Adrasan'da doğa ile sohbet...

01.10.2014 12:42:31
A+ A-

Zeus'un, Hades'in ve nice Yunan tanrılarının topraklarındayım... Hava son derece rüzgarlı; geceleri serin gündüzleri sıcak. Önümde uzanan harika ormanlar...  Seralarda bizler tarafından güzelce yenilmeyi uman patlıcanlar, domatesler, Eylül sonu itibariyle kıpkırmızı olmuş narlar ve nicesi...

Kulak kabartmak istedim bir, acaba onlar ne düşünüyorlar günümüzde olan biten ile alakalı olarak. Tabi ki başlangıç noktam büyük bir mahcubiyetti. Hatta konuşmamız ben onlardan deli gibi özür dilerken başladı. "Dur" dediler, "sakin ol, bizden özür dileme..."
 
"Nasıl dilemeyeyim!" dedim. "Katliam var katliam! Ve siz hala nasıl bu kadar alçak gönüllü olabiliyorsunuz?" (Bir taraftan da Adrasan'ın daha yeni yanmış tepelerini gösteriyordum).
 
"Biz sizlerden güçlüyüz, bakma" dediler. "Yoktur ağzımız dilimiz ama zorluklara karşı sizden çok daha dirayetli ve esneğiz.  Bizler sizin için buradayız, ne var ki siz bunu unuttunuz... Eskiden insanlar bizim ile iletişim kurar, bizden fayda sorarlardı. Şimdi sadece  kuramlardan, öğretilerden, inançlardan medet ummaya çalışıyorlar. "
 
 
Bir şey diyemedim, kalakaldım bu cevaba karşılık. Bu kadar doğa katliamına, evrenin sonsuz değerlerinin bunca hoyrat kullanımına rağmen böylesi bir cevabı alınca. Ben de kendimi verdim havadan sudan konuşmaya:
 
Hava fırtınalıydı; "rüzgar pek çılgın" dedim. Onlar da biraz eğilip bükülmek zorunda kaldıklarını, ama esnek oldukları için çoğu zaman rüzgara karşı dayanıklı olduklarını söylediler. Ancak çok sert rüzgarlar yüzünden kaybettikleri arkadaşlarına da değinmeden geçemediler. "Kış geliyor ama bizim keyfimizi hiçbir şey bozamaz. Serin serin geçecek günlerimiz" dediler. Ben, "neyse ki yağmurlar başladı, su sorunu..." demeye varmadan yediğim sert rüzgar adeta bir tokat gibiydi, yağmur getirecek ağaç mı kaldı dercesine... utandım ve sustum...
 
Sanırım biraz konuya göbekten girerek, doğanın kendi içinde nasıl ruhlar barındırdığını sordum. Cevap olarak bunu anlayabilmek için kırk fırın ekmek yememin dahi yeterli olamayacağını aldım. "Sizin bohem hayatınızda doğaya dönmek moda oldu da o iş öyle dışarıdan göründüğü gibi değil, daha fazla sabır, daha fazla emek, daha fazlal dikkat ve özen gerektirir" dediler ve eklediler; "yalnız bizde  kalleşlik yoktur... "
 
Önümdeki güzeller güzeli nar ağacı atladı muhabbetin ortasına.  Nar kırmızısı rengini çok sevdiğini söyledi ve kıkırdadı. İşveli bir candı. Narlar, nar gibi kırmızıydı! "Canım Türkçe, ne de güzel bir dilsin sen" dedim içimden. 
 
 
O sırada kaygızısca dolanan koca bir kelebek ilişti gözüme." Hey! Kelebek! Naber, var mı bana söylemek istediğin bir şey?"
Bir U dönüşü yapıp yukarı aşağı salınmaya başladı gökyüzünde. Kanatları turuncuydu ve siyah güzel benekleri vardı. Gösterişli bir adamdı. Sanki ne düşündüğümü anlamış gibi, "Bakma bu denli süslü olduğuma, çok geçmedi tırtıl olarak yaşadığım günlerin üzerinden. Üzerine bir de koca bir dönüşüm geçirmenin süreci;  ki tüm bu olanlara rağmen sadece iki gün daha yaşayabileceğim. O yüzden kafama hiçbir şey takmıyorum. Günlerimi en güzel şekilde geçirmeye çalışıyorum. İnsan ömrü de benimkine benziyor. Ama sizler bizden çok daha fazla takıyorsunuz olayları kafanıza. Ne bazen tırtıldan kelebeğe döndüğünüzün, ne de ömrünüzün kısalığının farkındasınız"... Ve gökyüzünde kayboldu... 
 
Onun gitmesini izlerken gözüm ilerideki Ladin ağacına takıldı. Ona baktığımı fark etmiş olacak ki "Ladin ağaç, Laden çiçek anlamındadır " dedi ve patlattı bir kahkaha. O kadar şaşırdım ki bir an dilimi yuttum sandım. Onun gülmesi bitmeyince ben de başladım gülmeye. Kendimi toparladığımda sordum, "Nasıl bilebilirsin bunu hayatım boyunca insanlara anlatmaya çalıştığımı?"
"Biz sizleri duyuyor ve her şeyi hissediyoruz küçüğüm, ah bir bilseniz!" dedi şakacı Ladin. 
 
 
Çiftçileri sordum ilerideki seralara. İçlerinde envayi çeşit sebze ve meyveler vardı. Bir süre sessizlik oldu, duymadılar sandım. Sonra hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. "Yani", diye söze başladılar, "çiftçiler bizimle ilgilendikleri, bizleri insanların yiyebileceği hale getirmekte gösterdikleri özenleri yüzünden seviyoruz. Ama son zamanlarda kafamız hep bir garip, ne koyuyorlarsa artık suların içine anlamadık, garip hissediyoruz, sanki bir şey yanlış gibi..."
 
Onlara çoğunun genetiği değiştirilmiş tohum olduğunu ve tarımsal ilaçlar ile hızlıca büyütüldüklerini, ülkemize ait doğal tohum kullanımının neredeyse tamamen yasaklandığını söyleyemedim. Ama zaten bildikleri belli, sadece buna inanmak istemiyor gibiydiler, ne yapsın garipler...
 
Güneş de rüzgar da kızgındı ağaçların tersine. "Bunca büyük enerji kaynaklarıyız, siz hala enerji için HES yapıyorsunuz, ağaç kesiyorsunuz, yok kaya gazıymış yok petrolmüş diye insan ve hayvan kanı akıtıyorsunuz, nükleer santraller kuruyorsunuz,  ne biçim bir tür haline geldiniz size inanamıyoruz" dediler.  Adeta ufaldığımı hissettim, son zamanlarda daha doğru bir şey duymuş muydum acaba?
 
Karşımdaki görkemli dağda olan ağaçlar da konuya girdi. "Biz yine iyiyiz dediler, birçok dostumuz daha fazla otel yapılsın diye katledildi. Burada ise az kalsın biz de yanıyorduk! Ah, eskiden Orman Teşkilatı bize gözü gibi bakardı, şimdilerde hiç eskisi gibi ilgili değiller. Kötü bir şey mi yaptık, küstürdük mü acaba?" 
 
Kıpkırmızı bir yüz ile yine cevapsız kalarak yüzümü denize çevirdim. Rüzgarın da etkisiyle pek bir havalı, pek bir hareketliydi. "Sizleri anlayamıyorum sevgili insan dostum" diyerek söze başladı. Denize girdiğinizde çişinizi yapmayı ayıp karşılıyorsunuz da tüm lağımınızı, pisliğinizi içime akıtmayı normal buluyorsunuz. Sizler hiç anlamıyorum."
"Ben de anlamıyorum" dedim, başka da bir şey diyemeden. 
 
Yerin dibinden beni çıkaran ise sol kulağımın dibinde kocaman bir çığlık atan çekirge oldu. "Aaa  pek sesiniz soluğunuz çıkmıyor, hayırdır?" dedim. Eh bizim çiftleşme dönemi geride kaldı, malum herkesin üstünde bir rahatlık var" deyince patlattım bir kahkaha. "E sen neden bağırıyorsun?" dedim. "Belli mi olur" diyerek göz kırptı ve ağacın tepesine doğru fırladı gitti!
 
Akşam yavaştan çökmeye başlamıştı, odamın yolunda karşıma çıkan Rozet çiçeği'nin güzelliğine takılmadan edemedim. Merdivenin köşesinden, artık kimbilir kaç milimlik bir toprak bulup kendini dışarı atmıştı. "Helal olsun sana, bu ne azim, pek de yakışmışsın buraya" dedim. Bizim kendimize yer edinmemiz için ufak da olsa bir toprak yeter. Asla vazgeçmeyiz ve yerimizi yadırgamayız. Siz hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz, o yüzden de hiç mi hiç mutlu olamıyorsunuz. Hep bir şikayet, hep bir drama. Kısacık hayatınızda az ile mutlu olabilseniz her şey benim gibi pembe olacak" dedi.  Kendisini başımla selamlayıp devam ettim.
 
 
 
 
Odamda ise beni delikanlı bir Süleymancık bekliyordu. "Ooo hoş geldin dedim bu ne güzel sürpriz. Söyle bana var mı anlatmak istediğin bir şey? "
"Ömrüm çok kısa ne yazık ki ama yine de büyük bir tutkum var, gezmek! Gezmeyi, yeni yerler görmeyi çok ama çok seviyorum. Bu yüzden bir de seni ziyaret etmek istedim. İnsanlar sürekli aynı yerlerde dolanıp duruyorlar. Oysa dünya çok büyük ve gidilecek ne çok yer var. Ben zamanım olmadığı için sadece ufak bir alanda gezinebiliyorum. Lütfen, benim için de gezer misin?" dedi. Duygulandım, "tabii ki" dedim " gezdiğim yerlerde senin güzel ruhunu anacağım. "
Aldığı cevaptan memnun, geldiği kapı aralığından süzülerek çıktı. 
 
 
 
Bütün bu konuşmalar aklımda uçuşur halde masama oturup öğrendiklerimin hepsini yazmaya çalıştım. Bunca bilgece düşünce çarçur edilmemeliydi. Ve biliyordum ki hepimiz bu yazıyı okuyanların, doğanın  bilgeliğini ve affediciliğini hatırlamasını istiyorduk.
Ve umuyorduk... 
 
Adrasan Ekim 2014
 
 
 
 
 
 
 
 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.