Kentlerin suçu ne?

19.07.2014 17:14:46
A+ A-

Yıllar öncesinde gök gürültüsü, yaklaşan siyah yağmur bulutları ve o yağmurun pencereye vurarak çıkardığı ses gerçekten unutulacak gibi değil. Yağmurla birlikte yayılan toprak kokusunu söylemiyorum bile. Yıllar geçti, insan sayısı hızla arttı, 2000'lere gelindi; önce toprak miktarı azalmaya başladı, ardından yerine betondan ne varsa yerleştirildi. Toprağın, yağmurun, iklimlerin ne olduğunu bilen nesillerden şimdi ise yağmur yağınca yine sel olacak kaygıları yaşayan büyük bir topluluk meydana geldi. Meselenin neden sonuç ilkeleriyle değerlendirilmesiyle aydınlanacak çok fazla nokta var. Üstelik bu kadar iklim uzmanı, konunun bilimselliğiyle çalışan insan var iken. Gel gelelim yağmuru beklerken ondan korkan, afetzede olacağını düşünen topluluklar olup çıktık.

İnsanların köy/kır yerleşiminden şehir ve kentlere doğru akıl almaz bir biçimde akması sonucu konut ihtiyacı, alt yapı, yeşil alan gibi bir zamanlar çok da mesele edilmeyen başlıklarda inanılmaz açmazlara gelindi. Her yerden yükselen inşaatlar, asfaltla kaplı yollar, çarpık yapılaşma ve kent planlama vizyonunun yokluğu gibi faktörler ülke nüfusunun neredeyse %75'inin yaşadığı alanları fazlasıyla kuşatmakta. Hal böyle olunca doğal olaylara şehirlerin verdiği tepkilerde son derece zayıf. İlerleyen zaman; mühendislikte, yapı mimarisinde kendini göstereceği yerde su baskınlarından evleri perişan olan insanlar görüyoruz. Zamanın ruhu diyeceğimiz bir trend halini alan 'inşaat' sektörü, bir dönem dillerden düşmeyen Van Gölü canavarından daha da korkunç bir hâl aldı. Etrafa baktığımızda beton ormanından başka bir şey görünmüyor. Neredeyse bir avuç boş yer bırakmamacasına inşaat sesleri her yerde. Bunda ülkemiz için zenginleşme aracı olarak gören mantığın payı çok fazla. Peki bunca yatırım ve uğraş sonucu ortaya konan ürünler ne kadar sürdürülebilir ve geleceğe kalabilir ?

Ekonomik pastadaki büyük dilimi alabilmek için canla başla çalışan betondan sektör; belli yapılar haricinde, birbirinin kopyası, estetikten uzak, kent kültürü yaratacak yetkinliği olmayan yapılar üretiyor. Bunlara semt - muhit gibi kriterleri de ekleyince bir koyup yüz alan bir zümre meydana geldi. Bu kadar büyük bir paranın döndüğü yerde, nasıl olur da doğayla bu kadar çatışan bir sistem kurulur, diye insanların sorgulamaları gerek.Denize dökülen kanalizasyon, kimyasal atık, geri dönüşemeyen çöpler, zayıf ve plansız altyapı felaket buz dağının görünmeyen büyük parçası. Her yağmur yağışı âdeta denizle karayı birleştiriyor. Suların emileceği bir toprak parçası bırakılmayıp, ucuz altyapıyla sorun çözen anlayış felaketlerin her dâim baş aktörü.

Günümüzün insanı gerçekten günlük yaşayarak - Gündüz Vassaf'ın dediği gibi - benden sonra tufan anlayışında çevreyi bir zenginleşme aracı olarak gördükçe doğanın tokadı periyodik olarak şehirlerin yüzüne çarpılacak. Değişen iklim, sera gazı salınımı, aşırı su tüketimi zenginleşip büyüme fetişizmindeki düzenin, kendi yarattığı büyük bir canavar. Her ne kadar bu ülkede bir 'Çevre ve Şehircilik Bakanlığı' olduğunu olduğunu bilsek de ortaya çıkan tablo tam bir fiyaskodur. Demek ki; merkezi bir yerden bakanlık dahi olsa, ülkenin her tarafına hükmetmeye çalışan; ancak bir çevre ve ekoloji mantığı olmayan kurumlar son derece işlevsiz. Şehirleri, kentleri, kasabaları orada yaşayan insanların öz denetimleri içinde kurgulanabilecek doğayla dost bir anlayışa geçemedikçe gök gürültüsü ve yağmurdan fobi üretip ıslanan toprağın kokusundan ilelebet mahrum kalmaya devam edebiliriz.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.