Hewsel’den insan geçti

08.03.2014 22:57:08
A+ A-

11 yaşındayım, her yaz okullar tatil olduktan kısa bir süre sonra köye giderdik. Bu köye gitmelerimizde tatilden çok yoksulluğumuz öne çıkıyordu. Büyük şehir, eğer oraya ait değilsen seni her zaman üvey evlat gibi görür zaten. Köyden kente gelenlerin en büyük hayali yazın yeniden köye gitmeleridir. Bir kaçış değil, öze dönüş gibidir bu gitmeler. Benim köyde en çok sevdiğim şey, bahçeleri gezmekti. Köyde hemen hemen herkesin bahçesi ya da bostanı vardı. En geç bahçesi olan bizdik aslında. Dedem artık onun yaşındakiler işten güçten elini eteğini çektiği bir dönemde en verimli tarlalarından birini bahçe yapmaya karar vermişti. Çevresindekilerin laflarına, sözlerine hiç aldırış etmeden tarlaya baştan sona ağaç fidanları dikmişti. O yaşta böyle işlere yöneldiğinde, ilk akla gelen dedemin bu bahçeyi torunları için yaptığıydı ama o bunu hiçbir zaman böyle düşünmemişti.

Bahçeyi kurduğu yıl eve gelen bir misafirine, bahçeyi torunlar için falan kurmadığından bahsetmişti. O sözleri hala aklımdadır;

“Torunlarda kendilerine kursunlar canım, banane onlardan. Bu bahçeyi ben kurdum, insan emek vermediğine niye benim der ki?”

Kendine ait olmayan, hiç emeği olmayan bir yeri neden sahiplenmek ister ki insan?

Hangi hakla bir aidiyet duygusu içinde hareket eder?

Ya da şöyle çevirelim soruyu; aidiyet, doğanın bize verdiği bir kavramıdır ki çok rahat kullanabiliyoruz?

Aidiyet duygusu, yok etme duygusuyla eşdeğer bir duygudur. Birine, bir devlete, bir aileye, bir örgüte ait olmak onun istedikleri doğrultusunda yok olmayı getirir. İnsan kendine ait hissettiği ne varsa ilk onu kullanır, ilk onu sömürür, yok eder, sonra da başkalarının elindekilere yönelir.

Dedem o bahçeden en çok bizim yararlanacağımızı, en çok o bahçeyi bizim kullanacağımızı çok iyi biliyordu. İstediği sadece aidiyet duygusunun verdiği rahatlığa düşmemizi engellemekti, onu da başarmıştı. Bizim olan ama bizim demediğimiz bir bahçemiz vardı. Köydeki herkes istediği şekilde gidip oradan meyve yiyebilirdi. Kimsenin ne yediğini soracak değildik. Ortaklaştıkça daha çok bizim oluyordu çünkü.

“Her şey’in bir canı var, senin kadar onlar da acı çekiyor” demişti annem. Ağaçların sadece çürüdükleri zaman kesildiği bir coğrafya da bütün insanların yaşamlarını belirleyen sözcüktür aslında bunlar.

Hewsel bahçelerini ilk duyduğum zaman 95 yılıydı. Yanlış hatırlamıyorsam 2 gerilla yaşamını yitirmişti. O güne kadar Amed’de Hewsel Bahçeleri diye bir yerin varlığını bile bilmezdim. Hiç görmediğim bir yerdi. Neydi, neyin nesiydi bilmiyordum. Yalnız aklıma mitolojik öykülerden kalma cennet bahçesi görüntüsü gelmişti. O olaydan 3 ay sonra bir arkadaşım Hewsel bahçelerinde çektirdiği birkaç fotoğrafını gösterince anlamıştım, cennet bahçelerinin neden aklıma geldiğini. Hewsel Bahçeleri Mezopotamya’nın cennet bahçeleriydi. 8000 yıllık bir tarihin canlı kanıtı olarak duruyordu orada.

Bugün Hewsel bahçelerinde kesilen ağaçlara ağlayan yaşlıların hayata bakışıdır bu. Dün Gezi direnişi sırasında Wan’da kesilmek istenen ağaçlar için ağlayan kadınları unutmamak gerekir onun için. Wan’da ya da Hewsel de o ağaçları kurtarmak için yaşına bakmadan uğraşan insanların dedemden hiçbir farkı yok. Dedem sabahın beşi gibi kalkar, su tankerine suyu doldurur, bahçeye gider tek tek ağaçlarla ilgilenirdi. Onlara bakar, hasta olanları kontrol eder, hangi ağacın iyi hangisinin kötü olduğunu bilir, ona göre hepsiyle ilgilenirdi.

Dünya sana her şeyi yeteri kadar vermişken ısrarla hepsinden fazlasını istemek, hep doğayı zorlamak çok daha kötü bir şekilde döner insana. İnsan, kendi hırsına değil de doğaya bıraksa hayatın akışını hiçbir denge bozulmadan devam edecekken, hırsı, aceleciliği yüzünden hep bir yıkım halini yaşamaktadır. Medeniyet dediğimiz olgu bir gelişme değil yıkım olarak ortaya çıkıyor. Büyük şehirlerin her şeyi yapay olarak önümüze sunan rahatlığıyla artık ağacı değil, şişelere hapsedilmiş kokularını çekiyoruz ciğerlerimize. Bugün Hewsel bahçeleri, oradan çok uzakta biri için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama İstanbul da mesela, baharın gelişini anlayamıyor insan.

Şehrin ortasında yaşıyorsanız, büyük beton binalardan, eksoz kokularının arasında kıyıda kalmış parklardaki üç-beş ağacın yeşermesinden anlayabiliyorsunuz baharın geldiğini, mevsimlerin değişebildiğini. Ama yakındır onlar da gidecek elimizden, gün dönümlerini, mevsim dönümlerini artık ya tarihlerden ya da ekranlardan göreceğiz.

Hewsel sondur aslında, Gezi’nin Türkiye için son umut olduğu gibi Hewsel de Kürdistan için son umuttur. Umudu tüketmeden, dedem gibi, köylüler gibi inatla, ısrarla sarılmalı insan ağaçlara…

 

@hayritunc

Foto by; Gulê Zirav

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.