Sizin hiç parkınıza saldırıldı mı?

20.11.2014 08:24:07
A+ A-

Saat 02:26 biraz olsun soğuk havayı ve yağmuru tenimde hissetmek için Atatürk kütüphanesinin kapısına çıkıyorum. Sırtımı kapıya yaslayıp karşıma bakıyorum, Gezi Hotel hemen sağ çaprazında Gezi Parkı. Çocukluğuma götürüyor beni. Parkın hemen yakınlarındaki, bir dönemler babamın çalıştığı özel şirket, parkın göbeğinde bir dönemler yakınlarımın nikahının kıyıldığı evlendirme sarayı, parkın hemen altında şimdi yerine betonlar dökülen her parka geldiğimde karnımı doyurduğum fast food dükkanı.

Aklıma Cemal Süreyya' nın "Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?" adlı şiiri geliyor. Gülüyorum içten içe kendime ve "Sizin Hiç Parkınıza Saldırıldı Mı?" diyorum. Beyoğlu gibi beton yığını bir semtin içinde doğmuş ve elinizden tutan bir babanın götürdüğü, götürebileceği ender yeşil alanlardan biri. İlk kez yediğiniz pamuk şekerin, kağıt helvanın satıldığı yer.. Olayın siyasi boyutuna girmeden anlatmak, yazmak istiyorum. Nostalji düşkünlüğümden midir, talana yakıp yıkmaya karşıtlığımdan mıdır bilmiyorum. Yine gururuma dokunuyor parka yapılanlar. Şu an bile gözlerim dolmadı desem yalan olur. Çıkıyorum kütüphaneden ve parka giriyorum. Boş banklardan birine oturuyorum ve hemen ilerde babam ve çocukluğum geliyor. Kucağımda o dönemler ellerimden düşürmediğim kırmızı plastik topum. Parkı el verdiği şekilde her imkanlarından yararlanarak kullanmam gerekiyor. Ağaçları kale yapıyoruz, koca dev babam kaleye geçiyor. Aklım almıyor, bu top daracık mesafeden kalede iri yarı bir adam varken nasıl olacakta oradan geçecek? Vuruyorum, gooool.. Ben attığıma seviniyorum o yediğine. Yoruluyorum, uzanıyorum hemen çimlerin üzerine ağaç dallarının arasından gökyüzünü seyrediyorum. Varsın çocukluğum öğlen saatinde gökyüzünü seyrede dursun bende gecenin bu saatinde gökyüzüne bakayım, tek bir yıldız bile yok. Sıkıyorum yumruğumu "Nasıl yaptınız benim çocukluğuma bunu?" diyorum. Kalkıyorum yattığım yerden "Acıktım hamburger alalım mı?" diyorum.

Şimdi düşünüyorumda bu park benim çocukluğumun ender mutluluk sebeplerindenmiş. Pazar gününü bekleme sebebimmiş. Pazar gününü anlamlandıranmış.

Çocuklara kızıyoruz bilgisayar başında zaman geçiriyorlar, topluma karışmıyorlar diye. Bizim yüzümüzden, bakın çevrenize elinizi vicdanınıza koyun ve cevaplayın, çocuğumuzu, yiğenimizi, kardeşimizi nereye gönderelim, nerede sosyalleşmelerini bekleyelim, nereyi bıraktık onlar için?

Mesele gerçekten ağaç değil. Mesele bizi bu günlere getiren yaşanmışlıklar, mesele yarına bilinçli bir şekilde adım atmasını beklediğimiz çocuklar, mesele bizi bir an için de olsa betonlardan sıyıran yorgunluğumuzu alan maziyi ayakta tutan mekanlar.

Biz ki sevgilimizin bize aldığı çiçeği defter arasında kurutanlar, biz ki dostlarımızla gittiğimiz sinema biletini atmayıp saklayanlar, biz ki yıllar önce yaşanmış önemli bir olayı ilk günkü tazeliğinde tekrardan yaşamaya çalışanlar, biz ki İnönü Stadyumu yıkalacağında kale direklerini söküp çimleri kopartanlar.. Bizden geçmişimize, çocukluğumuza, anılarımıza dokunulduğunda sessizce durmamızı beklemeyin. En azından ağlamamıza müsade edin, yaslı insanlara saygı duyun. Bırakın biz kendi melankoli eğilimimiz yüzünden ağlayalım. Emrah Serbes' in de dediği gibi "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok, arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.