Her sabah ayrı bir macera

15.04.2014 12:58:24
A+ A-

Sabahları yoğun tempoda geçiyor. Adrenalin seviyemiz yükseki stres başını alıp gidiyor sanki. Oğullarım kalkması, evde kahvaltı etmek isteidklerinde sofra kurup kahvaltı etmeleri sorun değil, sofradan kalkıp banyoya gitmelerinde de sorun yaşamıyoruz, ancak onlara yetişmek kritik bir nokta! Hele ikisi birlikte giderse kısa bir süre sonra huzurlu bir şekilde yudumlamaya çalıştığımız kahve boğazımızda takılı kalır. Huzurumuz buraya kadar yani. Örneğin, oğlumun kardeşine attığı çığlığı duyarız. Off diyorum içimden, gene geç kaldım! Sadece birinin üstü ıslaksa iyidir, ancak diğer oğlumun su dolu plastik bardağı bir ressamın fırça vuruşunu utandıracak bir hareketle aynaya doğru şlop diye boşaltıysa var ya... Ayna, dolap, yer, hepsinin silmem gerek demek.
 

Atlattık diyelim, sıra dişleri fırçlamaya geldi. Birinin dişlerini fırçalamaya başlayacağım da tabi ki hareketsiz durursa. Lavaboda sallanmak ya da şarkı söylemek için herhalde bundan daha güzel anları olmazmış. Ya da annenin sabrını denemek için mi? "Hadi, güzel şarkını bitir de başlayalım" diyorum yan yan diğer oğlumu kontrol ederek. Off, çocuğun eline diş fırçası değil sünger versem dişleri daha iyi temizlemiş olur herhalde. Öyle bir bastırıyor ki haftada bir diş fırçası gidiyor. Dişlerini iyice fırçalamaya çalışıyor ve akşamları hariç kendisi de yapmak istiyor. Bir de uzunca fırçalıyor. Hepsi süper de, aylardır göstermeye çalışıyorum bunu nasıl yapması gerektiğini, ama olmuyor. Ne zor bir işmiş bu! "Canım, sen çişini yap ve odanda üstünü değiştir lütfen" diyorum da demesine, dinleyen kim? Lavabonun yanında durduğu sürece serseri mayına benziyor. O plastik kap eline geçince...
 

Kazasız belasız banyoda çıktık, stres seviyem zirveye vurmuş oluyor yine de. Hadi, bir çiş ve odaya koşuyoruz. Hayır! Yataklara atlamak, banyo ile oda arasındaki bir git gel koşuşunu kastetmiyordum... Neyse, üç kere ikisini uyardıktan sonra büyük oğlum sanki ne giyeceğini bilmiyormuşçasına evde giydiği tişört çekmesini açıp karıştırmayı başlıyor. "Anaokulu tişörlteri canım" derken hoplaya zıplaya üstünü çıkartmış diğer oğlum odaya geliyor "ben çıplak bir kubağıyım" diyor. Evet, artık sadece zıplamasına bir son vermeliyim. Diğer oğlum o andan giyineverdi ve kardeşini kızdırma yönelimine girmek üzere olduğunu farke diyorum. "Çorap seçtikten sonra aşağıya inebilirsinz." Diyerek dikkatini dağıtmayı çalışıyorum. Evet, dikkatini başka yere yönlendirmeyi başardım! Kardeşi o anda zıplamaktan vazgeçti ve "ben üşüyorum." diyor. Eh, bu demek ki onu hızlıca giydirebiliyorum. Sabahın köründe kalkar kalmaz pijamasını çıkartıp başka bir şeyi tek başına giyiyor da, ancak herhalde bunu sabah bir kere yapmak onun için yeteri kadar efor.  Külot, atlet ve bir eşofman altı kapıyorum ve giydiriyorum. Giyeceği tişört veya kazağı seçsin. İyi, onu da giydirdim. "Hadi sen de çorap seç" diyorum ve onu alt kata yolluyorum. Kendisi giymeyi başaramıyorsa babası yardım edecek nasıl olsa.
 

Büyük oğlum eşofman üstüyle yanıma geliyor gene. Kardeşine giyinirken yardım ettiysem ona da yardım etmeliymişim. Haklı! Ama kendisi sorunsuzca giyinebiliyor, kardeşi ise arada bir takılıyor. Oğlumun fermuarını çekiyorum "daha bir yıl önce sana yardım etmek istediğimde bana kızıyordun, kendin yapmak istiyordun" anlatıyorum ona. "Ciddi misin? Kızıyor muşum? Hahahaaa" gülerek aşağıya iniyor tekrar. Artık ben hızlıca üstümü değiştiriyorum. 

O iki dakika da stresi atıp neşeli olmaya başarıyorum. Aşağıya indiğimde "Çantalarınızı alın, çıkıyoruuuz!" diyorum neşeli. Bu noktadan sonra gösterdiğim neşe için yedek deposunu kullanıyorum ama. Kavgasız çıkmamızın püf noktası onları boş bırakmamak. Hazır olup da iki dakika beklememek lazım. O zaman bir oyuncak eline alıp bir fikre dalıyorlar. Kavga etmediysek de ettiysek de arabada neşe saçıyorum. "Şarkı söyleyelim mi?" soruma kocaman iki "eveeeet" alıyorum. Hep birlikte ilk şarkımızı söylüyoruz. Sonra teker teker. Yoksa mutlu bir şekilde anaokuluna gitmezler. Biri gitmek istemiyorum dediği anda zaten içimdeki kalan tüm enerji patlayan balondaki hava gibi püff diye yok oluveriyor. İki çocukla uğraş dur demek. Onun için aralıksız neşe şart!


Bazen başka bir oyun da oynuyoruz. "Ben arabanın içinde görmediğin bir şey görüyorum ve bu.... mavi!" diyorum o zaman. Bu şekilde renkleri de öğrenmiş oldular. Sonra yolda gördüğümüz trafik işaretlerin anlamını anlattıp oyun haline çevirdik. Olası anlaşmazlıkları duymazlıktan gelerek başka oyuna girişiyorum. Bir oyundan iki tur ancak bitirmiş oluyoruz ki 10 dakikalık yolumuzun sonuna gelmişiz demek. 
 

Çantalarını alıp arabadan inmeyi başlayınca olumsuz cevap vermek zorunda kalan soruları cevaplamamak için onları meşgul tutuyorum. Hele büyük oğlum bu tarz soruları sormakta ustadır. "Biliyorsunuz, öğle yemeğinin ardından sizi alıyorum ve nereye gidiyoruz?" "Piyano çalmaya!!!" diye bağırıyorlar tek bir ağızdan. "Evet! Bugün hava güzel, yani ardından oyun parkına da gideriz." "Oyun parkıııı" gene tek ağız. Evet, neredeyse kapıya geldik... "Kimler gelmiş, kimler gelmemiş henüz" diye akıllarına geliyor ve koşmaya başlıyorlar. Benden önce anaokuluna girmiş oluyorlar. Evimize daha yakın bir anaokulu olmasına rağmen bunu o yüzden sevmiştim; sokaktan uzak, otopark ve anaokulu arasında hem mesafe var hem de araba geçmez. Biri ayakkabıları değiştirirken diğerinkilerini ben değiştiriyorum. Öğretmenlerin biri yanımıza geliyor. "Günaaaaaydııııın" diye gülerek selamlıyorlar. Birer öpücük ve ikisi içeriye fırlıyor. Evet, artık derin bir nefes alabilirim. 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.