Bilimin Yapısı - 3

06.02.2014 18:16:23
A+ A-

 Görmesini bilen gözler için hayat tesadüflerle ve fırsatlarla doludur.

 

Can Yücel kendisine “şiir ilhamla mı yazılır?“diye sorulduğunda;

“İlham dediğin herkese gelir. Önemli olan sepetleyebilmek.” demişti.

 

İlhamın şiire, şiirin sanat eserine dönüşebilmesi için şiir yazabilecek teknik donanıma, fırsatı görebilecek bir sezgiye ve sezgiyi şiire çevirecek bilgiye ihtiyaç vardır.

 

Şiir denizdeki balıktı. Onu oltayı koparmadan ve şiire zarar vermeden çekmek için denizi bilen usta bir balıkçı olmak gerekir.

 

Bilimde için de durum böyledir.

 

Şanslı tesadüfler hazır zihinler için şanstır.

 

Zamanı gelmemiş hiçbir fikir, alt yapısı oluşmamış hiçbir buluş kendiliğinden yeşermez.

 

Galileo zamanı yaklaşmış bir fikir için fitili ateşledi.

 

Ki bu fitil Batlamtus’un Almagest’inden başlayarak, Nasreddin Tusi’nin Zic-i İlhânî’sine, Taküyiddin’den Tycho Brahe’ye oradan da Kopernik’e kadar inceden inceye işlenmişti.

 

1642 yılında, İtalya Galileo’nun ardından yas tutarken, Avrupa’nın kuzeyindeki denizlerde birleşik krallık olarak bilinen adada insanlar Isaac Newton’un ölümüne ağlıyorlardı.

 

Nasıl ağlamasınlardı?

 

Zavallı adam ardında beş aylık hamile bir eş ve zor bir hayat bırakmıştı sadece.

 

İngiltere’nin Protestan kralına bağlıydı.

 

1640’ta yüce krala karşı başkaldıranlar, Oliver Cromwell önderliğinde her geçen gün güç kazandıkça, Newton’un acısı artıyordu.

 

Bu trajik ölümden üç ay sonra hamileliğin sekizinci ayında Hannah Newton prematüre bir erkek çocuk doğurdu.

 

Çocuğa hiç görmediği babasının adını verdiler.

 

Isaac Newton.

 

İnsanlık tarihi 1642 Ocak ayında Galileo’yu kaybederken, aynı yılın Aralık ayında sessiz sedasız doğan bu dâhiden henüz haberdar değildi.

 

Doktorunun yaşayamaz dediği, erken doğmuş cılız bebek 23 yıl sonra Aristoyu aşmak yerine onu doğmalaştıran anlayışa en esaslı darbeyi vurarak Galileo’nun yarım bıraktığı işi tamamlayacaktı.

 

Newton kısa sürede yıktığı doğmanın yerine yeni bir doğmanın oluşmasına sebep oldu.

 

Newton fiziği. 

 

Birçoklarına (özellikle bilim adamlarına) göre gelmiş geçmiş en büyük bilim insanıydı.

 

E bu kadar büyük olunca doğal olarak söyledikleri sorgulanamaz hale geldi.

 

Newton çok büyük bir bilim adamıydı.

 

Ama Alman filozof ve matematikçi Leibniz ile yaşadığı anlaşmazlıkta olduğu gibi birçok defa bu büyüklüğünden dolayı yanlışları doğru kabul edildi.

 

Newton doğması 200 yıl boyunca tüm dünyada hüküm sürmüştür.

 

1900’lerin başında uygun iş bulamadığı için patent memurluğu yapan Albert Einstein adında 25 yaşında bir genç Newton fiziği etrafında oluşmuş doğmayı sona erdirdi.

 

Einstein karşısında bilim daha şanslıydı.

 

Daha o hayatta iken teorileri Bohr ve öğrencileri tarafından sorgulandı.

 

Ve kendisi de kendi teorilerine karşı çıktı. 

 

Son nefesine kadar yarattığı teoriden doğan kuantum kuramının ihtimale dayalı mantığı ve teorisiyle mücadele etti.

 

Newton klasik fiziğini ve Newton fiziğindeki aksaklıkları gidermek olarak gördüğü kendi görelilik kuramlarını tek bir kuramda birleştirmeye çalıştı.

 

Ama bunu başaramadan öldü.

 

Tam burada ilk yazıda tartıştığımız İslam entelektüellerinin neden bilinçli bir tercihle fenni ilimlerden uzaklaştığı sorununa dönebiliriz sanırım. 

 

Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığım, bilimin sürekli oluştuğu, dönüştüğü, yanlışlandığı ve her yanlışlanma sonrası öğrenerek yoluna devam ettiği gerçeğiydi.

 

Bu bilimsel bilgi için sıradandı.

 

Dini ilimler içinse tehlikeli.

 

Gazali fen bilimlerinin anlattığımız bu değişken ama süreklilik gösteren yapısını net bir şekilde anladı.

 

Ama bu düşünce onu rahatsız etti.

 

Eğer bildiklerimiz her gün sürekli değişiyorsa, yarın da sürekli değişecektir.

 

Şu durumda bu günkü bilimsel sayılan bilgilere dayanarak Allah’ı anlamaya çalışırsak, bu bilgiler ışığında hüküm verirsek, gelecekte yanlışa düşeriz.

 

Hüküm ve akıl yürütmede ne kadar ileri gittiğimize bağlı olarak dinden bile çıkmış olabiliriz.

 

Yapmış olduğu bu akıl yürütme onu özellikle felsefeyi dokunulmaması gereken kötü bir alan olarak tanımlamaya götürdü.

 

Kendi döneminde hayatta olmayan Aristo, Farabi ve İbn-i Sina’nın yaydıkları görüşleri dinden çıkmak olarak yorumladı ve bunlarla mücadele etti.

 

Hatta Felsefenin araçlarını kullanarak İslami konuları akıl çerçevesinde açıklamaya çalışan kelamcılara da karşı çıktı.  

 

Gazali, Allah’ı kavramaya çalışan ve bunun için bilimsel bulgularla akıl yürütme yöntemlerini kullanan ilimlere net şekilde karşı çıkmaktadır.

 

İnsan zihninin Allah ve Allah’a ait nitelikleri algılayabilmek konusunda aciz olduğunu, bu nedenle insanı küfre götürebilecek bir arayış içinde olmanın doğru olmayacağını savunmuştur.  

 

Ayrıntılarına belki başka bir yazıda gireceğim bu güçlü çıkış dönemin filozof ve bilim adamlarınca aynı güçte cevaplandırılamadı.

 

Gazalinin ölümünden 50 yıl kadar sonra İbn-i Rüşt güçlü bir savunma oluşturmaya çalıştı.

 

Ama açıklamaları İslam dünyasında Gazali’nin tezlerini sarsacak bir etki yaratamadı.

 

Batının ve doğunun, bilime ve bilimin akıl yürütme yöntemlerine bakışındaki bu derin kavrayış farkı hala çözülebilmiş değildir. 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.