Kozmopolis / Modernite'nin Açık Gündemi: Şehirleş-me Kentleş!

28.11.2014 12:58:17
A+ A-

 

 


Bu yazı Şehrengiz Dergisi'nde yayınlanmıştır...

( Stephen Toulmin Kozmopolis – Modernite'nin Gizli Gündemi adlı eserinde :  '' Ey Avrupa ! Sizi Tanrı'ya davet ediyorum ...''  diyor , ben de diyorum ki : Ey insanlar ! Sizi şehre davet ediyorum ...)
                                                                       * 

Evvela İsmet Özel'den Şehre ve Şehrin İnsanına S*övgüler ( Üç Frenk Havası ) : 

''bize ne başkasının ölümünden demeyiz  / çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için.
                                  ......
güneşin zekasıyla doymak isterdim / kaba solgun kağıtlar sunardı
şehrin insanı bana  / şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin
                                  ......
azıcık gece alayım yanıma yalnız  / serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet / örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi  / yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz  / eylesin neyleyecekse şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / bozuk paraların insanı, sivilcelerin
                                  ......
ama neler olup bittiğini hiçbir ayetten  / hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin
                                  ......
sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni / gösterişsiz tabutunu yıkadılar
lahana yaprakları attılar sana  / sonradan görme tambul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni / tepeden tırnağa fermuarladı.
                                 ......
akşam gezmesine çıkan emekçiler bile / duygusuzca silkeledi üzerinden / senin gözyaşlarını ''  


                                                                
Uzun zaman oldu.Sabah güneşin doğuşunu ve bizim için adım adım  yükselişini izleyemiyoruz.Akşam güneş batarken rengârenk tablolar sunan ufku da seyredemiyoruz. Şehir müsaade etmiyor... Şehir, gün gün, ay ay yükseliyor göğe. Ufuk betonla kaplanıyor, camla. Ufuk kapanıyor. Yön kayboluyor. Çocuğunuza ufku, ufuk çizgisini göstermek isterseniz eğer, şehirde böyle bir yer bulabileceğinizden emin olmalısınız. Modern şehir ufku kapatmış, temâşa ve tefekkür imkânı bırakmamıştır. İnsana yaşama azmi ve ümidi veren bu seyirlik tablolardan  mahrumuz artık. Kaybolan sadece ufuk mu, toprak da öyle. Toprağı görmek zor, dokunmak muhâl. Oysa her yağmur sonrasında toprağın kokusunu duymak ne de güzeldi. Beton kat kat ufku örterken işbirlikçi asfalt da boş durmuyor. Toprağı örtmekle meşgul, yol yol. Otomobiller rahat koştursun diye. Kara, kapkara katranla. Ufuk kayıp, toprak kayıp. Dere yok, ağaç yok, koru yok... Kelebek yok, böcek yok, çiçek yok. Şehirde kim kaldı söyler misiniz ? Sahi şehir kime kaldı ? 
                                                                    
                                                                  
Ülkemizde bugün  büyük bir hız ve acele ile sürdürüldüğü anlaşılan inşâi faaliyetlerin, bir projenin, hatta adını da söyleyelim ; toplumu değiştirmek/dönüştürmek maksadıyla bir ''modernleşme projesi'' olarak ele alındığını biliyoruz. Zira başta Çevre ve Şehircilik Bakanı olmak üzere diğer bakanların da ısrarla vurguladığı demeçler bu yönde. Oysa şehirlerimizi ruhsuz monolit yığınlara döndüren/dönüştüren modern mimarinin gerçekte şehirleri nasıl çıkmaz bir yola soktuğunu/sürüklediğini cümle âlem bağırıyor ve bunun başında da Avrupa/Batı geliyor... Biz bu çıkmaz yolun şehirleri nereye sürüklediğini ortaya koymadan evvel modern ve modernite kavramları üzerinde biraz duralım ; çünkü modernite bilinmeksizin modern mimariyi bilmek ve anlamak mümkün değildir.
                                                                          * *
                   Modernite Sıkıntılıdır Çünkü ; Modernite Felaketin Asıl Kaynağıdır ! 
 
Ülkemizde modern, modernite gibi kavramlar olumlu itibarları sayesinde çok sık kullanılmakta, her şeyin başına hatta  o şeye değer katacağı düşünülerek kolaylıkla bir ''modern'' getirilmektedir. Mesela çağdaş yaşamın geleneksel yaşama üstünlüğünü vurgulamak için  ''modern yaşam'' , bir insanın ne kadar seçkin, özel biri olduğunu belirtmek için ''çok modern bir insan'', geleneksel şehirleri küçümsemek maksadıyla ısrarla ''modern şehirler'' denmesi gibi.
    
En başta söylemem gerekirse modern  ve modernite, anlamı üzerinde  herkesin ittifak ettiği kavramlar değildir. Bu kavramların ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, neler ihtiva ettiği hususlarında görüş birliği olmadığından hemen herkesin kendine göre bir modernlik tarifi ve anlayışı olagelmiştir.
Modernlik bu ülkede âdeta enigma'ya dönüşen bir paradigma  halini almıştır. Kimileri modernden yeniliği anlarken, kimi çağdaşlığı, kimi şıklığı, kimi köylülükten  kurtulmayı, kimi rasyonaliteyi, kimi sekülariteyi anlamaktadır. Çünkü toplum yine bir kelimeye takla attırmış, zaman onu süründürmüş, algıda büyük bir yanılgı olmuş, mânâ yitmiş, iyi olan kötü, kötü olan iyi olmuş... Terim,  Latince  '' Modernus '' biçimiyle ilk defa 5. yy'da Hristiyanlık dönemini, Romalı ve Pagan  geçmişten ayırmak için kullanılmış. Aslında çıkışı itibariyle reddediş ve yeniliğe işaret anlamları yüklenmişti. Özellikle Paganizmi  -yani dinsizliği-  reddetmek ve  Hristiyan toplulukları öne çıkarmak için kullanılmıştır. Rönesans bu temeli esas almak üzere kavramı geliştirmiş ve '' Modern '' terimi eski ve yeni arasındaki bir geçişi ve farklılığı ifade etmek için kullanılmıştır.

Benim moderniteden anladığım ise daha başka.Modernite, kanaatim o ki, hayata dair bazı alanlarda görüşler beyan eden bir felsefe olmanın çok ötesinde bütüncül bir hayat görüşü olduğudur.Modernitenin el atmadığı, fikir beyan etmediği bir mesele kalmamış, bu anlamda modernite dar bir felsefi alan olmaktan ziyade bir bütünü ifade eden din tanımına daha uygunluk göstermektedir.
 
Modernite en başta insan, varlık, tabiat, ahlâk, aile, toplum... gibi hayata ait temel varlık alanlarını dinden/dinî muhtevadan ayıklayarak tarife kalkışmış, geçmişte sadece ''din''lerin yapabildiği tanımı şimdi tarihte ilk defa bir beşer(î) sistem olarak kendisi yapmıştır. Modernitenin bu yeni tarif ve tanımlamaları; ortaya laisizm,sekülarite, pozitivizm, rasyonalizm, egzistansiyalizm, hedonizm, indivüalizm, nihilizm... gibi insan tahayyülünde daha evvelce yer almayan birçok yeni fikir ortaya çıkarmıştır. Beklenmeyen ve hesaplanmayan bu fikirler/fikrî akımlar yine beklenmeyen ve tahmin edilemeyen sonuçlar doğurmuş, dünya üzerinde yüzlerce herc-ü merc ve ihtilalin sebebi olduğu gibi yine küresel ölçekte çevre kirliliği ve ekolojik tahribata sebep olmuştur.  Modernite daha önce herhangi bir felsefi ekolün ya da dinin, insan, toplum ve çevre üzerinde  yaptığı etkiden çok daha fazlasını birkaç yüzyıl içinde kat kat fazlasıyla yapmıştır. Modern sonrası artık ne insan, ne toplum, ne de çevre eski halinde kalmamış, insan bambaşka bir insan, çevre bambaşka bir çevre olmuştur. İnsanî ve çevresel bozulmanın nasıl giderileceği hususu ise bu asrın önünde bir numaralı problem olarak ortada durmaktadır.
 
Ancak modernitenin gücünün ''yapıcı'' değil ''yıkıcı'' karakterinden kaynaklandığını söyleyemeliyim.
Nasıl bir şeyi  yapmak ne kadar zor ise yıkmak da o nispette kolaydır. ''Tesis zor, tahrip kolay'' kaidesince bir tesisi inşâ etmek yıllar alırken yıkmak birkaç dakikayı almaz. İşte modernite onbinlerce yılda meydana gelen geleneksel bilgiyi, bilgeliği, irfanı birkaç yüzyılda yakıp yıkmış ve insanı bîçare zavallı duruma düşürmüştür. 

Modernitenin asıl yıkıcı tarafı insanda ve çevrede tabiiliği/fıtratı/doğallığı bir daha tedavi edilemeyecek derecede bozmuş olmasıdır. Modernitenin bir bütün olarak insan  ve tabiat üzerinde tedavisi imkânsız tahribatlar yaptığı hususunda artık bir vicdan oluşmuştur. Bitmek bilmeyen krizler, kaoslar, savaşlar, küresel çevre felaketlerinin sebep ve sonuçlarıyla modernizmin artık iflas ettiği ; ''kalkınma'', ''büyüme'', ''ilerleme'' gibi modernizme  ait kavram/değerlerin başta Batılı modern kuramcılar olmak üzere diğer fikir insanları nazarında da gittikçe değer kaybettiği artık ayyuka çıkmış bir vakıâdır.

Modernitenin bütün mazlum halkların (bilhassa Afrika ve Amerika eski halklarının) çalınan toprakları, malları ve akıtılan kanları üzerinde yükseldiği unutulmamalıdır. Bu yüzden,  modernite şimdi lanetini kusuyor üzerimize ! Belki de bu yaşanılanlar mazlum halkların ahına bir karşılıktır, ne malûm ...
                                                                         * * * 
Modernitenin , insanı insanlıktan çıkaran rekabet ve çatışma, çevreyi katleden sanayi, örtülü sömürü kapitalizm, toplumları çürüten ahlâksızlık, hırsızlık, talan gibi sebep ve sonuçlarıyla fikrî altyapısı önce red sonra büsbütün terk edilmelidir. Modernitenin bunca kahreden sonuçları ortadayken bizim gibi mukallit ülkelerin modernleşme hevesleri nasıl izah edilmeli bilemiyorum.
 
Ancak Lütfi Bergen'in söyleyeceğine inanacak olursak : '' Kentler ile modernleşiyoruz ve işgal ediliyoruz. Şehirlere dönmek, kendi evlerimizi kendimiz yapmak, kent boyunduruğundan, modernliğin sıkıntılarından  kurtulmak gerekiyor. ''

Yoksa Adorno'nun Minima Moralia'da yazdığı şeylerin bize nasıl da sirayet ettiği gerçeğini binaların üzerimize düşen  camlarından öğreneceğiz :
''Sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak,  artık imkânsızdır(...) Bir tabula rasa üzerinde inşâ edilen o modern, işlevsel konutlar(...) uzmanların zevksizler için imal ettiği, içlerinde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı olmayan yaşama kutularıdır.(...) Ev, geçmişte kalmıştır. Çalışma ve toplama kampları kadar, Avrupa kentlerinin bombalanması da, teknolojinin içkin gelişmesiyle eve çoktan biçilmiş olan hükmün sonunda  infaz edilmesidir sadece. Evler eski konserve kutuları gibi kullanılıp atılacak şeylerdir artık. '' 

                                                                       * * *
                                  Modernitenin Zakkum Çiçeği : İstanbul  

İstanbul'a içli bir ağıt : Semih Akşener'den ...

                                              İstanbul Nereye 

İstanbul ağır hasta   /   Latin saldırılarına bile dahi göğüs geren
İstanbul mağlup oldu  /  Hırs ve açgözlülüğe

Son yıllarda asûde şehir bir bina çöplüğüne döndü, iş merkezi, alışveriş merkezi, kültür merkezi, parti merkezi, sanat merkezi, siteler, gökdelenler, nikâh salonu, spor salonu, bowling salonu, bankalar, borsalar, odalar, altgeçit, üstgeçit, tüpgeçit, açık havuz, kapalı havuz, askeri tesis, sosyal tesis...
Bitti mi ? Biter mi, daha yapılacak çok bina var.
Ne İstanbul ne Türkiye binaya doyuyor. Şehrin metalaşması dedikleri bu olsa gerek. Siyaset son aylarda İstanbul için birçok yeni karar daha aldı. Betonlaşma hız kesmeden devam edecek, öyle anlaşılıyor. Elbette  bütün bunlar ''kalkınma'' , ''  büyüme '' ve halkın ''refah''ı için !
15-16 milyonluk nüfusuyla bugün bile yaşamanın bir eziyet haline geldiği İstanbul'da nüfus ve zorluklar bundan böyle katlanarak artacak.
Finans Merkezi, Kanal İstanbul, İki Yaka İki Yeni İstanbul, 3. Köprü, 3. Çevreyolu... Bitmedi daha... Dünyanın en büyük adliye sarayı, dünyanın en büyük hastanesi derken şimdi de dünyanın en büyük havaalanı ortaya çıktı
Büyüklük ve ''ben yaparım'' hastalığına yakalandı bu ülke. Havaalanı ilk bilgilere göre 90 milyon metrekare araziye yayılacakmış, tabi şehre ulaşmak için de 4 gidiş-gelişli 50-60 km'lik otoban da cabası. Sonra yine yeni imarlar, yine yeni binalar. Onbinlerce, yüzbinlerce dönüm orman ve tarım arazisi betonlanıp asfaltlanacak.
Ne için ?
İnsanlar daha hızlı uçağa binsin, daha hızlı seyahat etsin diye.
Büyüme rakamlarımız daha yükseğe çıksın diye.
Oysa  ''Gökteki bir yıldızı incitmeden, yeryüzünde bir çiçeği koparamazsın.'' diyordu şair.
Biz ise ne çiçekler koparıyor, ne çamlar deviriyoruz.
Şimdi bütün projeler bittiğinde  insan sayısı  iyimser tahminle 23-28 milyona, araç sayısı 6-7 milyona çıkacak olan İstanbul'u birlikte tahayyül etmeye çalışalım. Suları yetmediği için önce Trakya'dan,  şimdi Sakarya'dan  getirilen;  o da yetmez ise herhalde  suyu  Fırat'tan  getirilecek bir İstanbul... Elektriği oradan, gazı şuradan bir İstanbul. Çevresinde ekilebilir ziraat alanı kalmadığı için meyvesini  çukurovadan, buğdayını Konya'dan, ekini Ağrı'dan, tavuğu Bolu'dan bekleyen bir İstanbul...
İktidar gözüyle bir dünya kenti, kültür başkenti, finans başkenti İstanbul.
Benim gözümde her şeye muhtaç, herkese avuç açan, zavallı bir başkent İstanbul.

           Değerli okurlar  şimdi ne olur;
           Birileri bana yanıldığımı söylese,
           Sen kuruntu yapıyorsun dese,
           Dert etme İstanbul'a bir şey olmaz dese,
           İstanbul için planlanan her şey doğrudur dese
           Ve beni ikna etse
           Ve ben de yanıldığımı kabul etsem
           Ve bir daha konuşmamacasına  sussam.
           Doğrusu ne kadar mes'ud olurdum...  ''

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.