Bilimin Yapısı-1

05.02.2014 00:11:30
A+ A-

Bilim nedir?

Neyse ne. Ne önemi var.

Belki de önemi yok. Ama nedense herkesin dilinde bu kavram var. Öyle olunca kavramı açıklamak farz oldu.

Farz demişken; İslam coğrafyasında bilimin ışığının parladığı dönemlerin sonuna doğru, bilimle ilgili güncel bir tartışma yaşanmıştı.

Bilim ve ilim arasındaki tartışma sonunda ilim taraftarlarının tezleri geçerlilik kazanmıştı.

Neydi peki bu tartışma;

 

Farabi ve sonrasında geleneğin takipçisi olara İbni Sina Aristocu bakışla bilimi somut dünyaya ait bilgileri toplamak ve olgular arasındaki ilişkiyi ortaya koymak olarak algılamışlardı.

 

Buna karşılık İmam Gazali ilimleri farzı ayn ve farzı kifaye olmak üzere iki kısma ayırıyordu.

Bu ayrım hayatın kendisinden kaynaklıydı.

 

Şöyle ki; tüm insanlar ölümlüydü ve öbür dünyada yalnız yargılanacaklardı.

Şu durumda insanların öbür dünyadaki sınavı geçebilmesi için bu dünyada dinin esaslarını iyice bilmesi ve uygulaması gerekirdi.

Peki dinin esaslarını doğru bilmek nasıl olacaktı?

Bunun için dini ilimleri incelemek ya da inceleyenleri takip etmek gerekiyordu.

Bu her Müslüman için farzdı.

Öte yandan insan bu dünya üstünde yaşarken hayatını kolaylaştırmaya yönelik çalışmalara da ihtiyaç duyuyordu.

Mesela hekimlere, mühendislere, doğayı anlayıp insan faydası için kullanılabilir hale getirmeye ihtiyaç vardı.

Bu alanların Gayrı Müslimlere terk edilmesi doğru olmazdı.

Toplum faydası için birilerinin bu alanlarda çalışması şartı. Ama herkesin bunları öğrenmesine gerek yoktu.

 

Herkese farz ilimler "farzı ayn", birilerince yapılsa kafi olanlar "farzı kifaye" olarak tanımlanmıştı.

 

Farzı ayn ilimler daha önemliydi.

Çünkü insana gerçek kurtuluşun yolunu sağlayabiliyordu.

 

Farzı kifaye ise bu dünyadaki yaşamı kolaylaştırmaya yönelikti sadece.

 

İnsanın ruhunu kurtuluşa taşıyan ilimler, bedenini rahatlatan dünyevi ilimlerden daha değerliydi.

 

Bu kavrayış farzı kifaye olan fenni ilimlerin (bilim) zayıflaması sonucunu doğurdu.

 

Ünlü İslam bilimleri tarihçisi Seyid Hüseyin Nasır bu temel tartışmadan da yola çıkarak İslam coğrafyasında dünyevi bilimsel faaliyetlerin zayıflamasını bir tercih olarak değerlendirmektedir.

Yani İslam coğrafyasının bilimsel faaliyetlerde yarışamayarak geri düşmesi söz konusu değildir.

Söz konusu olan toplumdaki entelektüellerin bilinçli bir tercihle farzı ayn ilimlere yönelmesidir.

Bu dünyaya değil öbür dünyaya öncelik vererek iç dünyalarına dönmelidir.

 

Bu yazının konusu İslam bilim tarihini anlatmak değil. Ama bilim kavramının bizdeki anlamının anlaşılmasına katkı sağlamaktı.

 

Batılı anlamda bilim ise insanlığın yaşam sürecinin bir sonucu olarak görülmüştü.

 

İnsan önce sesler çıkarmış, bu sesleri anlamlandırıp konuşmuş, konuştuklarını simgelere dönüştürüp yazmış, resmetmiş, şarkı söylemiş, müzik yapmıştı. Bütün bunlardan sonra saymaya başlayabilmişti.

 

Sayılara, ölçmeye, hayal gücünü formüllere çevirmeye fazlaca bağlı olduğu için ya da ilim kavramının zihnimizdeki karşılığından olsa gerek fen bilimleri hep insanları ürküttü.

Fen bilimciler için; anlaşılmaz, tuhaf şeylerle uğraşan tuhaf adamlar imajı oluşturdu.

Gerçek bu olmasa da kimin umurunda.

 

Gerçek dediğimiz şey insanların topluca inandıklarıdır.

 

Bilim; sanat ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat koşullarını iyileştirmek için yapılan çalışmaların bütünüdür.

Bilim, temelde, deneme ve deney ile ispatlanabilen bilgi bütününü anlatır.

 

Albert Einstein bilim için "Her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabasıdır." diyor.

 

Yirminci yüzyılın önemli filozoflarından Bertrand Russell ise"Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır." demektedir.

 

Einstein ve Russell'den yapılan alıntılardan bilim konusunda batılı fen ve sosyal bilimcilerin benzer bir tanım üzerinde uzlaştıklarını görüyoruz.

 

Bilimin temel niteliği konusunda da hem fikirler: Gözlem, akıl yürütme ve matematiksel ilişkileri açığa çıkarma.

 

Bu tanımlar bilimin ilgilendiği alanları kavrayışına işaret etmektedir.

 

Ancak bilimin en temel özelliğini ifade etmekten uzaktır.

 

Yanlışlanabilirlik.

 

Çünkü bana göre bilim yanlışlığı ispatlanmamış doğrular topluluğudur.

Yani her an yanlışlanabilecek doğrular bütünüdür.

 

Bu yanlış olduğu anlamına gelmez. Belki gerçekten doğrudur.

Ama bilimin en karakteristik özelliği şüpheciliğidir.

 

Şüphe yoksa bilim olmaz.

 

Bilim kesin bir imanı kaldırmaz.

 

Çünkü kesin bir iman bilimi doğma haline getirir.

 

Geçmişinde mücadele ettiği doğmalarsa bilimi esir alır.

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.