Çocuk Ölümüne Kurban Gitmek Üzere Olan Bir Gencin Hikayesi

01.05.2014 15:21:14
A+ A-

Sene 1997. 11 yaşındaydım. Ağabeyim Altay’ın altyapısında oynuyor olduğu için Alsancak’taki (İzmir) maçlara bedava bilet veriyorlardı. Babam doksanlı yıllara ait tipik bir Türk babası olduğu için, çocuklarının katılmak istediği sosyal faaliyetlere pek ilgi göstermiyordu. Biz de akranımız olan bir arkadaşı yanımıza alıp günümüzde de tekin bir yer olmayan Alsancak Stadyumu’na maça gidiyorduk.

 

O vakitler 1. Lig’te oynayan Altay’ın maçlarına ilgi haliyle daha fazlaydı ve elbette o zamanlarda da maçı izlemeye gelenlerin çoğunluğu kendini bilen Altaylı futbolseverlerdi. Fakat tribüne sahip olmaya çalışan holigan grubun büyüklüğü de küçümsenecek gibi değildi. Şamata ve tezahüratı yöneten grup holiganlar olduğu için biz de boyumuza bakmadan onlara yakın duruyorduk. Onlar küfrederse biz de küfrediyorduk. Onlar celallenince biz de efeleniyorduk. Yaşları 10 ila 15 arası değişen üç erkek çocuğunu onca holiganın arasında hayal edin. Yanımızda bizden sorumlu herhangi bir yetişkin bulunmadığı için, kendimize örnek olarak alabildiğimiz rol modeller agresif gruplardı.

 

Bu günlerde olduğu gibi, 97 yılında da Altay ne yazık ki sıklıkla kendi evindeki maçları kaybediyordu. Maçın elden gittiğini gören yönetim tribün desteği artsın diye son çare olarak geniş kapıyı açardı ve dışarıda maçı bedavadan izlemeye çalışan grubun 80. dakikada içeriye hücum etmesine izin verilirdi. Bu durum içeri biletle girmiş saldırgan güruhu iyice delirtirdi. Çok geçmeden amigoların lideri “Haydi deplasmanı basmaya!” diye bağırırdı. Genelde biz de öfkeli grubun peşine takılıp otobüslerle maçı izlemeye gelmiş olan konuk taraftarları rahatsız etmek için koşardık. Sanki kazanmayı istemeleri günahmış gibi…

 

Yine Nisan/Mayıs aylarında kümede kalmaya çalışan Altay kritik bir maça ev sahipliği yapıyordu ve mağlup olmasına dakikalar kalmıştı. 40-50 kişilik fanatik grup her zamanki gibi çıkışa yönelip, konuk taraftar çıkışına doğru koşmaya başladı. Ben de ağabeyim ve arkadaşım Gökhan ile koşmaya başladım. Düşman üzerine hücuma kalkmışçasına borazan çalıyorduk.

 

Yaşıtlarıma nazaran daha kilolu olduğum için ağabeyim ve Gökhan’ın yaklaşık 20 metre gerisinde kaldım. Tam stadyumdan çıkıyordum ki tanımadığım bir adam kolumdan tuttu ve beni azarladı: “Ne yapıyorsun sen burada? Çabuk arabaya bin bakalım!”

 

İçten içe yaramazlık yaptığımı biliyordum ama beni hiç tanımayan bir adamın beni azarlayarak arabaya atmasındaki tuhaflığı sezebilecek kadar aklım eriyordu. Direndim. “Bırak kolumu ya!” diyerek bir çocuk nidasıyla karşı koydum. Adamlar iki kişiydi. Stadyum kapısının hemen önüne bordo renkli bir Murat 131 park etmişlerdi ve kolumdan tutan adam arka kapıyı açmıştı. Diğer adam ise şoför mahallinden kafasını uzatmış bizi izliyordu. Yaşları 32-40 arasındaydı.

 

Kolumu tutan adam daha sert çekiştirip arabaya doğru sürüklemeye kalkıştı. “Hadi yürü lan!” Fakat sesini yükseltmemeye dikkat ediyordu.

 

Bu sefer ben de sesimi iyice yükseltip “Bırak beni! Seni tanımıyorum.” diye çevreden yardım istedim. Bağırmaya başladıktan sonra çevredeki sigara içen orta yaşlı beylerin dikkatini çektim. Beylerin birkaçıyla göz göze gelince “Amca yardım edin! Bu adamlar beni götürüyorlar.” diye seslendim.

 

Kolumu tutan adam şüphe çektiklerini fark edince bakışlarını kendinden yaşça büyük olan şoföre yöneltti. O da ‘Bırak gitsin!’ dercesine başını salladı ve arabaya bindi. Kolumu tutan adam ise aceleyle arka kapıyı kapattı ve ön koltuğa oturdu. İkili, bordo renkli araç ile stadyum girişinden kaçarcasına uzaklaştı.

 

O an, benim yerimde içine kapanık, sesini çıkaramayan veya daha küçük yaşta bir çocuk olsaydı, başına kim bilir ne gelecekti? Tecavüze uğrayabilirdim, organ mafyasına satılabilirdim, keyif için öldürülebilirdim veya hepsi. Belki de o iki adam her Altay maçının çıkışında bir çocuğu kaçırmaya yelteniyordu. Belki de birkaç çocuğu daha önce kaçırmışlardı. Bilemiyoruz, fakat bildiğim bir şey var: Ben o gün orada bağırmasaydım, şu anda siz de bu makaleyi okuyamayacaktınız. Bundan eminim.

 

Sonuç olarak, başımdan geçen bu olaydan ötürü, Bakan Ayşenur İslam’ın tavsiyesine hak veriyorum. Fakat bana kalırsa bu tavsiyeyi ben vermeliyim, sade vatandaş Sercan Leylek, bakan değil. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı millete akıl vermek yerine öncelikli görevini yerine getiren kişi olmalı. Benim bakanım bana çocuğumu nasıl izole etmem gerektiğini öğretmemeli, toplumda suçlu kişilerin oluşmasını engelleyici politikalar üretmeli. Çocukları hedef alan suçlular da yanlış sosyal politikalar ile büyümüş olan çocuklar. Sizin dizileriniz şiddeti körüklüyorsa, Recep İvedik tarzı filmleriniz 18 yaş altı çocukları magandalığa özendiriyorsa, Başbakanınız “Polise emri ben verdim” diyorsa o toplumda tecavüzcü/katil insanların yetişmemesini nasıl beklersiniz?

 

Umuyorum ki, Bakanımız Ayşenur Hanım önümüzdeki günlerde çok daha etkili projelere imza atacaktır. Çocuklarımızı koruyabilmemiz için özverili çalışmasına her şeyden çok ihtiyacımız var.

 

Sercan Leylek

30 Nisan 2014

Oslo/Norveç

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.