Kapitalizm ve Kent

16.09.2015 00:51:54
A+ A-

Feodalizmin çözülüş sürecinde bugünkü modern kentlerin ilk biçimleri olan "burg"lar doğdu. Burgları doğuran asıl neden ekonomiydi ve burglar o dönemin ticaret merkezi olan yerlerdi.

Kapitalist büyük sanayinin doğuşu ve gelişimi kentlerin yapısında köklü bir değişim yarattı. Kapitalizmin gelişimi toprağa bağlı köylüyü hem topraktan hem de üretim ve geçim araçlarından koparıp özgürleştirdi; bu yolla ücretli emekçiyi yarattı. Bu süreçte üretim araçları sermaye biçimini alarak belirli merkezlerde birikmeye, yoğunlaşmaya başladı. Bu merkezler, topraktan koparılıp "özgürleştirilen" ve açlıkla terbiye edilen emekçileri yığınlar halinde kendine doğru çekti: Büyük kapitalist kentlerin doğuşu gerçekleşti. Özellikle büyük sanayi temelindeki fabrika sisteminin doğuşu ve gelişimi, 19. yüzyıldan başlayarak nüfusu yüzbinleri, hatta milyonları bulan metropolleri yarattı.

Kapitalist büyük sanayi, hiç durmaksızın kendisini yenileyen, eskiyen üretim bantlarını, bilim ve teknolojiyi sürekli biçimde geliştiren, yıkıp yeniden kuran devrimci bir temel üzerinde var olabilir. Bu yapısıyla o, küçük üretimi, geleneksel üretim yapılarını, hiç durmaksızın yıkarak, nüfusun geniş kesimlerini mülksüzleştirerek ilerler. Bu da, hiç durmadan geçim ve üretim araçlarından yoksunlaştıran önemli bir nüfusun eski yaşamını yıkarak, onları sanayi merkezlerine doğru çeker. Kırlardan kentlere doğru süreklileşen bu göç, modern kentlerin çeperlerinde, bir gecede biten dev mahalleler halinde yeni yerleşim alanları yaratır. Emperyalist ülkelerde, metropollerin çeperlerinde banliyöler biçimini alan bu yerleşim alanları bağımlı ülkelerde gecekondu mahalleleri şeklinde oldu. Bağımlı ülkelerde özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında sermaye birikiminin her şeyini elinden aldığı, kırlardan kentlere sürdüğü emekçi yığınlar, kendi konut-barınma sorunlarını bu gecekondular yoluyla kendileri çözdüler. Bu çözümde kentlerdeki sanayi, bu nüfusun önemli bir bölümünü emerken, bir kısmını da yedek sanayi ordusu olarak elinin altında tutup, tolore etti. Bu yüzden gecekondulara göz yumdu.

Yeni Evrede Mega Kentler

Emperyalizmin yeni evresinde, metropollerden farklı olarak mega kentler ortaya çıktı. Mega kentlerin oluşmasının nedeni yine kırdan kente, çeperlerden merkeze doğru geniş yığınların süpürülmesidir. ama bu sefer daima öncekilerden farklılıklar gösterir. Serbest rekabetçi kapitalizm kırlardaki geleneksel yaşam biçimlerini çözerek, ortay çıkardığı fazla nüfusu kentlere doğru çekti. Emperyalizmin önceki evresinde de bu durum bir biçimiyle devam etti. Yeni evredeyse artık sadece geleneksel yaşam biçimleri değil, küçük mülkiyetin kendisi ortadan kalkmaya başladı. Sonuç, süreklileşen bir göç dalgası oldu. Ancak asıl fark şehirlerin işlevinde kendisini gösterir. Yeni evreden önceki bütün süreç boyunca kentlere, sanayi merkezlerine gelenler burada iş bulabiliyor, böylelikle yaşamlarını idame edebiliyorlardı. Ancak yeni evrede bu durum değişti. Uygulanan tam ilhak politikaları, kapitalizmin yapısal bir sorunu olan işsizlik sorununu en üst boyutlara taşıdı. Artık işsizler ordusu sanayinin yedek ordusu olmaktan çıktı; kapitalizmin yıkıcı güçlerinden biri oldu.

Emperyalizm, yeni evrede uyguladığı tam ilhak politikalarıyla bağımlı ülkelerin ekonomilerini tamamen denetim altına alarak, sadece sanayide değil, tarım alanlarda da yeni bir işbölümü dayattı; artık hangi ürünün hangi ülkede üretileceği ve elde edilen ürünün nasıl değerlendirileceği doğrudan emperyalist merkezler tarafından belirlenmeye başladı. Bunun sonuçlarından biri olarak, açlık sorunuyla boğuşan ülkelerin içine sürüklendiği durum ortaya çıktı. Carrgil gibi, Monsanto gibi dünyanın en büyük tarım tekelleri, bu ülkelerde yüzbinlerce dönüm tarıma elverişli araziyi ya satın alarak ya da kiralayarak ele geçirdiler. Bu arazilerde ya sanayi için gerek duydukları "GDO"lu ürünler yetiştirmeye ya da bioyakıt için gereken bitkiler üretmeye yöneldiler. Bu emperyalist tekeller, bağımlı ülke topraklarında ürettikleri bu ürünleri kağıt üzerinde ihraç ederek emperyalist merkezlere veya tüketim alanlarına taşıdılar. Böylelikle bu ülkeler, en çok tarım üretimi yapanlar olarak "dünyanın önde gelen tarım ürünü ihracatçıları" arasına girerken, müthiş bir "ekonomik büyüme" de gerçekleştirdiler. Ama aynı zamanda bu ülkelerde milyonlarca insan açlıkla boğuşuyor, BM yardımıyla yaşamaya çalışıyorlardı.

Yeni evrede sadece açlık sorunu iyice görülür hale gelen ülkelerde değil, gizli açlıkla, yetersiz beslenmeyle baş başa kalan bağımlı ülkelerde de tarımdaki tekelci egemenliğin gelişimi, tam ilhak politikaları milyonlarca emekçiyi yaşam alanlarından söküp kente doğru süpürüyor. Ortaya çıkan mega kentler hiç durmaksızın genişliyor, çeperlerine sürekli yeni yeni mahalleler inşa ediliyor. İstanbul, Rio De Jenario, Mumbai gibi bu mega kentlere süpürülen milyonların daha önceki dönemlerden farklı olarak, artık iş bulma ihtimali neredeyse hiç yok. Çünkü yeni evre, bir yanıyla emperyalist kapitalist sistemin yapısal krizinin en yoğun hale geldiği emperyalizmin çöküş evresinin de bir ifadesidir. Bu nedenle yeni yatırımlar, yeni sanayi alanları yok. Yatırım olsa bile bu, sabit sermaye yatırımlarının sürekli artışı biçiminde olduğundan yeni işçi alımına yol açmıyor, tam tersine istihdam edilmiş işçilerin de bir kısmını işsizler ordusunun saflarına kusup yaşamdan kovuyor.

Kentsel Yıkım

Bütün bu gelişmeler, bizde kentsel yıkım savaşlarının hızlanması sonucunu verdi. Çünkü 2000'li yıllara kadar büyük kentlerdeki gecekondu bölgelerini düzenleyenler, bu alanlardan rant alanlar; sistemin yarattığı işsizler ordusu saflarından gelip, kendilerine sistem içinde bir alan açmaya çalışan arazi çeteleri, mafyavari gruplar oluyordu. Ancak 2000'li yıllardan bu yana bu durumda da ciddi bir değişim var. Kentlerin genişlemesine bağlı olarak eskiden gecekondu bölgesi olan alanlar, giderek kent merkezleri haline geldi. Buna bir de uluslararası sermayenin inşaat sektöründen kazandığı büyük karların kaynağı olan rant alanlarının açılması gerekliliği eklendi. Böyle olunca İstanbul, Ankara, İzmir, Sakarya, Kocaeli gibi büyük kentlerin hepsinde gecekondu yıkımları ve bunun kaçınılmaz sonucu kentsel yıkım savaşları gündeme geldi.

Burjuva sınıf, "Kentsel Dönüşüm" dediği bu projeyle iki şeyi amaçlıyor: İlki, kent merkezlerinde kalan bu gecekondu bölgelerini ele geçirmek; uluslararası tekellerin rant alanlarına dönüştürmek, bunu yaparken AVM'ler ve iş merkezleri kurarak kendi yaşam alanları haline getirmek ve böylelikle, artık iyice görünür hale gelen yoksunluk ve yoksulluğu da kentlerin uzak çeperlerine kurduğu beton bloklardan oluşan gettolara sürmek. Bir taşla çok kuş; yoksulluğu uzaklaştırıp görünmez kılarak; yeni rant alanları açarak; inşaat sektörünü canlandırarak; spekülatif karlara yeni karlar ekleyecek...

Yerinde Islah Değil Sürdürülebilir Yaşam

Kentsel yıkım projesiyle burjuva sınıf gecekonduları yıkmaya girişince hiç ummadığı kadar sert bir karşı çıkışla karşılaştı. Küçük burjuva hareket zaten uzun zamandan beri varoşlar sayesinde varlığını sürdürdüğünü hatırladı ve eylemlere dahil olmaya başladı. Kentsel yıkım karşısındaki sloganları da "Halkın Barınma Hakkı" ve "Yerinde Islah" oldu. Yeri gelmişken hemen belirtelim, inşaat-konut sanayiinde böylesine muazzam bir gelişme varken, her kentte onbinlerce modern bina, hazır konut boş boş dururken, özel mülkiyet önünde secdeye kapanıp, "Halkın Barınma Hakkı" diyerek emekçi yığınlar gecekondulara mahkum edilemez.

Bütün topluma yetecek kadar konut hazır olduğu halde, kapitalizm koşullarında konut sorununun çözülemeyeceği ortada. Burada "Yerinde Islah" demek, böylesine geniş bir emekçi nüfusun yaşamını doğrudan etkileyen bir alanda emekçi yığınların en yaşamsal sorunlarından biri olan barınma-konut sorununda reformizme saplanmak demektir.

"Yerinde Islah" perspektifiyle bir süre önce yaşanan bir deneyim bunu açıkça göstermeye yeter. 10 yıl kadar önce Çankaya Belediyesi Ankara'da bunu uyguladı. Gecekondu sahiplerine, hiçbir ek ödeme olmaksızın ev ve arazileri karşılığında aynı yerlerde yapılacak lüks daireler üzerinden anlaştı. İnşaat tamamlanınca da gecekondu sahiplerini bu dairelere yerleştirdi. Bu dairelere yerleştirilen emekçi sınıftan aileler, iki üç yıl içinde bu daireleri satarak kentin çeperlerinde kendi gelirleriyle yaşayabilecekleri uygun konutlar almak zorunda kaldılar. Çünkü Çankaya Belediyesi'nin yaptığı yerinde ıslah projesinin bu koşullarda emekçi sınıfların gelirleri göz önüne alındığında, eski gecekondu sahipleri açısından sürdürülemezdi. Merkezi ısıtma sistemi, çevre düzenlemesi, hem kendi oturdukları binanın hem de binanın içinde bulunduğu sitenin genel bakımı ve ortak giderleri düşünüldüğünde, aylık geliri asgari ücret düzeyinde gezinen bir ailenin böyle bir konutta yaşamını sürdürebilmesinin imkansız olduğu görülecektir.

Burada yapılması gereken yerinde ıslah değil, sürdürülebilir yaşam koşullarında barınma perspektifi olmalıdır. Her insanın, insan onuruna uygun, kendisinin ve ailesinin temiz, sağlıklı bir konutta barınması, sağlıklı beslenmesi, konutların ve çevrenin yeterli altyapı hizmeti alabilecek şekilde düzenlenmiş olması, sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımın kolay olması vb. koşullarda barınma hakkı olduğu ve bunun önündeki tek engelin kapitalizm olduğu anlatılıp kavratılarak gecekondularda yaşayan emekçi yığınlar mücadeleye kazanılabilir. Ancak bu perspektife sahip bir mücadele, gecekondularda, en sağlıksız koşullarda yaşamaya mahkum edilen emekçi yığınların barıma hakkı uğruna verdikleri haklı mücadeleyi, kapitalizme, sermayeye dayalı bu sisteme karşı bir mücadeleye, devrim mücadelesine dönüştürebilir. Ve ancak bir devrim proletarya ve ezilen emekçi yığınların tüm yaşamsal sorunlarını olduğu gibi barınma hakkı ve konut sorunu da çözülebilir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI