Psikolojide teorinin imkânı

22.10.2014 22:57:10
A+ A-

Bu yazıyı Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümündeki bir yüksek lisans dersi için hazırladığım, teori üzerine konuşmalardan değerli sayılabilecek olanları kayda geçirmek adına derliyorum.  

Teoriye dair pek çok kitabi bilgiyi buraya aktarabiliriz ve fakat bu bile başlı başına bizim teoriyle kurduğumuz ilişkinin niteliğine işaret edebilir. Zira filozof olamazsanız, felsefe öğretmeni; sanatçı olamazsanız, sanat eleştirmeni olursunuz ya da teori yazamazsanız işte tam da benim şimdi yaptığım gibi teori üzerine epistemik lafazanlıklar yaparsınız. Felsefe öğretmenliğini ve sanat eleştirmenliğini asla küçümsemek gibi bir niyetim olmadığını açıkça belirtmek isterim. İşaret ettiğim noktayı rahatlıkla anlayabileceğinizi düşünüyorum.  

Teori üzerine konuşmamın ikinci bölümünün başında, yaklaşık 20 kadar Sosyal Psikoloji teorisini bıkmadan biraz da arkadaşlarımın sabrını zorlayarak sırayla okudum ve onlara biraz muzipçe biraz da provokatif bir dille şu soruyu sordum: ‘Bu okuduğum teorilerin pek çok ortak yanı olabilir ancak sizce ben bu teorilerin hangi ortak noktasına işaret ediyor olabilirim?’ Bu arada bahsi geçen arkadaşlarımın gerçek anlamda zehir gibi çalışan kafalara sahip insanlardan oluştuğunu söylemeden geçemeyeceğim. Neyse devam edeyim. Arkadaşlarım, verdiğim sözel ipuçlarıyla makul ve sağduyulu cevaplar verdiler. En provokatif olanı ‘bu teorilerin bizi gruplara ayırdığını’ ileri süren görüştü ve doğrusu bir açıdan haklılık payı da vardı. Fakat benim varmak istediğim asıl nokta elbette bu değildi. Uzatmadan, şunu söyledim: ‘Bu teorilerin hiçbiri bu topraklarda yazılmadı.’ Bunun üzerine birkaç dakika daha konuştuktan sonra, paylaşmam gereken diğer kitabi cümleleri söyledim ve bu yazının da temellerinden biri olan şu konuya geldik:  

Araştırmalarımızı teori odaklı mı, yoksa veri odaklı mı yürütmeliyiz?  

Özellikle bilişsel psikolojide araştırmaların yönü daha az sayıda teori odaklı, daha fazla sayıda sınırlanmış özel bir alanda ve bireysel farklılıklara daha fazla atıf vererek yapılan çalışmalara kayma eğiliminde görünüyor. 19. yüzyılda frenoloji üzerine yapılan pek çok çalışma bir teoriye emek, zaman ve para harcanması açısından bu kadar maliyet biçilmesinin haklılığı üzerine soruları zihne çıkarmıştır. Zira frenoloji Gall’ın günümüzde tamamen çökmüş olan ve neokorteksin fiziksel özelliklerinin kişilik, yetenek, zekâ ve suça eğilim gibi değişkenlerle doğrudan ilişkili olduğunu ileri süren teorisidir. Peki, uzun yıllar boyunca üzerine çalışılmış bu teorinin terk edilmesi, boşa geçen bir süreç olarak mı görülmeli? Elbette hayır. Zira insanın hayatı kavrama biçimi, göreli olarak epistemik bir zeminde değişiyor gibi görünse de yeteri kadar deneyime sahip olamayış farklı bilgi evrenlerini görmeyi engelliyor gibi görünmektedir. Yani insan zihni hem kendi çağının teknik sınırlılıkları hem de kendi deneyimsel eksiklikleri nedeniyle hâlihazırda olan’ı göremeyebilmektedir.  

Skinner ve Hull-Spencer arasında geçen bilimsel araştırma süreçlerine dair meşhur tartışmalarda Skinner, veri setinin teori olmaksızın kendi başına söylediklerinin okunması gerektiği üzerine odaklanırken, Hull-Spencer kendi öğrenme yaklaşımlarını sistematik bir teoriyle ele almayı tercih etmişlerdir. Günümüzde Hull-Spencer’ın Öğrenme Teorisi artık kullanılmıyor. Fakat öğrenme psikolojisi derslerinde Skinner’e hâlâ atıflarımız derin bir saygıyla devam ediyor. Böylesi bir durumdan insana dair teorilerin terk edilmesi ya da en azından esnek biçimde kullanılması gerektiği sonucunu mu çıkarmalıyız?  

Psikolojideki teorilerin konumu, zaman-mekânın bağlamsal etkilerine göre değişebilir ve fakat asla tamamıyla yok olacak gibi görünmüyor. Zira teoriler araştırmacılara olguları anlama ve olgulardan elde edilen veriler üzerine sistemli bir yorumlama - tahminleme olanağı sunarken diğer taraftan yeni olguların açıklanmasına ve yeni araştırmalara ilham vermeye de ciddi katkılar sağlayabilmektedir. Belki de şerh düşmemiz gereken temel nokta, yeteri kadar gözlem ve akıl yürütmeyle desteklenmeden ortaya bir teori atılmaması gerekliliğidir. Örneğin, Hull-Spencer’in Öğrenme Teorisi zaman ilerledikçe o kadar çok düzenlemeye ve eklemeye maruz kaldı ki teori için parsimony ilkesi* dezenformasyona uğradı ve teori karmaşıklığından dolayı zarafetini yitirdi.  

Bilgisayar teknolojileri pek çok araştırmacının insanı ve eşyayı kavrama biçimini doğrudan etkilemiş ve açıklamalarındametafor olarak bilgisayarı kullanmalarına neden olmuştur, her ne kadar insan-biliş sistemini bilgisayar metaforuyla açıklanmaya girişmenin yığınla probleme sahip olmasına rağmen. Teoriye dair bir diğer mesele, bilgisayar yoluyla kurulan modellemelerdir. İnsan davranışlarını bilgisayar modellemeleriyle anlama girişimi, teorilerimizin çelişkilerini ve tutarsızlıklarını gösterme olanağı taşıması bakımından çok değerli görünüyor. Zira bilgisayarda bir model hazırlama sürecindeki dikkat düzeyimiz, gündelik rutinlerde sahip olduğumuz dikkat oranımızdan bir hayli yüksektir. Çünkü her aşamanın ciddi bir titizlikle, kodlarla ilmek ilmek dokunması gerekliliği, konunun muhataplarınca rahatlıkla kabul edilecek bir gerçektir. İşte tam da bu süreçler ve modellemelerin uygulama sonuçları teorilerimizin zayıflıklarını açığa çıkarmada gayet yararlı neticeler ortaya koyabilmektedir. Fakat bilgisayarda modelleme yaparken, ele alınan her ne ise onu daha da özelleştirerek inceleme zorunluluğundan kaynaklı, sınırlılıklarının farkında olunması önemli bir husus gibi görünüyor. Diğer taraftan simüle edilmiş davranışlarla gerçek davranışlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar bize tahmin edemeyeceğimiz farklı açılımlar kazandırabilir. Bilgisayar modellemelerini teorilerimizdeki eksikleri en aza indirme olanağı taşıması bakımından entelektüel tartışmalara benzetmekte hiçbir beis görmüyorum doğrusu. Zira entelektüel tartışmalarda da teorilerin sırf insani yanlılıklarımızdan ötürü görülemeyecek çelişkileri ve tutarsızlıkları eleştirel düşünme yoluyla hemen ayrışabilmektedir.  

Teori üzerine ettiğim onca kelamdan sonra teorilere ilişkin temel bakış açımı bu konulara aşina olan saygın iki teorisyen ve araştırmacının ifadeleriyle bitirmek isterim. Bunlardan ilki doktorasını coğrafya alanında yapan ve aynı zamanda Marksist kurama zaman-mekân boyutunu ilave eden teorisyen David Harvey, diğeri ise psikolojinin efsunlu teorisyenlerinden Carl Gustav Jung. 

Şöyle diyor Harvey: 

... Metodoloji, coğrafya sorunlarının çözümleri için gerekli bir koşul sunarken, felsefe yeterli bir koşul sunmaktadır. Felsefe dümen mekanizmasını oluşturuken, metodoloji bizi hedefimize yaklaştıracak gücü temin eder. Metodoloji olmazsa hareketsiz kalırız, felsefe olmazsa amaçsızca dönüp durabiliriz ... Kuram olmadan olayların denetimli, tutarlı ve rasyonel bir açıklamasını elde etmeyi umamayız. Kuram olmadan, kendi kimliğimizi bildiğimizi iddia etmemiz bile zor olur ... 

Jung ise 1954'teki bir ifadesinde şöyle diyor:

Teorileri iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak.


 

*Parsimony ilkesi, bir teorinin ele aldığı olguyu en basit terimlerle ve en az varsayımla açıklamasıdır.  

**Düzeltmeler için değerli arkadaşım Nursel Avcı’ya teşekkür ederim.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.