Siber kapitalizm

15.10.2014 18:26:53
A+ A-

Geçenlerde arkadaşlarla kahvaltı sonrası sadece sohbetle yetindiğimi gören bir arkadaşım, “Resim çekmeyecek misin?” diye sorunca kısa bir hayır cevabıyla yetinmek yerine, kendimi anlatmak zorunda hissettim. Oysaki ben her anımı resmetmekten ve sonrasında da paylaşmaktan hoşlanmayanlardanım. Bunun da en doğal hakkım olduğunu düşünüyorum, ancak sosyal paylaşım furyasının vardığı son noktada bu artık yadırganır hale gelmiş anlaşılan.

İletişim çağının teknolojik oyuncaklarının gelişmesi ve neyi nerede kiminle yaptığını göstermenin kolaylaşmasıyla beraber, neyi nerede kiminle yaptığını göstermek adeta vazife addedilir oldu. Hem de dünyanın her yerinde ve her kesiminde. Toplumsal statü gösterişinin ve mahremiyet ihlalinin görgüsüzlükle ahlaksızlık sınırında gezindiği bu ince çizgide, bizi hangi global toplumsal gelişmeler bekliyor? Her şeyimizi paylaşmak, özgürlüğümüzün göstergesi ve güvencesi mi?

Dün akşamki programında Cüneyt Özdemir konuğu Emin Çapa’ya Fransız ekonomist Jean Tirole’e verilen Nobel Ekonomi ödülünün içeriğini sordu. 61 yaşındaki Tirole şirket birleşmeleri, karteller ve tekeller konusundaki çalışmalarıyla, devletlere az sayıda şirketin hâkimiyetindeki sektörleri nasıl düzenleyeceği konusunda yol gösteriyor. Örneğin Google bu şirketlerden biri ve Rusya ile Çin’in dışında, tüm dünyada piyasanın %90’ına hâkim.

Peki, bu ne anlama geliyor?

Bu konuda Der Spiegel’de çok ilginç bir kitap tanıtımına rastladım. Yazarı Dave Eggers, “The Circle” yani çember adlı romanında Google, Facebook ve Amazon gibileriyle büyük benzerlik gösteren global bir şirketin ürkütücü hikayesini anlatıyor, yani geleceğe dair disütopyayı hicvediyor. 

İsterseniz özetine beraber bir göz atalım:

Mae Hoolland’ın yeni iş mekanı çok “cool”. Kırsaldan gelen ve annesiyle babasının sağlık sigortası dahi olmayan bu genç kıza bunun için bir de para ödüyorlar. Herkes genç ve hiç kimse şişman değil. Bunun bir nedeni de çokça kutlanan şirket partilerinde, burada özel olarak üretilen az kalorili ve çok alkollü şarabın içiliyor olmasıdır. Her şey çok güzel, çok “easy”, çok Kaliforniyalı, çok hip.

Kozmetik ürünler biyolojik ve yerel. Yoga, bisiklet, köpek bakım evleri, çim tenis sahaları ve masaj da var, çünkü şirket en önemli ortak hayat alanı. Aile? Özel hayat? Kim bu sinir bozucu ve karmaşık pisliğe ihtiyaç duyar ki. Circle adlı dünyanın en harika şirketinin kampüsünde her şey var. Her şey. Artı, büyük sınırın dışında kalan ve dünya olarak adlandırılan can çekişen çöplükteki işe yarayan her şeyin en iyisi.  Örneğin Alexander Calder adlı heykeltıraşın eskiden Fransız parlamentosunda asılı duran bir eseri. Ya da, Miami’de iflas eden bir müzeden alıntı, Jean-Michel Basquiat’ın altı adet tablosu. Ya da öğlenleri yemekhanede sahne alan ve kimsenin dinlemediği bir şarkıcı ve besteci. Bu yine de dışarıda, yani yıllardır kimsenin müziğe para vermediği ve şarkıcı olarak aç kalacağı o büyük çöplükte olmaktan iyidir.

Dışarıdaki dünyada işler kötü gidiyor, ama içerisi adeta tsunami misali paraya boğuluyor. Circle hepsini bir araya getirdi: En büyük arama motorunu, en büyük sosyal ağı, en büyük online ödeme sistemini. Google, Facebook ve PayPal. “Tek bir tuş geri kalan online-yaşamın için yeterli ” diyor coşkulu bir Circle çalışanı.

Circle piyasanın %90’nına hâkim, ama o %100’ünü ele geçirmek istiyor. Çünkü ancak öyle olunca gerçek anlamda bir çember ya da daire oluşturabilir. Neden hayatın tüm alanlarına girilmesin ki? Neden sonunda insan denilen tuhaf canlı tüm potansiyeliyle kendisi ve gezegen için daha güvenilir ve kontrol edilebilinir hale getirilmesin?

44 yaşındaki Dave Eggers’in kitabı “The Circle”in hikâyesi böyle başlıyor ve internete eleştirel, hicvedici, dolaysız ve de yer yer göz alıcı bir bakış sunuyor. Eggers silikon vadisinin kültürü eşliğinde, oradaki IT ve hightech uzmanlarının, yani modern kodamanların duruşlarını yansıtıyor ve dramatize ediyor. Larry Pages, Mark Zuckerberg, Sergey Brins ve altında çalışanlarının beyinlerine sokuluyor. Mark Zuckerberg’in eski ghostwriter’ı, yani hayalet yazarı Katherine Loss, Eggers’i kopya çekmekle suçladığına göre, yazdıklarında yanılmıyor olmalı. Yazar, bu hanımı tanımadığını ve facebook anı kitabını hiç okumadığını belirtiyor.

Aslında Eggers’in bu gibi kitaplara hiç ihtiyacı yok, çünkü kendisi San Francisco’da yaşıyor ve çalışıyor. İki odalı bir dairenin 4,000 dolar kiraya verildiği, star aşçıların akşam yemeklerini hazırladığı ve tam klimalı Google otobüslerin yüksek maaşlı çalışanlarını taşıdığı bu şehirdeki dijital hıza her gün bizzat tanık oluyor. Bu teknoloji havarilerinin kültürüne bir an önce dâhil olmayanların, sanki bu şehirde yaşama hakkı yokmuş gibi duruyor. Gerçekten de San Francisco Amerika’daki evsizlerin başşehri olarak nam salmış.

Ulaşılmaz olmasında bizzat katkıları olan vadinin milyarderleri,  kendi dünyalarının dışındakileri her şeyden önce küçük görüyorlar. Bu yeni efendiler 80’li yılların Wall Street çalışanları gibi takım elbiseli değiller. Daha yumuşak, düşünceli ve siyaseten kusursuz gibi görünseler de, kapüşonlu spor giysileri içersinde aslında benzer bir hor görme içersindeler: Nerd (inek öğrenci) küçümsemesi.

Bu dünyada milyonların yaşamını değiştirirsen başarılı değilsin. Ancak milyarlarınkini değiştirirsen öylesin.

Google, Facebook, Amazon ve Apple’in gücünün göründüğünden çok daha fazla olduğu ve biyolojik virüsler dışında bu denli hızlı, etkin ve saldırgan başka çoğalan bir şey olmadığını belirtiyor, Google’ın yönetim kurulu başkanı Eric Schmidt. Aslında böylesi itiraflar tüketicide soru işaretleri uyandırmalı. Ancak her şey böylesi görünmez, sessiz ve de ücretsiz gerçekleştiğinden, ayrıca sürekli yenilenen telefonlarla tabletlerin göz alıcılığı muazzam olduğundan, tüketiciler umursamaz davranıyorlar. Ya da dünden kalma gözüküp, alay konusu olmaktan korkuyorlar.

Ancak en büyük teknoloji dostları bile artık şunu sorguluyor: Herkes akıllı telefonun nasıl kullanılacağını biliyor. Siyaseten sorulması gereken, akıllı telefon tarafından kullanılmanın nasıl önlenileceğidir. Eleştirmenlere göre Larry Page ile Eric Schmidt’in ürkütücü imparatorluğu aslında “Dark Google” olarak adlandırmalı. Dijital çağda verilen egemenlik savaşları, taş devri seviyesinde. Geleneksel kapitalizmde farklı katılıcımlar özel bilgileriyle rekabet ederken, siber kapitalizmde bunu bilgisayar hallediyor ve en büyük bilgisayara sahip olan, diğerlerine galip gelip dünya hâkimiyeti kuruyor.

Eğer böyle devam ederse ve kanun yapıcılar daha sert önlemler almazsa, en büyük bilgisayara sahip olanlar süper güç konumuna gelecekler. Bunun muhatabı olan tekelci adaylar bunu sorun ediyor mu? Gözlemcilere göre hayır. Larry Page, Jeff Bezos ve Mark Zuckerberg gibilerin kapitalizmden daha büyük olan bir misyonları var. Dini çağrışımları olan bir misyon. Büyük ışığı görenlerin ve onların müritlerinin kültürü.

Bu büyük ışığı mükemmelleştirme projesi, Dave Eggers’in romanının ana konusu. Kahramanı Circle adlı şirket. Circle devasa sosyal bir ağ gibi çalışıyor: Çok “smiles” eşittir iyi insan, az “smiles” eşittir düşünce polisi. Düşünce polisi, senin için en iyisini istiyor. En iyi olan da, paylaşınca meydana çıkıyor: Bizimle, şirketle, müşterilerle, tüm dünyayla. Mae Holland bu gibi mesajlara açık olan bir insan. Modern bir külkedisi, arayışta olan kayıp bir ruh. Dijital dünyada kaybolan, ait olmak isteyen, güven arayan ve bu yüzden de şirketin onayına acilen ihtiyaç duyan birisi.

Bu talimatlı teşhircilik, Circle laboratuarının buluşuyla yepyeni bir boyut kazanıyor. Lolipop büyüklüğündeki iki yıl dayanan baterili ve her türlü şarta dayanıklı bir kamera, içerde ve dışarıda her yere konulabiliyor. Fiyatı da 59 dolar.  Mao Zedong’dan sonra başa geçen dörtlü çeteye ithafen, Circle’ın başındaki kırklı çetenin sloganına göre “olan her şey bilinmeli”. Sırlar içimizde kaldığı sürece kanser gibidir, ancak tüm dünya onlardan haberdar olunca zararsızlaşıyorlar. Sırlar asosyal, ahlaksız ve yıkıcı davranışa neden oluyor.

Kameranın bulunması ise Circle’ın patronlarından birinin evliyken yaptığı bir iş gezisiyle ilgili. “Uslu” kalması için karısı sürekli bir kamera tarafından izlendiğini düşünmesini istiyor. Kasıntılı ahlaki bir düşünce, başkalarına talimat olarak iletilmesiyle, totaliter hale geliyor. Dijital çağda aydınlanmanın diyalektiği, tekel benzeri dev bir şirket tarafından güdümleniyor ve kontrol ediliyor.  Fransız devriminden sonra çokça olduğu gibi, iyi niyet yeni bir mutlakıyetin temelini oluşturuyor. “Sırlar hırsızlıklardır”, “paylaşmak iyileşmektir” sloganlarıyla erdem terörü estiriliyor.

İnternet eleştirmeni Jaron Lanier’e göre silikon vadisine, her şeyi en iyi biz biliriz, teknoloji dünyanın tüm sorunlarını çözüyor, bizi engellemezseniz ve geri kalanlar da çenelerini kapatırlarsa, hepimiz için daha iyi olacak zihniyeti hâkim.

Cennete giden yol kameralarla süslü. Siyasetçiler bu kameraları boyunlarına asıyorlar. Bu yeniliğe karşı sesini yükseltenler ise çocuk pornosu veya İranlı teröristlerle işbirliği söylentileriyle bertaraf ediliyor. Doğal olarak Mae Holland kötülüğe karşı verilen bu haçlı savaşında en önde yer alıyor ve kamerayla yüzde yüz saydamlığa çağrı yapıyor. Haftanın yedi günü, 24 saat boyunca tüm dünyayla bağlantılı olan Mae büyülenmiş gibidir ve milyonların beğenisinin içinden akıp geçtiğini hisseder.

Bir oturum sonrasında kendisini beğenenlerin %97 olması ise onu neredeyse paranoyak yapar. Neden geri kalan yüzde üç onu beğenmemektedir? Bu küçük sinsi canavarlar yoksa onu mahvetmek mi istemektedir? Uykusuz bir gece sonrası ise tüm hainlerin adlarının eksiksiz olarak sistemde kaydedilmiş olduğunu öğrenir. Ayrıca buzdolabının içeriği, tansiyon değerinin yüksekliği, şirketin tavsiye ettiği günlük 10,000 adım egzersizi ve kimin atasının kimi katlettiği gibi diğer bilgiler de mevcuttur.  

Shoshana Zuboff’un “Dark Google” makalesinde de belirttiği gibi, Google ve diğerleri bu gerçekleri bilip, manipüle edip, küçücük parçalara ayırarak para kazanacaklar. Siyaset işte bu geleceği önlemekle yükümlüdür.

Google veya Facebook gibi şirketler, pazara hâkimler ve dünya çapında tekel kurmakla meşguller. Elde ettikleri verilerle neler yaptıklarını büyük oranda takip edemiyoruz, ama bizi şüpheli kılması gereken de budur.

Eggers’in hicvedici disütopyasında çok az kişi oyunbozanlık yapıyor. Bunlardan biri de Mae Holland’ın eski erkek arkadaşı Mercer. İşi bırakıp dağlara kaçıyor, orada küçük bir kulübe, berrak su ve birkaç arkadaş bulmayı umut ediyor. Ancak online ve insansız hava aracıyla aramalar sonucu Mae onu birkaç dakika içersinde buluyor. Diğer Circle çalışanlarının zafer haykırışları ve “arkadaşlar” tarafından sarıldığı anonsuyla onu durdurmaya çalışıyorlar. Mercer arabasını uçuruma sürerek ölmeyi tercih ediyor. Circle patronlarından birine göre, suçlu kendi kendine gitmeyen araba. Eğer öyle olsaydı, programlama bu hamleyi önlerdi. Artık kendi kendine gitmeyen arabalar yasaklanmalı.

Makale, Google’ın kendi kendine giden arabaları yapmaya başladığını belirterek bitiyor. En iyisi de, arabada giderken Google’a girebiliyor olmanızmış.

Bu durumda Jean Tirole’nin ekonomide devleri uysallaştırmaya yönelik çalışmalarına verilen Nobel ödülü gerçekten de yerini bulmuş.

Benim ise kahvaltıda resim çekmeyip paylaşmamış olmam affedilir gibi değil.

Beni doğru yola itecek düşünce polisi nerede?

Zuhal Nakay

 

Kaynak: Der Spiegel 32/2014, “Das lolligroße Auge Gottes”

Serbest Çeviri: Zuhal Nakay / Y. Mimar

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.