıya kadar kestiler. İyileşmem zor oldu. Yine de Alper daha fazla süt içebilsin diye ameliyattan 3 saat sonra yattığım yerden canım arkadaşım Eser’in yardımıyla anne sütümü sağmaya başladım. 3 saatte bir sağdım ve anestezili olduğu için attım. 4 gün bunu yaptım. Herkesin yapabileceği bir şey değildi ama azmettim. Bir annenin kafasına koyduğu şeyi yapabileceğine inanıyorum. Annelik böyle bir güç veriyor insana. Bu sayede 4 gün sonra eve geldiğimde Alper emmeye devam etti. Oğluma kavuşmak harikaydı.

Ameliyattan  10 gün sonra 25 Şubat 2008’de tam da doğumgünümde doktorun ofisine her zamanki gibi gülerek ve neşeyle girdim ama doktorum gülmüyordu. Onu öyle görünce birşeylerin ters gittiğini anladım. Gelen uzun biopsi sonucuna göre kalan sağ yumurtalıkta da aynı tümörden varmış. Bu da benim 32 . yaşgünü hediyem olmuştu. Konuştuk ve ben ısrar ederek Alper’e kardeş yapmak istediğimi söyledim. Ben tek çocuğum ve annemle babamı kaybettiğimde hep keşke bir kardeşim olsaydı demiştim. Onun yanlız büyümesini istemiyordum. Evet biraz riskliydi ama kalan yumurtalıktaki tümör görünmüyordu bile inşallah büyümeyecekti ben Alper’e kardeş yapmadan:)  Doktorum benim deli olduğumu düşünmekle beraber risk bende olmak üzere bana izin verdi ama tek koşulda. Hemen tüp bebek yaparsam.  Çünkü kalan tübün şekli çok bozulmuştu oradan spermin yumurtaya gitmesi aylar hatta yıllar sürebilirdi ve o tümör her an büyüyebilirdi zaman yoktu. Tamam dedim. Ameliyattan sonra biraz ara verdik ve Alper 14 aylıkken Haziran’da tüp bebek yaptık. Çok az hormon kullandık ve tüp bebek doktorum Dr. Melih Aygün o kadar güzel ayarladı ki iğneleri tam istediğimiz gibi sadece 2 embriyo oldu. Onlar da Sevinç ve Esin. Hatta aşağıdaki resim onların embriyo haldeki resimleri. Tabii hangisi hangisi bilmiyoruz ama bu ikisi.

 

25  Temmuz’da embriyoları rahmime yerleştirdiler. Eşimle eve geldik. Alper henüz yürümüyordu ellerini bırakıp. Ben yattım eşim de Alper’i parktaki bir doğumgünü partisine götürdü. Eşime dedim ki. “Alper artık abi oldu ve orada yürüyecek.” Evet gerçekten de orada ilk defa yürümüş ve o günden sonra da yürüdü.

Biz iki tane embriyo koyduk çünkü tümör nedeniyle bu benim tek tüp bebek deneme şansım olacaktı. Şansımızı arttırmak istedik. Dr. Aygün bana “Ece Hanım siz çok doğurgansınız kaç tane koyarsak tutacak” dedi. Ama tabii bilemiyorsun. İkiz olmasını pek istemiyordum çünkü rahim yetmezliği nedeniyle taşımam çok zor ve riskli olacaktı. Gerçi TAC ile ikiz taşıyanlar vardı Amerika’da. İkiz olduğunu öğrenince çok sevindim ama korkuyordum da. Her ultrasonda doktorum tedbirli davranıyor ve belki bunlardan biri gidebilir tek gebeliğe düşebilir öyle de olabiliyor diyordu. Ben de “hayır bunlar ikiz olacaklar biliyorum” diyordum.  18 haftalık olunca dünya çapında bir ikiz gebelik uzmanına gönderdi doktorum büyük ultrason için. Makineyi açmadan önce doktora “bakın şimdi çok korkutucu bir görüntü göreceksiniz korkmayın “ dedim. O da anne karnında ikizlere ameliyat yapan biri olduğu için “oo ben neler gördüm “ dedi ama ultrasonu açınca o kadar şaşırdı ki. Kızlarımın ikisinin de kafası doğum kanalındaydı ve onları sadece o minik kelepçe tutuyordu ve kelepçenin minik deliğinden aşağıya kızların su torbası kaymıştı ve orada altta bir su torbası oluşturmuştu. Her an patlayacak gibiydi. Bana çok kızdı neden bunlardan birini aldırmadın o zaman daha çok şansları olurdu dedi, beni suçladı. Ben de dedim ki “Bu kararı ben veremem kısmetleri varsa ikisi de yaşar, ben seçip birini aldıramazdım” Çok şükür ki kısmetleri varmış.

Tabii bu hamilelik de aynı şekilde yatarak ve iğnelerle geçti. Ama bu sefer 1 yaşında bir bebeğim vardı ve onu kucağıma alamamak onunla koşup oynayamamak ve gezememek zordu. Evde bol bol aktiviteler yaptık ben yatarken ve otururken. Çocuğun resmen zekası gelişti bu kadar kaliteli zaman ve aktiviteden. Babası ve benim dayım onu dışarda gezdirdiler.  Doktora da beraber giderdik ve doktordan sonra İstinye park’ta tekerlekli iskemlede gezerken o da kucağımda olurdu. Buna bayılırdı.

Korkular hep aklımdaydı; ya çok erken doğarlarsa? Ya yaşamazlarsa? Tamam Alper’i taşımıştı TAC ama iki bebeği ne kadar taşıyacaktı? Bu arada benim tümör ne alemdeydi? 3 aydan sonra rahim büyüdüğü için yumurtalığı göremiyorduk ve ne olduğu hakkında bir fikrimiz yoktu. Biraz korkutucu bir durumdu. Düşünmemeye çalıştık. Eşim için de zordu. Açıkçası kızlarımı düşünmekten beni unuttuk.

Bu arada sizlere hislerimin biraz kuvvetli olduğundan bahsetmiştim. Küçüklüğümden beri 32 yaşında 3 çocuk annesi olacağımı hissederdim ve söylerdim. Sağlık sorunları nedeniyle Alper’i 31 yaşında doğurunca artık imkansız demiştim. Olaylar öyle gelişti ki bir baktım ben 32 yaşında ikizlere hamileyim ama hislerim doğru çıkarsa kızlar erken doğmuş olacaktı. Çok dua ettim hislerim doğru çıkmasın diye ama doğumgünümden 1 gün önce suyum geldi ve ben 24 Şubat 2009’da yani 32 yaşında 3 yaşayan çocuk annesi oldum.

Kızlarım 33 haftalık doğdular. Doğumlarını şu yazımda anlatmıştım.http://hassasanne.com/wp/2013/07/25/premature-bebegin-annesi-olmak/ Bu arada kızlar bu kelepçeyi yaklaşık 30. haftada yırttılar ama hemen doğmadılar çünkü mesane gelip rahmin önünü kapatmış ve çıkmalarını engellemiş. 3 hafta daha erken doğsalardı herşey farklı ve daha kötü olabilirdi. Bu da bir mucize.

Doğumda kalan yumurtalığımdaki tümörün hiç büyümediğini görmek bizi çok mutlu etti. 6 ayda bir kapsamlı bir kontrole, en ufak bir büyüme görürsek hemen yumurtalığı ve rahmi almaya ve büyüme olmasa da 40 yaşına doğru herşeyi almaya karar verdi doktorum. Bu kapsamlı kontrolde ultrasonla ve elle muayene oldu ve kandaki CA125 ve diğer kanser markerlarına bakıldı. 4 yıl boyunca her 5-6 ayda bir Dr. Herman İşçi’ye gittim ve çıkarken 6 ay sonra görüşürüz dedik gülüştük. 4 ay önceki kontrolüm böyle geçmedi. Ultrason açıldığında doktorumla gülüşüyorduk, ekrana baktık ve yıllardır aynı görüntüye baktığımız için ekrandakinin kocaman bir tümör olduğunu anladık. Ona baktım ve “Herman bey…” dedim. O da bana baktı ve “Çok üzgünüm Ece Hanım” dedi. Gözleri dolu doluydu. Benim de…

3cmlik yumurtalık büyümüş 6 cm olmuş, üstünde de 3cmlik bir tümör ve 2 tane de küçük tümör. 6 gün içinde ameliyat oldum. Ameliyata bu sefer 3 kuzumun resmini götürdüm ve o odadakilere gösterdim. Ameliyatta rahim, kalan yumurtalık, tüp, lenf bezleri alındı. Karnım boydan boya kesildi, her yerden parça alıp incelemeye gönderdiler ve karnımdaki bütün organları ellerine alıp incelediler. Çok büyük bir ameliyat oldu ama risk almak istemediler. Ameliyatı Onkolog-Jinekolog İlkkan Dünder ve Herman İşçi yaptılar. Aslında bu ameliyat hem genel anestezi hem epidural yapılarak oluyor çünkü çok büyük ve ağrılı bir ameliyat. Ben anneannemin ve dayımın beni genel anesteziyle aygın baygın görüp morallerinin bozulmasını istemediğim için genel anestezi istemedim. Doktorlarımı ikna etmek çok zor oldu çünkü daha önce epiduralle böyle büyük bir ameliyat yapmamışlardı. Ben biraz kararlı ve ikna edici biriyimdir ve başardım. 2 saat 45 dakikalık ameliyatta uyanıktım ve onlarla konuştum. Tüm ameliyatı dinledim. Ameliyat biraz uzayınca ve karnın üstündeki organları tek tek kontrol etmeye başladıklarında ameliyatı ve acıları hissetmeye başladım. Çok zor bir 15 dakika geçirdim herşeyi hissederek ama sonuçta ameliyat bitti, ameliyathanenin kapısından çıkardılar sedyeyle ailemi gördüm ve uyanıktım gülüyordum. Bu onlara ve bana çok moral verdi. Sonraki 3 gün çok çok zordu hiç anlatmak bile istemiyorum ama önemli olan sonuçlarım güzel geldi ve yayılmamıştı hiçbir yere ve karın sıvısında yoktu yani kemateropi görmeden halletmiştik. Allah’a çok şükür.

İyileşme sürecim zor oldu 15 gün sonra karnımda sıvı birikti ve yeniden delinip 1 bardak su alındı. Bu çok moral bozucuydu. Neyse hepsi geçti. Sitem için çalışmaya yattığım yerden devam ettim ve paylaşımlarım bir gün bile aksamadı. Binlerce Hassas Annenin desteği bana çok iyi geldi. 1 Kasım 2013 civarı Hassasanne.com ve facebook paylaşımlarına bakabilirsiniz. Çalışmak çok güzel bir şey ve çok seviyorum. Son 4 aydır güzel iyileştim ve yoğun hayatıma döndüm. Yine de dikkat ediyorum. Şimdiki hedefim kilo vermek, spor yapmak, eşim ve çocuklarımla sağlıkla yaşamak.

Bu arada doktorlarım benim bu yaşadıklarımı “Ender Vaka” adı altında bir tıp makalesinde yazdılar  ve bu makale Avrupa Jinekolojik Onkoloji adlı bir bilimsel dergide yayınlandı. Yani hakkımda sadece beni anlatan 4 sayfalık bir tıp makalesi var. Ama en son ameliyatımı anlatmıyor. Ondan önce basılmıştı. Yani vaka daha da ender hale geldi aslında. Makalenin ingilizce bir özeti burada

Anne olmak benim için herşeydi ve hala da herşey. Bu kadar istediğim ve zor kavuştuğum bir şey olduğu için değerini çok iyi biliyorum, her anının tadını çıkarıyorum ve her gün şükrediyorum. Bu kadar sağlık sorununa ve anne olamamam için bu kadar nedene rağmen biri cennette, üçü yanımda 4 çocuğuma anne olabildiğim için çok mutluyum. Annelik benim içim hayatın anlamı, mutluluğu ve her gününün ismi. Her adımında benim çok istemem, çok araştırmam, çok ısrar etmem, çok kararlı ve güçlü olmam var. En çok tabii Allah’ın bunu nasip etmesi ve Allah’ın sevdiği kulu olmam. Hayatımda hep iki aşırı uç oldu. Başıma çok korkunç çok üzücü şeyler de geldi (annemi, babamı ve oğlum Kaan’ı kaybetmem, hastalıklarım ve toplam 6 ameliyatım) ve dünyanın en güzel ve harika şeyleri de (18 yıldır eşimle çok mutlu olmam, 3 sağlıklı tatlı yavrum, Hassas Anne sitem). Önemli olan her günün değerini bilmek ve isyan etmemek. Her zaman hayata olumlu ve umutla bakmışımdır ve bu bana yaşadıklarımda çok yardımcı oldu. Hayatı etrafımdaki insanlara zehir etmedim. Herkesin kendi kendinin psikoloğu olması ve kendini telkin etmesi gerektiğini düşünüyorum. Herşey bakış açımıza bağlı.

Eğer bu çok çok uzun anne olma hikayemi okuduysanız bundan aklınızda her annenin çok güçlü olduğu ve aklına koyduğu herşeyi yapacağı kalsın. Bu güce sahipsiniz.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.