Kuraklık ve Kıtlık

03.08.2014 14:43:11
A+ A-

Bundan çok uzun yıllar önce Kızılderili Efsaneleri ve Masalları1 adında bir kitap almıştım. Kitaptaki hikayelerden biri "Mısır Anne" öyküsü idi.

Rüzgarın devinimi, suyun nemi, güneşin sıcaklığıyla hayat bulan genç bir adamla, çiçeklerin en güzelinden, çiyden ve sıcaklıktan meydana gelmiş olan genç bir kız evleniyorlar. Çocukları olunca genç kadın aynı zamanda "İlk Anne" oluyor. Çoğaldıkça avladıkları hayvanlar azalıyor, kıtlık baş göstermeye başlıyor. Aç çocuklarına bir şey veremedikçe İlk Anne oturup ağlıyor. Tek çare olarak kocasının onu öldürmesi gerektiğini düşünüyor ve neler yapılması gerektiğini kocasına anlatıyor. Kocası onu öldürdükten sonra, iki oğlu saçlarından kavrayacak, bedenini kıraç topraklar üzerinde etleri bedeninden ayrılana kadar sürekleyecekler. Sonra da kemiklerini toplayıp açıklığın orta yerine gömecekler. Yedi dolunay bekleyecekler ve sonra onu gömdükleri yere geri dönecekler. Sevgiyle döktüğü etlerini orada bulacaklar ve bu da onları besleyip büyütecek. Bu fikri duyan kocası perişan vaziyette bilge dayısına danışmaya gidiyor ve o da bunun yapılması gerektiğini söylüyor. Adam çaresizce karısının dediklerini kabul ediyor.

Herşeyi İlk Anne'nin tarif ettiği gibi yapıyorlar ve yedi ay sonra geri döndüklerinde arazinin uzun, yeşil püsküllü bitkilerle kaplı olduğunu görüyorlar. Bitkinin meyvesi - mısır - İlk Anne'nin yesinler, gelişip serpilsinler diye halkına feda ettiği etlerinden meydana geliyor. Onun önerdiği şekilde hepsini yemeyip  bir kısmını yine toprağa gömüyorlar. Böylece nesiller boyunca her yedi ayda bir mısır kendini yenilemeye devam ediyor.

Sevgi ve fedakarlığın ön planda tutularak mısırın meydana gelişini anlatan bir efsanenin aklıma geliş nedeni kıtlık konusuydu.

Gecenin bir vakti 1943 Bengal kıtlığı zamanında çekilmiş olduğu ileri sürülen bir fotoğraf Twitter'da karşıma çıkınca yukarıda özetlediğim hikayeyi hatırladım.  Fotoğraf, neredeyse iskelet haline gelmiş sekiz kişinin içler acısı görüntüsü idi ve ne yazık ki yakın tarihte Afrika'da gördüğümüz açlıktan kırılmış insanlarla son derece benzerlik sergiliyordu. Sonradan ortaya çıktı ki bu fotoğraf 1876-78 yıllarındaki Madras kıtlığına aitti.

İlerlemiş saate rağmen merakımı yenemedim ve Bengal kıtlığı ve dünya üzerinde var olmuş olan kıtlıkları araştırmaya başladım.

Kıtlıklar kuraklıkla, savaşlarla ve devlet politikaları ile yakından ilgiliydi. 20. y.y'da yaşanmış olan kayıp sayısı ise tüyler ürperticiydi. Neredeyse yerkürenin hemen her yerinde kendini göstermiş, en büyük kayıpları Rusya ve Çin vermişti. Onları Afrika ülkeleri izliyordu. Avrupa ve Amerika ise tabloda yer almıyordu. Bengal kıtlığının yaşandığı dönem, Hindistan?ın hala Britanya Krallığı?nın sömürgesi olduğu döneme denk geldiği için, Avrupa içinde bir tek İngiltere?yi sayabiliyordunuz. 3,5 milyon insan açlıktan ölmüş ve İngiltere, Hindistan?da son derece başarısız bir yönetim izlemişti. Hatta okuduklarım içinde bir yorum, bu yaşanılan sürecin Hintlilere 1947?deki bağımsızlıklarını alma gücünü verdiğini de söylüyordu.

Bengal kıtlığı olsun, Rusya kıtlığı olsun sadece savaşların veya kuraklığın değil, devlet adamlarının bilinçli şekilde almış olduğu kararlarla da yakından alakalıydı. Yani yaratılmış, yapay bir kıtlık söz konusuydu. İnsanlar bilerek, istenerek açlığa ve ölüme terkedilmiş, milyonlarca insan soykırıma uğramıştı.

Ukrayna?da 1932-34 yıllarında Sovyetler Birliği?nde komünal çiftlik sistemine direnen halkın izolasyonla açlığa mahkûm edilmesi, tüm Ukrayna popülasyonunun yaklaşık dörtte birinin açlıktan ölmesi ile sonuçlanmıştı. Bengal?de ise Churchill?in, İngilizlerin beslenmesine öncelik tanırken, Hintlilerin yardım talebine yiyecekle değil, silahla karşılık vermesi,  ısrarlı şekilde yardım taleplerini geri çevirmesi açlıktan çok büyük ölümlere yol açmıştı.2

Araştırdıkça karşıma gelen bilgilerle hırsları ve yüksek idealleri yüzünden insanları açlıkla ölüme terk edebilen vicdansız zalimler karşısında tüylerim ürperirken, bir yandan da kuraklık, kıtlık, savaş ve devlet politikalarının birbirine geçmişliği yüzünden derin düşüncelere dalıyordum.

Uzun zamandır ülkemizde olup biten siyasi ve politik karmaşa, doğa üzerinde yapılan tahribat, tarımın ve ziraatin bitirilişi, pek çok üründe dışa bağımlı hale gelişimiz, Amerika ve Avrupa?nın farklı şekillerde Türkiye üzerindeki gücü konuları aklıma geldikçe daha çok okumaktan ve araştırmaktan kendimi alamıyordum.

Bu düşüncelerimin ve endişemin temelini, 20.y.y.'da yerkürenin çeşitli yerlerinde baş göstermiş olan kıtlıkların nedenleri meydana getiriyor. Bir de şu anki iktidarın gerçekleştirdikleri projelerde - 3. havaalanı, 3. köprü vb. - ve gerçekleştirmeyi hedefledikleri projelerde bilim adamlarının raporlarını, uyarılarını yok sayan tutumunu ilk günden beri anlamlaştıramamış olmam yatıyor. Cehalet diyerek savuşturulacak bir konu olmadığı gibi, sadece rant isteğini de bana göre cevaplamıyor. Perde arkasında hiç bilmediğimiz bir oyuna doğru mu sürükleniyoruz yoksa sadece paranoyaklaşıyor muyuz, yaşanan onca olaydan sonra emin olmak zor.

Derelerin kuruması, Konya havzasının uluslararası üç kuraklık kriterinden biri olan ?hidrolojik kuraklığa? girdiğinin resmi olarak açıklanması, Tuz Gölünün kuraklığa teslim oluşu, binlerce ağacın kesilerek, ormanların yanarak oluşturduğu tahribat, İstanbul'daki su sorunu, barajlardaki suların çekilmesi, mevsimsel değişiklikler ileride oluşabilecek kuraklık için devasa haberciler gibi geliyor.

Kuraklık baş gösterirse bu bizler için üç temel sorunu beraberinde getirecek;

Bunlardan ilki, tarım sistemleri ve besin üretme kapasitesi üzerinde meydana getirdiği tahribattır. Çoğu zaman tarımsal üretimi ciddi derecede azaltması ya da şiddetine göre tamamen sıfırlaması; hayvanların telef olması, kuraklığın etkili olduğu bölgede kısa ve orta vadede besine ulaşımı zorlaştırmakta ve besin fiyatlarında yükselişe neden olmaktadır.

İkinci en büyük zorluk, insanların tüketim ve temizlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli suyun azalmasıdır. Bu durum ciddi sağlık sorunlarına sebep olmaktadır. Suyun az da olsa mevcut olduğu bölgelere doğru kitlesel göçler ve artan insan nüfusuna karşın şehirleşme ve kanalizasyon sistemindeki sıkıntılar, hijyenin giderek azalması çoğu zaman salgın hastalıkların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Üçüncü en büyük etki ise doğal sistemlerde biyoçeşitliliğin geri döndürülemeyecek şekilde azalmasıdır. Kurak şartlara adapte olamayan birçok canlı türü yok olmakta ve genetik çeşitlilik ciddi derecede azalmaktadır. Her ne kadar kuraklığın biyoçeşitlilik üzerinde meydana getirdiği tahribatın önünü almak mümkün değilse de kuraklığın sebep olabileceği besin ve sağlık sorunlarının önünü almak mümkündür.3

Açlık sorunu ise kuraklığın tetiklediği bir trajedi olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak kuraklıktan daha ötesini ima eden karmaşık bir sosyal, politik ve tarımsal sorundur ve kuraklık bu sorunun ancak çok sınırlı bir kısmına tekabül etmektedir. Her ne kadar akademik anlamda çok çeşitli tanımlamalara gidilmişse de açlık genel olarak besine ulaşımın sınırlanmasının tetiklediği kitlesel ölümlerdir. Açlık sorunu, kuraklıktan bağımsız olarak ele alınması gereken bir sorundur. Çünkü tarım sistemlerinin yapılanması, uluslararası gıda ve tarımsal ürün ticareti ve en önemlisi de politik faktörler açlığın ortaya çıkmasında kuraklıktan çok daha etkilidir. 4

Ortadoğu ülkelerinde savaşlara karşı ülkemizin izlediği dış politika ve bunun doğurduğu sonuçlar, Amerika ile ilişkilerdeki bağımlılık, tarım ürünlerinin ithali, yerli tohumun yasaklanması, köylerin ve köylülüğün bilinçli şekilde bitirilmek istenmesi ve doğanın yasaların bile hiçe sayılarak tahrip ediliyor olmasına yukarıdaki bilgileri de ekleyince, belki hemen değil ama, ileride böyle bir felaketle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz bir sonuç olarak görünüyor.

20.y.y'da milyonlarca insanın savaşlar, açlık, doğal felaketler ve kuraklık neticesiyle hayatını kaybettiğini ve daha çok yakın tarihte Somali'de 258 bin insanın açlıktan öldüğünü, şu an elliye yakın ülkenin savaştığını düşündüğüm zaman endişelenmemek elimden gelmiyor.

Elbette çevre bilimci değilim. Sadece yaşanmış olaylarla, yaşananları bir araya toplayarak yaşanabileceklere dair bir çıkarımda bulunuyorum. Bu çıkarımlar da yakın gelecekten ziyade, uzak geleceğe dair.

Endişelerimde haksız olmayı da yürekten diliyorum. Umarım kendimizi hiçbir zaman böyle bir felaketle yüzleşmek zorunda bulmayız.

 

 

 

Kaynaklar:

1 - Richard Erdoes, Alfonso Ortiz, Kızılderili Efsaneleri ve Masalları, Mısır Anne öyküsü, s.23-25, Anfora Yayıncılık, İstanbul, 2006

2  - M.S. Venkataramani, Bengal Famine of 1943: The American Response, 1973

3 - Muhammet Şakiroğlu,Somali'deki Kıtlık Felaketi, S.4-5, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı,  Aralık 2011

4 - A.E.G. s.5

5 - Makalede kullanılan fotoğraf, Madras Kıtlığı (1876-78) dönemine aittir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.