Bu Ne Perhiz What is This?

09.10.2014 21:48:45
A+ A-

 
Memleketimizde dillere pelesenk olmuş pek çok şey vardır. Ağızlarda yuvarlana yuvarlana tadı kaçmış ve artık mideyi yakar hale gelmiş bir sakız gibi gevelenir de gevelenir bunlar.
Siyasette, sisteme dayalı değil de kişilere dayalı bir anlayışımız olmasından ileri demokrasiye ulaşmak, hep bizim için önemli bir hedef olarak kalır.
Aynı şeklide sporda özgün bir spor ve sporcu kültürü inşa edemediğimizden Olimpiyatlara sürekli talip olup bir türlü alamamak makus bir kaderdir bizim için.
Sosyal hayatta hatasız tek varlığın kendimiz olduğunu düşünmek de pek tipik başka birşeydir. Tüm yanlışların başkalarına ait olduğuna inanmaktan, konuşur da konuşuruz. Önemli olan lafımızı söylemiş olmamızdır. Zamanı gelince "aa ben demiştimm"diye bilmişlikten kabara kabara milletin kafasını sıkmayı çok severiz.
Çözüme dair söyleyecek bişeyin var mı dendiğinde de cevap hazırdır. "Onu da ben mi düşüncem kardeşimmm, Allah Allah." 
İş icraata gelince kimse topa girmek istemez.
Sapancamız'da da durum pek farklı değildir.
Gölün kuruduğundan, pislendiğinden yakınırız, Kırkpınar sahilinde geometrik şekiller verilerek özenle etrafa saçılmış bira şişelerini gözmezden geliriz.
Çok yer kaplamasın diye sıkılıp bükülerek akardiyona dönüştürülmüş teneke kola kutularına bir tekme de biz atarız.
Kargalar tarafından eşelene eşelene artıkları oraya buraya yapışmış cips ambalajlarını görünce"çok mide bulandırıcı öyle dilll mi"diye söylenir geçeriz.
Üzerine sofra kurulmuş banklara serili gazete kağıtlarındaki eskimiş haberlere bakar aydınlanırız.
Uç uca eklesen elektrik direği kadar olacak izmaritleri, aşka gelip yere çalınan cam şişelerden etrafa dağılmış kırık cam parçalarını fark edince "Bu nedir kardeşim ya, ananız babanız yok mu ulan sizin" diye kısa soluklu bir isyan patlatır, yürürüz.
Bir de bu manzaranın tamamlayıcısı bir figür vardır ki gerçek bir efsanedir.
İçine konulan envayi çeşit alkollü içeceği sakladığı düşünülen, müthiş kamujlaş malzemesi, sahil kenarlarının, manzaralı yerlerin olmazsa olmazı, orda olduğumuzun yegane kanıtlardan sadece bir tanesi olan, cefakar, vefakar o siyah poşetler.
Onları görünce yaptığımız iki şey vardır.
Ya şöyle karnımızdan çekerek güzel bir küfür sıyırırız ya da "yahu madem yedin içtin be insan evladı, bari şu poşete koy da artıklarını bi metre önündeki çöpe at da dört ayaklılardan bi farkın olsun".
Harmanlıktan Uzunkum'a giden sahil yolundaki öbek öbek çekirdek kabuklarına denk geldiğimizde cevap cepte hazır bekliyordur, "Daha yapılalı ne kadar oldu ki, burası da bir kaç seneye aynı olur" diye bir pesimizme saplanır bunun yettiğini düşünürüz.
Mahallelerde sokağa salınan büyükbaş hayvanların devirdiği çöp tenekelerinden etrafa saçılanlara tamamen nötürüzdür. Ertesi gün görevliler gelinceye kadar görsel bir zenginlik olarak orada öylece beklerler de hiç aldırmayız. İneklerin bi suçu yoktur. Onlar sabah çıkıp akşam eve dönmeyi bilirler. Ama biz temiz bir çevrede yaşayabilmek için sorumluluk almayı bilmeyiz.
Sapanca'da Turizmin istendiği ölçüde büyümediğinden yakınır 35-40 liralara varan kahvaltı, 4 liraya çay, 6 liraya kahve tarifesi yaparız.
Bir de hapishane duvarı gibi bi suratla da müşteriyi karşılamamız yok mudur? Gör gözüm yolları...
Sonra da İstanbul'dan ordan burdan gelip de ahkam kesen tiplerin "yok efendim Sapancaya hakettiği değeri kazandıramıyormuşuz da, onların mantığında olsaymışız Sapanca Uluslar arası bir kongere merkezine dönermiş, böylesine bir insan ve çevre potansiyeline sahip bir yer nasıl olur da kabuğunu kıramazmış da gakmış da gukmuşmuş vızıltılarına muhattap oluruz.
Sorsan kaç tane fidan diktin, ne yaptın diye bön bön bakar, rengarenk eşofman takımıyla.
Ez cümle; herşeyi Belediye'den, görevlilerden beklemeyip biz de birşeyler yapalım arkadaş.
Sapanca'nın bizim olduğunu ve nereye gidersek gidelim dönüp geleceğimiz yada getirileceğimiz yerin Sapanca olduğunu unutmayalım.
 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.