“Kamil misin oğlum sen?” sorunsalı veya bir “Kamil insan” perspektifi

05.08.2015 21:04:56
A+ A-

"Ne kadar az yol almışım  
Ne kadar az yolun başındaymışım meğer
Elimde kocaman, rengârenk, geçici, oyuncak zaferler.
Küçüğüm bu yüzden,
Küçüğüm bütün saçmalamam
Kırılganlığım bu yüzden,
Bu yüzden kendimi önemsiz hissetmem.."
 
Kendimi beceriksiz, uyumsuz, dağılmış ve yetersiz bulmamın başat nedeni yaşama dair ne varsa tıpkı Mişel Fuko'nun yaptığı gibi "problematize" etmemdir. -Varoluşu, ontolojiyi, felsefi ve bilimsel ilke ve kuramları, tarihsel gelişimi, doğa yasalarını, inançları, güç kavramını, psikolojik davranışları, istenci, iradeyi, bilinci, insan-insan, insan-doğa, devlet-toplum, iktidar-tahakküm ilişkilerini, uygarlık çatışmalarını, teknolojik devrimleri, siyaset, devlet, askeriye, din, aile ve evlilik kurumlarını, ekonomik sistemi, ceza ve hukuk kurallarını, üretim, tüketim ve kitle kontrol araçlarını, eşitlik, özgürlük, cinsellik, aşk, sevgi, şiddet, sanat, medya, spor- gibi insana ve doğaya ait ne varsa her şeyi sorunsallaştırarak yaşamı anlaşılır ve anlamlı kılmaya, bunları bilincime ve bedenime aktararak kendimi dönüştürmeye, Niçe'nin evrensel insanı olan "üstün insan"ına eriştirmeye çalışıyorum. Bu, zor, meşakkatli, akıl oynatıcı, insani çıldırtan süreçten her geçişim; süreç sonunda toplumun üretim-tüketim-ahlaki-sosyal-inançsal-düşünsel değerlerine ne denli uzak ve yabancı olduğumu anlamakla ve kendimi toplumdan/çevremden soyutlamakla neticeleniyor. Yaşadığım toplumun ahlaki, kültürel, cinsel, sosyal, siyasal, felsefi, ekonomik değerlerine ve eğlence ve de sanat anlayışlarına bu denli zıt olmam bu insanlarla hemen her türlü ilişkimin de sınırlanması demek. 
 
Kendimi bildim bileli "davranış bozuklukları" sergileyen biriyim. Çocukluğumdan bu yana var olan hiperaktiflik, dikkat bozukluğu, ergenliğimden itibaren gözlemlediğim aritmomani, simetromani, tabusal korku nevrozları ve totem gibi belirtilerime son on yıldır, "obsesiflik", "çoklu kimlik bozuklukları" ve "histeri" gibi nevrotik davranışlarda eklenince kendimle, toplumla ve toplumun ahlaki, kültürel değerleri ve ritüel gelenekleri ile olan iç hesaplaşmalarım iyiden iyiye arttı.  Bu semptomların büyük kısmının çocukluktan erişkinliğime edindiğim toplumsal değerlerle birebir ilişkili olduğunu, bu "davranış bozukluklarını", toplumsal öğretilerin bireyin doğal davranışlarını baskılaması neticesinde bizatihi toplum tarafından bana bulaştırıldığının farkındaydım. Biyopsikososyal belirtilerimin beyin yerine ruhsal olarak irdelenmesi doğru teşhis ve tedaviyi sağlamak bir yana, bütün bir insanlığı dogmatizm bataklığına sürüklemekten başka ne işe yaramaktaydı? Kapitalizm eksenli modern tıbbın, spesifik olarak da postmodern psikiyatrinin/psikanalizin, gerek bireyi üretim-tüketim sistemine entegre etmek (Marks'ta Sınıf Mücadelesi "Efendi-Köle, Serf-Senyör, Burjuvazi-Proletarya ilişkisi) gerekse de kişinin sistem adına kendi kendini disipline ederek (Hegel'de "Efendi-Köle Diyalektiği", Fuko'da "Biyoiktidar" ve Froyd'da "Süper Ego") bedenini ve bilincini kontrol/gözetim altında tutması için kavramsallaştırarak toplumsal düzene uyarladığı bu "davranış bozuklukları"nın gerçekte bir bozukluk/hastalık olmadığını düşündüğümden ötürü en sıkıntılı nevrozlarımda dahi bir terapiste gitmemiş, herhangi bir antidepresan ilaç kullanmamış bunun yerine sağaltımımı kendim yapmıştım. (Antipsikiyatrinin kurucularından David Cooper "Ailenin Ölümü" isimli kitabında: "ailenin kendi sahte yaşam tarzını korumak için bir hastalık yarattığını, toplumun gereksinimlerini karşılayan tıbbın ise bu hastalığın tedavi yöntemlerini belirlemek, tanımlamak, sınıflandırmak ve uygulamak için psikiyatri adında özel bir uzmanlık alanı yarattığını" iddia etmekteydi. Ona göre; şizofreni bir hastalık değil, kişisel siyasi bir eylem, ailenin ve toplumun baskısına karşı gösterilen tepkisel bir sendromdu.) Çoğu terapistin "bu akılla fazla yaşamazsın" diyerek latife yollu da olsa bana deli muamelesi yapan, basit yaşamayı seven, kitap okumayı: meslek, roman ve yemek kitaplarından ibaret sanan, üniversitelerde mesleki açıdan alınan eğitimi yeterli olarak addeden sıradan çoğunluktan ne farkları vardı? Bu psikolog ve psikiyatrların sorunlarımı kökten çözemeyeceklerini, dahası sorunlarımın temelinde yatan asıl faktörün ekonomik, teolojik ve siyasal ideoloji, öğreti ve araçların olduğunu, kendilerinin de bu düzenin bir ayağını oluşturduklarını saklayarak tedavi etmeye çalışacaklardı! Bu, olsa olsa; yırtık bir pantolonu yamalamak olurdu. Tanı koymak, idealist, mistik ve metafizik yönlendirmelerde bulunmak, pahalı ilaçlar yazmak (A Beatutiful Mind, "Akıl Oyunları" filmini izleyenler hatırlayacaklardır. Filmde "ağır şizofreni hastası ünlü bir dehanın ilaç kullanmadan normale dönmesi" dolaylı yollardan alt tema olarak işlenmişti.), hipnoz ve en fazla bilinçaltıma, çocukluğuma inmek dışında bana ne verebilirlerdi? Bunları büyük ölçüde kendim yapabiliyordum zaten. Üstelik sorunlarımın temel nedenlerinden birini "teist inançlar" oluşturmasına rağmen beni metafiziğe yönlendirmeleri nasıl bir çözüm olabilirdi? Bu inanç içgüdüsünü tatmin etmenin nesnel bir yaklaşımı, bir karşılığı yok muydu? Sorunun kaynağı aynı zamanda sorunun çözümü olabilir miydi? +40 derece Edepsiz Sayıklamalar kitabımda bir "şizofrenin" güncesini bulacaksınız. 
 
Çok okumak, çok bilmek değil, toplumsal bilinç düzeyi ve onun ekonomik, kültürel, ahlaki değerlerine uyumsuzluk deli eder insanı.

Zafer Kılıç


YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.