Alabalık

22.09.2014 21:11:16
A+ A-

Nick Cave'in belgeseli bir bireysellik destanı gibiydi. Birisine benzer olan hemen hemen hiçbir şeyi içermeyen bu adamın kendi dünyasını biçimlendirme şeklinden ve bunu dışarıya yansıtmadaki özenli farkındalığından etkilenmemek imkansız. Uzun zamandır bir karakterin karşısında bu kadar ezildiğimi hissetmemiştim. Kendi olmakta çok ısrarcı, kendisine ait her anı ve yaşantı üzerinde bu kadar sahiplenici birini içeriden tanımak oldukça sarsıcı olabiliyor. 
 
Birey olmak ve bireysel farklılığını, kendini herhangi bir zümreye, gruba, kabileye ait hissetmeden dünyaya kabul ettirmek oldukça haz verici olmalı. Kendisini farklı bir karakter olarak deneyimleyen; ancak dikkatli bakıldığında aslında basit bazı ana renklerin, bir takım önceden kabul görmüş fikirlerin toplamı olan insanlardan oluşan genel çevremizde farklılıkların lanetlenmesine çok alışığız. Sizi siz yaptığına inandığınız asıl şeyleri kendi dünyanızda deneyimleyip dışarıda başka biri, daha kabul gören biri olmaya çalıştığınızı, genelin onaylamadığı yanlarınızı törpülemenin doğru bir davranış olduğunu düşündüğünüzü, kimsenin tanımadığı renkleri üstünüze vurup dışarıya çıkmayı riskli bulduğunuzu biliyorum. Bu baskı görünürde olmayan, ama görünmezliğiyle aslında gücünü zirveye çıkaran, hepimizin hayatını bahçe makasıyla budayıp duran bir lanet gibi. Sizi bir grubun, bir kabilenin parçası haline getirmeye çalışan her şey. Her zaman her yerde olan her şey. Bazılarının bilip acı çektiği, çoğunun ise merdanesinde dümdüz olduğu dev bir her şey.
 
Nick Cave'i veya benzerlerini izleyip hayran olmak yorucudur; çünkü çok uzaksınızdır onun dışavurabildiği ve deli gibi sahip çıktığı benlik gerçekliğinden. Ona düşman olup, "ukala, kendini beğenmiş, megaloman" falan demek süperdir, özellikle en bireyci olması gereken akımların bile gayet kolektif ve leş bir zihinle deneyimlendiği bu çevrede sipsivri ve pasparlak bir benliğin ışığıyla karşılaşmak sizi kör edip sinirinizi bozabilir. O zaman elinizde bin tane alet on bin tane hakaret vardır sürünün lanetini sürdürmek için. Sürü sizlere bunları öğretmiştir. Cadılar, orospular, deliler, kaçıklar, kopuklar, tuhaflar, garipler, berduşlar, serseriler vardır sürünün farklı olanı etiketleyip yoketme listesinde. Sürü bunu sever, vurun kahpeye der, harlayın ateşi der, sizi boynunuza kadar toprağa gömüp taşlar, dizlerinize kadar kuru çalıya gömüp yakar. Sürü affetmez, kendi olmakta ısrarcı olan kimseye acımaz. Çünkü ancak böyle var eder kendini, tehditkar ve gerçekçi bireysel alanları düşmanlaştırıp yok ederek. Her cinayetinde kendisini haklı bulur sürü, sonuna kadar.
 
"Bir ilhamın ilk hali mum ışığı gibidir, iyi bir fikre dönüşüp dünyayı değiştirmesi için o ateşi dışarıya karşı uzun süre korumanız gerekir" diyor Cave. Tabi onun çevresindeki rüzgarların şiddeti buraya göre nasıl asla bilemeyiz. Ancak kolayca söyleyebiliriz ki, burada sürüye rağmen var edebildiğiniz her ilginç düşünceyi, her farklılığı korumanız, kum fırtınasında elinde mum taşımaya benzer. Kıçınızı yırtarsınız kendinize ait üç kuruşluk bir alanı savunabilmek için.
 
Geçen düşündüm, günümün neredeyse dörtte üçü kendime ait olduğuna inandığım bazı şeyleri korumaya çalışmakla, görünürde bazen tehdit olmasa bile unutmamak için çabalamakla geçiyor. Avamın değerleriyle biçimlenip medyanın borazanlarıyla sürekli zihnimize çullanan sürü değerleri ve bizi içine girmeye mecbur kılan acımasız hiyerarşisi hiç durmadan peşimizden koşuyor. Her şeyi okumayı ve izlemeyi bıraksanız bile etrafınıza bakmaktan vazgeçemiyorsunuz. Bazen çoğu insanın onayladığı bir şeyi uzun süredir bilmediğimi farkettiğimde mutlu oluyorum, "demek ki kendimi koruyabilmişim" diye. 
 
Kaçmanın ve mümkün olan tüm inzivaların ötesinde bir yer var. İçeriye ait olan, daha da içeriden beslenen ve sizi sürekli şekillendilen bir yer. Dışarıdan gayet çiğ ve sığ görünen bazılarının bile sahip olduğu ama belki de çoğunun hiç göremeden öldüğü bir yer. "Bir insan kendi içindeki bir yeri nasıl göremez?" diyorsanız işte bu güzel bir soru. Umarım cevaplayacak cesareti bulabilirsiniz bir gün.
 
Bugün benim bu gezegendeki on iki bin altı yüz küsürüncü günüm. Hala kendimden başka peşinden koşmaya değer bir şey bulamadım. Bana ait olduğundan emin olduğum bazı algılama şekillerine, bazı bakış açılarına, bazı geçmiş parçalarına ve bazı gelecek tasarımlarına hep biraz fazla bağlı kaldım. Herkes Cave kadar becerikli veya şanslı veya inatçı veya her neyse değil tabi ki. Genelde kendin olmakta inat etmenin bedeli büyük bir yalnızlıktır. Eğer iyi sahip çıkarsanız hiç değilse kusursuz olan, içinde karşılıklı dünyalarınızı onayladığınız ve saygı duyduğunuz başka "tuhaf" insanlarla yalnız kalabildiğiniz bir yalnızlık. Kendinizi yeri geldiğinde sürüye yanlamaya çalıştığını farkettiğiniz kendinize karşı bile koruyabileceğiniz bir yalnızlık. Sürüden çok daha kalabalık bir yalnızlık. 
 
Delilik kendin olmakta yeterince ısrar etmektir. Sınırı bir büyük bulutun uzanabildiği yer kadar belirsiz, süresi henüz adı konulmamış bir ay kadar uzun. Sesinizi ilk çıkardığınızda tepenize binen bütün ahlak bekçilerinin toplamından daha kalabalık, inadınızı sürdürdüğünüzde sizi küçümseyip ana yollara çekmeye çalışan tüm trajik polislerinden daha alabalık. Yediğiniz bütün yaşgünü pastalarının toplamı kadar enerji dolu ve kustuğunuz tüm alkollerin sarhoşluğundan daha kafa yapıcı. Delilik kendin olmakta yetmedikçe daha çok ısrar etmektir. Tutunabilecek tek şeyin sonsuz bir barfiks demiri olması kadar zor, kendini yukarı çekmeden sonsuza kadar yan yan ilerlemek kadar maymunca. Sınırı belirleyen hayati ihtiyaçlardır ki en sonunda altınıza sıçıp kokuyu bütün herkesin burnuna dayamanız da mümkündür. Koklamalarını istediğiniz için değil, kokuyu saklamayı artık seçmediğiniz için.
 
Yazının sonunda bir kez daha Nick Cave diyeyim de konu dağılmış gibi olmasın.
 


YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.