Halkım ben parmakla sayılamayan, Cerattepe’de, Çamlıhemşin’de…

14.07.2015 12:17:57
A+ A-

Elinde değneği iş makinalarının karşısına yüreklilikle dikilen Rabia Özcan, “Yeşil Yol” projesine karşı verilen direnişin simgesi oluverdi. İlk başta adı, Havva Bekâr olarak yer aldı medyada ama asıl adının Rabia Özcan olduğunu öğrendik. Rabia ninenin isyanı bir ders niteliğindeydi:

“Yaylaların yolu birleşmeyecek. Kesinlikle istemiyoruz. Vali bize çapulcu diyor. Biz çocukluğumuzdan beri burada yaşıyoruz. Vali, Kaymakam kimdir? Ben halkım ve buradayım. Yaylaları birbirine birleştireceksiniz ama amacınız nedir? Her yaylanın yolu var. Herkes birbirine gelip gider. İş makinelerini alıp gidin buradan.”

Rize Valisi Ersin Yazıcı, projeyi protesto edenleri lüks arabalarla bölgeye gelerek kafasına göre bir şeyler söyleyen, çalıp oynayan, ahkâm kesen insanlar olarak görüyordu. Ona göre halk, yolu istiyordu. Ve devlet halkın istediğini yapacaktı!

Halk, yolu istiyordu!

Gerçekten öyle miydi?

Öyleyse onca yaşına rağmen Rabia nine, ne diye dikilmişti projeyi uygulamak isteyenlerin ve jandarmanın, kısacası devletin karşısına. Ona bu gücü veren neydi?

Sanırım Rabia ninenin tarihe geçecek şu sözleri olayı tam anlamıyla açıklıyor: “Devlet yok, halk var! Kimdir devlet ya! Devlet bizim sayemizde devlettir.”

Halktı o. Yıllarca yaşadığı toprakları talan, kültürlerini ise yok etmeye gelen genel tanımıyla vahşi kapitalizme “dur” diyebilecek cesarette “parmakla sayılamayan” bir halk. “Sesimde pırıl pırıl bir güç var / Karanlıkta boy atmaya / Sessizliği aşmaya yarayan.” (Pablo Neruda, Buğdayın Türküsü)

Kurdukları HES’lerle ne dereler, vadiler kalmıştı kurumadık ne madencilik faaliyetleriyle dağlar bayırlar kalmıştı delik deşik edilmedik ne zeytin ağaçları kalmıştı katledilmedik ne de imara açtıkları kıyılar kalmıştı bozulmadık.

Ama her şey halkın iyiliği (!) için yapılıyordu: Yollar, barajlar, HES’ler, AVM’ler, rezidanslar, süper lüks evler, villalar...

Bu “Yeşil Yol” projesi de öyleydi. Karadeniz Bölgesi’nde Samsun, Bayburt, Giresun, Gümüşhane, Ordu, Rize, Trabzon, Artvin gibi 8 ilde yaylaları birbirine bağlayacak, toplamda 2 bin 600 kilometrelik yol yapımını kapsayan bir proje olarak sunuluyor.

Ne var ki yaylalara giden yollar zaten mevcut. Yaylaların birbirine bağlanması ise denetimsiz ve kontrolsüz geçişe ve hayvancılığın bitmesine neden olacağı için yöre insanı açısından sorun oluşturuyor.

Ama salt bu değil “proje”nin olumsuz tarafı. Bölgenin önemli yerlerinin, örneğin meraların imara açılarak “doğasına uygun” olacağı belirtilen oteller, restoranlar, kayak tesisleri yapılması da mevzubahis. Düpedüz rant kokan bu durum ise “istihdam yaratılacak”, “turizm gelişecek” diye lanse ediliyor.

Ne ki bölgenin büyük paraların döndüğü kitle turizmine açılacak olmasının alt yapının olmamasından tutun bin yıllar boyu oluşan doğal güzelliklerin bozulmasına değin oraya vereceği zarar düşünülmüyor.

Çamlıhemşinlilerin ve çevre aktivistlerinin itirazı boşuna değil yani.

Samistal Yaylası’na yol açmak için gelen iş makinalarına geçit vermeyen protestoculardan Nuray Çakmak tepkisini şöyle dile getiriyor.

“Biz dağımıza taşımıza dozerin değmesini istemiyoruz. Yaylamız bozulur. Güzelliğimiz gider. Yaylayı yaylaya bağlayacaklar. Buralara oteller yapacaklar.”

Böyledir Karadeniz insanı: Gidin bir hâlini hatırını sorun dost olur size, yolda kaldıysanız misafir eder evinde, leziz yemekleriyle, hoşsohbetiyle en güzel şekilde ağırlar; ama yüz yıllardır yaşadığı yurdunu talan etmeye kalktınız mı fırtına gibi eser. Karadeniz’in hırçın dalgaları misali. Çünkü Edip Cansever’in dediği gibi “İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine.” 

HES’lere karşı verdiği mücadeleyle özdeşleşen avukat Yakup Okumuşoğlu ise proje kapsamında Ünye’den Yusufeli’ne kadar olan güzergâh üzerinde doğal sit alanları, milli parklar bulunduğunu söylüyor. Diyor ki, “Bir ÇED süreci bile yürütülmeden harita üzerine cetvelle çizdikleri bir yolu planlayan bir akıldışılıkla karşı karşıyayız.”

Adına “Yeşil Yol” denilerek şirin gösterilen projenin koordinatörü Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi (DOKAP) olarak görünüyor. DOKAP Başkanı Ekrem Yüce mevcut yolları “iyileştirdiklerini” ifade ediyor ama büyük resim pek de öyle görünmüyor. 

Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Mühendisliği Fakültesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, projenin doğaya 2 bin 600 kilometrelik hançer olduğunu vurgulayarak devam ediyor: “Var olan yolu 4 metreden 11 metreye çıkarmak, hiç yol yokken 7 metre yol yapmak demek. Genişlik üç katına çıkıyor. Bu tahribat yapmaz mı? Bazı yerlerde bu yollar 13-14 metreye çıkacak. Yollar yağ keser gibi yapılmıyor. Ne oluyor? Eğer orada bitki örtüsü varsa ağaç gidiyor. Bu hafriyatlar asla taşınmıyor. Yamaçlardan aşağı bırakılıyor.

Ayrıca DOKAP projenin yürütücüsü olmasına rağmen projenin asıl sahibinin belli olmadığı, bu yüzden de muhatap bulunamadığı yönünde gelen eleştiriler de var.

 

Halk işte orada

 

Gencinden yaşlısına ağacı, yeşili ve torunlarının geleceği için tutuklanmak, yerlerde sürüklenmek pahasına direnmeye devam ediyor.

Yollarına “bozulan iş makinaları” çıkarılıyor ama onlar taşıdıkları taşlarla ile gerçek yeşil yolu yaparak yaylalarına ulaşıp nöbet tutmaya başlıyorlar.

Ve dayanışma İstanbul’a uzanıyor. Fırtına İnisiyatifi’nin çağrısıyla bir araya gelen insanlar Tünel’den Galatasaray Lisesi’nin önüne kadar yürüdükleri eylemde, “Yol giden yola imar gider, imar giderse doğa tahrip olur yaylacılık biter” diyerek doğayı, yaşamı savunuyorlar.

Projenin ÇED raporu ve imar planının olmadığına bir kez daha dikkat çekiliyor. Avukat Okumuşoğlu, dava açtıkları bilgisini veriyor.

Önce Valilik çalışmaların durdurulduğunu bildiriyor.

Sonra Fırtına İnisiyatifi’nin açmış olduğu dava sonucunda ise Huser yaylasındaki ormanlık alana ilişkin yol çalışmasının yürütmesi Rize İdare Mahkemesi tarafından durduruluyor.

Devletlûya duyurulur! Halk işte orada: yaylasına, vadisine, deresine, yeşiline, ağacına, ormanına; kültürüne, yaşamına, geleceğine sahip çıkıyor Rize’de, Artvin’de, Dersim'de, İstanbul’da...

Artvin’de, hükümetle yıldızı parlayan, Cengiz İnşaat’ın doğayı tahrip eden bakır ve altın madenciliği faaliyetine karşı savaşıyor, “yaşam alanlarını koruyor.”

Cerattepe’de mahkemenin iptal ettiği ÇED raporuna karşın Çevre ve Şehircilik Bakanlığından yeniden ÇED raporu alarak faaliyetleri yürüten ve Artvin Valiliği’ne “bağış” yaptığı ortaya çıkan Cengiz İnşaat şimdilik geri çekiliyor.

İkinci ÇED raporuna karşı firmaya 61 avukat ile 760 davacıdan oluşan büyük çaplı bir dava açılıyor, Türkiye Barolar Birliği ve TMMOB’un da desteklediği.

Dersim'de ise imar planı olmadığı gerekçesiyle mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı verdiği Limak-Bilgin ortaklığında faaliyet gösteren Pembelik Barajı'nın birçok köyü sular altında bırakması nedeniyle Peri Suyu'nun diğer tarafına ancak yırtık botlarla geçmeye çalışan vatandaşlar açlık grevine giriyor.

Duyuyor musunuz, “Halkım ben parmakla sayılamayan.” 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.