“İnsanın anavatanı; çocukluğu!”

14.07.2014 11:16:24
A+ A-

 Bir gün seminere başlamadan önce birisi geldi, “Hocam elinizi öpmek istiyorum” dedi.

 - Neden?

 - Üç yıl önce şirketimizin İstanbul’da düzenlediği seminerin bitişine doğru dediniz ki; "Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin-babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.  Hatta bir ulusun da en önemli görevi, çocukların çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır."

Sizi dinlediğim zaman kendi kendimi sorguladım: “Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşaması için ne yaptım?” diye. Böyle bir soru o zamana kadar hiç aklıma gelmemişti. Dokuz yaşındaki oğlum, ben işten eve gelince, benden kaçmaya çalışıyordu. Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum: "Oğlum ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık"  diyordu. Kızıyordum, söyleniyordum; "Niye yapmıyorsun ödevini?" diyordum.  

İstanbul’dan çalışma yerim olan Muğla’ya gidinceye kadar düşündüm; ben ne biçim babayım ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, birlikte bir karar alalım. Çocuğumuz isterse beş yıl sınıfta kalsın ama çocukluğunu doya doya yaşasın.

 Uç bir karardı ama bu bana çok iyi geldi.  Gerginliğim gitti, içim rahatladı. Eve gelince eşime, “hadi gel konuşalım” dedim. Oturduk, konuştuk. Seminerde anlatılanları aktardım. Bizim oğlumuz,  “isterse beş yıl sınıfta kalsın ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşaması için pek çaba göstermedik. Gel şimdi bunu değiştirelim” dedim.

Karım hayretle bana baktı ve "Bu ne biçim seminer be! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken, öbürleri sınıfını geçecek! Olmaz öyle şey!" dedi.

Onu ikna etmek için üç gün uğraştım. Sonunda, “peki ne halin varsa gör” dedi. İşten dönünce oğluma, “oğlum bugün oynadın mı?” dedim. Bana hayretle baktı ve "Hayır!" dedi. “O zaman, hadi gel beraber oynayalım” dedim. Eşofmanı, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktım. Akşam saat altıdan sekize kadar sokaktaydık. Çok mutluydu. O günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Yedi-sekiz gün sonra, bir gün banyodan sonra onu kuruluyordum, kolumu tuttu, “baba ya, ben seni çok seviyorum” dedi. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm; belki ömür boyu hiç söylemeyecekti.  "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

 Zaman geçti, iki hafta sonra veli toplantısı vardı. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk ama ödevlerine dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, lütfen onunla konuşun" demişti. Okula gittim ve sınıfın en arkasına geçtim.  Mahcup olacağımı, her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip, gittiler.  Öğretmen, ‘siz ne yaptınız bu çocuğa?’ dedi. Cevap veremedim, önüme baktım. “Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa?” dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, “Hayır, kötü değil. Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim gibi bir öğrenci oldu" dedi.

 Hocam, öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.  İnanamıyordum. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim ağlamaktan. Daha sonra anlattım.  (Doğan CÜCELOĞLU)

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.