Akademisyen devletin ne işine yarar ve hükümet

19.10.2014 19:29:27
A+ A-

Son zamanlarda hükümetin bilim politikasıyla ilgili gönderdiği çelişkili mesajların kafalarda bazı soru işaretlerine neden olduğu açık (zorunlu fizik-kimya dersi söylemi / akademisyen ihtiyacı ve ekonomik iyileştirme söylemi ikiliği gibi). Bu çok temel örneklerde bile hükümetin (genelde şimdiye kadar gelen her iktidarın yaptığı gibi) seçmen kitlesini ‘alt-sınıf’a dayandırması ve onların hükmünde yürüyen bir ülke izlenimi çizmeye çalışması görülebilir. Türkiye’deki muhafazakar damarın gücünü kendi siyasi-politik ajandalarına uygun olarak yönlendirmek istemek, hükümet karşıtlığını Türkiye toplumu karşıtlığı olarak lanse etmek siyaseten oldukça doğal bile sayılabilir. Ancak tüm bunları, yani siyaseti, partileri ve de (nasıl olacaksa) toplumun zihniyetini bir kenara bırakarak konuşulması gereken açık bir gerçek vardır ki bu da küresel sistemde herhangi bir ‘devlet’in akademisyenlere olan ihtiyacıdır.

 

Akademi ve Bilgi

Aktif olarak bilim ile uğraşmayan insanların zihinlerindeki bilim algısı genellikle onlara filmler, diziler, romanlar veya göz ucuyla bakılan popüler bilim yazıları ile ulaşan Aydınlanma sonrası inşa edilmiş romantik anlatının halen direnen kırıntılarıdır. Bu anlatıda bilimci birey insan olmasından ötürü gelen merakından doğanın sayfalarını aynı bir kitabı okur gibi okumaktadır. Bilginin tamamı öğrenilmek amaçlı olarak dışarıda bir yerlerde vardır ve bilimci gidip bunları ‘keşfeder’. Bu keşfedilen bilginin ne işe yarayacağını bilimci esasen pek de bilmez, o merakından bunları keşfeder, sonra kötü niyetli bireyler bunları alıp atom bombası, tank-tüfek gibi araçlar yapmak için kullanır..

Bu bilim anlatısı ancak belki de bundan 100 yıl öncesindeki ‘idealist’ olarak adlandırılabilecek bazı bilim insanlarını anlatmakta kullanılabilir. Sanılanın aksine uçmanın dinamiklerini, elektronun hareketlerini, antibiyotik üretimini ve daha nice büyük bilimsel gelişmeyi gerçekleştirmiş, sürdürmüş ve yaygınlaştırmış bilim insanları ne ürettiklerinden habersiz değillerdir. Hatta daha bile geriye bakıldığında modern bilimin gelişmesinin en büyük lokomotif gücü ticaret rotalarını daha verimli kullanabilmek, kralların ve devletlerin halktan onları ayaklandırmadan alacağı vergi oranını hesaplayabilmek veya metalden savaş gemilerini besleyebilecek güç kaynakları üretebilmektir.

Modern Akademi düşüncenin özgür ve bol olduğu, ancak artık ortaya çıktığı Antik Yunan günlerinin aksine, ürünlerin mutlaka ama mutlaka işe yaraması gerektiği bir yerdir. İnsanlığın doğaya hükmüne yardımcı olmayan herhangi bir bilgi işlevsizdir. Felsefe akademisinde dahi bir sonraki nesil felsefeci, matematikçi veya bilim insanlarının tekrardan kullanmaya değer görmedikleri ‘bilgi’ler tarihin tozlu sayfalarında yok olmaya mahkumdur.

 

Akademisyen ve Devlet

Tüm bu hikaye içerisinde akademisyenler devletin (ve de bilimsel topluluğun) güvenine sahip bireyler olarak pozisyonlarını hiç kaybetmediler. Devletin tahayyül sınırları dışında kalan her türlü bilgi ile etkileşimde aracılığı akademisyenler gerçekleştirir. Aslında sistem oldukça basittir, eğer devlet nezdinde bir şeyin yapılması kararı alındıysa öncelikle bunu yapmaya gönüllü kişiler ihale, çağrı, görevlendirme vs. gibi yollar ile kendilerini sunmak üzere ön sıralara davet edilir. Buralara kadar çeşitli bürokratik önkoşulları geçerek gelebilmiş katılımcılar devletin ‘güvendiği’ akademisyenler tarafından türlü sorgulamalara maruz kalırlar. Önerdikleri hizmeti ortaya sürdükleri koşullarda gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleri meselesi incelenir.

Olayların kırılma noktası ise burada başlar. Eğer eldeki konu artık görece gündelikleşmiş ve piyasaya açılmış bir alanda ise (örneğin bir arıtma tesisinin inşası) bu alanda uzmanlaşmış bir şirketin (yine akademi çıkışlı ancak akademisyen olmayan) ‘uzman’ kadrosu bu sorguları gerçekleştirmek adına devlet tarafından kiralanabilir. Fakat henüz piyasada bulunmayan bir teknolojik gelişme söz konusu olduğunda veya piyasadaki mevcut herhangi bir şirket devletin anlayabileceği bürokratik dili konuşmaktan aciz kaldığında devlet yine ‘kendi adamı’na dönmeye mahkum olur. (Aynı sürecin kar odaklı girişimler yüzü ise şirketler için geçerlidir, ileri teknolojiyle işi olabilecek şirketler ile dünyanın büyük üniversiteleri arasında kurulan ‘dostane’ ilişkiler bundan kaynaklanır)

 

Türkiye’de Akademi

Dünyaya saçılmış ‘Türk’ akademisyenler her nedense bu milletin gurur kaynağıdır. Devlet üniversitelerinde senelerce yetiştirilmiş bireylerin tam da üretim çağına geldiklerinde ülkeden kaçmak durumunda bırakılıyor olmasından ‘alt-sınıf’ seçmen ekolünden beslenen iktidarlar her daim gurur duyulacak bir nokta bulmayı başarmıştır.

AKP öncesi döneme kadar ‘Devlet’ siyasi iktidarlardan bağımsız, bir güçler ayrılığı düzeni içerisinde kısmen özerk bir yapı olarak karşımıza çıkar. O dönemki ‘Devlet’in akademisyen ihtiyacı ise yoğunlukla savunma sanayi ve hukuk/bürokrasi ile sınırlıdır. Bu ihtiyaç Türkiye çevresinde bazı akademilerde güçlü ekollerin (misal bir ‘Mülkiye’, bir ‘teknik üniversiteler’ ekolü vs.) oluşmasını beslemiş olsa dahi genel çerçevede akademiyi kendi haline bırakmıştır. YÖK’ün zamanında ‘fazla’ kendi haline bırakılmış olan üniversiteleri kontrol edebilmek adına kurulması veya rektör seçimlerinin bir ‘atanma’ koşulu da eklenerek Cumhurbaşkanı’na bağlanması gibi devletin ‘sopa’ amaçlı müdahaleleri hariç yapıcı girişimler hep kısıtlı kalmıştır.

Hükümetin 12 sene içerisinde (şimdi düşman olduğu eğitimli cemaat ile beraber) Devlet’in her alanına yayılması ise beraberinde son yıllarda akademide görülen çelişik tabloyu getirmiştir. Hem siyasal varlığını ‘alt-seçmen’ kitlenin oyları ile sürdürmek durumunda olan bir Siyasi Parti hem de ekonomisini ve uluslar arası etkileşimlerini küresel standartlara göre yürütmek durumunda olan bir Devlet rollerini üstlenmiş olan tek bir ‘oluşum’un iki tarafa da yetişme çabaları. Hem ülkenin en eğitimli kesiminin ilk fırsatta ülkeden kaçmasını engellemeye çabalayan hem de onları kaçmaya zorlayan toplumsal koşulların yeniden üreticisi rolünü üstlenen bir ‘oluşum’.

 

Toparlama…

Ara eleman ülkesi Türkiye’nin en büyük sektörü olan inşaatta dahi asfalt döküp çelik yapılaşmanın ötesi için yurtdışından, küresel inşaat piyasasıyla yüksek teknoloji işi dışında bir ilgisi olmayan Rusya, Japonya, İsveç gibi yerlerden danışma hizmeti alınması haber konusu olmaları nedeniyle bir kısım da olsa bilinmekte. Peki Türkiye’nin neden CERN üyeliği ile uğraşmaya mahkum olduğuna, 3-D printerlara yasanın izin verdiği en üst sınırdan hibe açmak durumunda olduğuna veya devasa teleskoplar inşa etmek yolunu seçtiğine dair siyasi hükümet bünyesinde dahi kaç kişinin olduğu fikri oldukça tartışmalıdır. Soyut matematiğin iktisat ile birleştiği noktanın nasıl da 21. yüzyılın ilk küresel krizine yol açtığını, eriyen kutupların jeopolitik ticaret rotalarını nasıl etkileyeceğini, asteroit madenciliğinin küresel maden piyasasına nasıl etkilerde bulunabileceğini ve daha nicesini takip etmek durumunda kalan bir ‘siyasi’ oluşumun tüm bunları kendi seçmeninden kopmadan yürütüp yürütemeyeceği sorusu ise cevabını bir süre daha bekleyeceğe benzemektedir…

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.