Toplumsal ekoloji, yerel yönetimler ve özerklik - I

28.08.2014 00:00:27
A+ A-

TOPLUMSAL EKOLOJİ, YEREL YÖNETİMLER ve ÖZERKLİK-I

 

“Ekoloji” kavramı ilk kez,1866 yıında Alman biyolog  Ernest Haeckel tarafından hayvanlar, bitkiler ve inorganik çevreleri arasındaki karşılıklı ilişkilerin araştırılmasını ifade etmek için  kullanıldı. Haeckel, ekoloji sözcüğünü,Yunancada yaşanılan yer,yurt,ev anlamına gelen “oikos” ile bilim, söz ya da söylem anlamlarına gelen “logia” / ”logos” sözcüklerinden türetmiştir. Ekoloji, kökenbilimsel (etomolojik) olarak yerleşme bilimi yada yurt söylemi anlamını içermektedir. Darwin’in “yaşam savaşının koşulları” olarak adlandırdığı her türlü karmaşık ilişkilerin tümü, bir başka değişle, hayvanları ya da bitkilerin diğer canlılarında bulunduğu organik ve inorganik ortamla sürdürdüğü dostça ya da düşmanca ilişkilerin tümü ekolojinin nesnesi olmuştur. Buna göre canlı cansız, biyotik, abiyotik, organik,inorganik varlıkların birbirleriyle olan diyalektik ilişkisini incelemek için kulanıllan bilim dalıdır.

 

Ekoloji özellikle Avrupa'nın yeni sol Marksist entelektüelleri tarafından kapitalizmin doğa ve evren üzerindeki tahribat gücüne getirilen eleştiri üzerine şekillenmektedir. J.B.Foster, meseleyi Marksizm içinde kalarak sosyalizm sonrasına, ideolojik cennete havale etmeden tartışan en bilinen isimdir. Burada dikkate alacağımız diğer bir isim ise eylemsellik alanından gelen alternatif bir yeni toplumsal paradigma kurgulayan Murray Boockchin'dır.seksenli yaşlarında hala eşitlikçi, özgür, ekolojik bir toplumun kurulacağına dair inancı eksilmemişti. bu inançla yaşama gözlerini yumdu. Bookchin için materyalizm, 1930’lu yıllardan bu yana içinde olduğu pratik-politik mücadelenin verdiği öznellik statüsünün gölgesinde silinip atılabilecek bir şeydir. Bookchin, Marksizimden koptuğu, Yeni Sol hareketiyle bağlandığı yıllarda Marksist olmamakta da özgür olduğunu hissediyordu. Marksizmin özgürlük mücadelesine yer açmadığından şikayetçi oldu. Genelde Marksistler arasında kabul gördüğünü düşündüğü insanın doğayı tahakküm altına alma düşüncesinin doğanın insana tahakkümünden kaynaklandığı şeklindeki yabancılaşma tezini, insanın insana tahakkümünün, insanın doğaya tahakkümü düşüncesine yol açtığı şeklinde tersine çevirdi ve tezini aslında bilincin varoluşu belirlendiği iddiasına kadar götürdü. Günümüzün en önemli ve en popüler ekolojik problemi ve onun üzerinde dönen konularından birisi küresel ısınmadır. Küresel ısınmaya neden olarak gösterilen en önemli unsurların başında sera gazlarının etkisi gelmektedir. Dünyadaki karbondioksit miktarının artışı, dünyanın yavaş yavaş ısınmasına ve küresel ısınmanın artmasına neden olur. Tabi ki karbondioksit miktarındaki artışa da neden olan birçok unsur mevcuttur, bunlardan en önemlileri; ormanların tahribatı, kömür ve doğal gaz kullanımı ve petrol kullanımındaki gözle görülür miktarlardaki artıştır. Bu maddelerin kullanımı sanayi devrimiyle birlikte en üst noktasına ulaşmıştır.

Dünyadaki ekolojik dengenin bozulması 19. ve 20. yüzyıllarda hem doğal kaynakların tüketilmesi hem de doğanın sanayi üretimi adına tahrip edilmesi sonucunda büyük oranda bozulmalara maruz bırakılmıştır. Örneğin 19. yüzyılda dünyanın sanayi üretimi yirmi, nüfusu üç kattan fazla artarken, gerek kaynak tüketimi gerekse de kirletici üretimi çok daha fazla artmıştır (Abay,Torunoğlu 2000:91).

Wallerstein’a göre günümüzde artık yüzlerce yıl öncesinin aksine, ekoloji, dünyanın her yerinde önemli bir siyasal problem olarak kendisini göstermektedir (Wallerstein, 2000:89). Dünyanın doğal dengesindeki bozulmanın asıl sorumlusu bütün düşünürler tarafından kapitalist sistemin kendisi olarak gösterilir. Yine Wallerstein’e göre, kapitalizm asıl hedefine yani sonsuz sermaye birikimine ulaşmak ve mevcut olanı yani kapital birikimini en ileri seviyeye eriştirebilmek için, hem coğrafi açıdan hem de toplam üretim açısından genişlemek zorundadır. Ancak kapitalist sistemin bir ikinci özelliği daha vardır ki ilki kadar sık tartışılmasa da onun kadar önemlidir ve Wallerstein buna kapitalizmin kirli sırrı demektedir. Buna göre, kapitalistlerin hiçbiri özellikle de büyük olanları fatura ödemezler.

Doğanın dengesindeki bozulmanın temelini insanların doğayı tahakkümleri altına almaları isteğiyle hep el ele gitmiştir. Fukuyama’ya göre; “üstün konumu insana doğaya egemen olma, ondan yararlanma ve onu kendi amaçlarına göre yönlendirme” hakkını vermiştir. Bunun gerçekleşmesine de maalesef ki bilimin kendisi yol açmıştır (Fukuyama 1999:293). Habermas (1993:36)’a göre ise “doğaya gittikçe daha etkin bir hükmetmenin yolunu açan bilimsel yöntem daha sonra doğaya hükmetme aracılığıyla insanlar üzerindeki daha etkin iktidarı için saf kavram ve aletleri de sunmuştur.”

Doğayı tahakküm altına alma isteği aslında ilk zamanlarda bireysel ihtiyaçlardan kaynaklanan bir amaca bağlı olmuştur her zaman. Köker’e göre bireysel ihtiyaçların karşılanması bir amaçsa eğer, bu amacın gerçekleştirilmesi için gerekli araçlar için rasyonel bir denge şarttır. Bu dengeyle anlatılmak istenen ise, insanların sınırsız ihtiyaçlarına karşılık kıt kaynaklara sahip olmalarının varsayılmasıdır. Yani bireyler sınırsız ihtiyaçları ile mevcut olan kıt kaynaklar arasındaki optimum dengeyi aramaktadırlar. Ancak kişilerin kendi yararlarını her zaman için maksimum düzeyde sağlama çabası araması ve bu çabanın da bireysel mülkiyet kavramı etrafında örgütleniyor olması kişi-çevre ilişkisinin temelini meydana getirmiştir (Köker 1995:41-42). Taylor’a göre “çevremizdeki varlıklar varoluş zincirindeki konumlarının getirdiği önemi kaybettiklerinde bizim tasarılarımız için hammadde ya da araç olarak görülmeye açıktırlar” (Taylor 1995:13). Bu durumda doğa, insan eliyle daha hızlı ve geri dönülmez bir biçimde tahakküm altına alınmaya başlanmıştır demektir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki küresel ısınma ve çevre bilinci üzerine bugün hükümetler ve bireyler düzeyinde bilinçlenme oranı gittikçe daha ileri boyutlarda artış göstermektedir. Giddens’a (1998:163) göre eğer teknolojinin belirleyiciliğindeki çevrenin daha üst boyutlardaki zararlarından kaçınmak gerekiyorsa, öncelikli olarak bilimin ve teknolojinin mantığına karşı çıkmak gerekir, tek başına onun getirdiği dış etkilere değil. İnsancıllaştırılan teknoloji ve çevre ile insan arasındaki araçsal ilişki günümüzde gittikçe daha fazla etiksel boyut içermeye başlayacaktır. Buna paralel olarak da küreselleşen ekolojik sorunların ele alınışı artık gezegensel düzeyden yoksun olarak işlemeye başlayacak gibi görünmektedir. Ancak bu yolla ekolojik dengenin korunması küresel ölçekte mevcut olabilir. Çevrenin korunması yönünde birçok yöntemin varlığından bahseden düşünürler kapitalist üretim tarzının olumsuz etkilerini, doğayı korumak ve kullanılan doğal kaynakları yeniden restore etmek için harcama yapmak gerekliliğini savunurlar. Ancak bu yolla çevre tahribatının önüne daha başarılı olarak geçileceği düşünülmektedir.

Gerçekten de kapitalizmin sebebiyet verdiği çevresel tahribat alarm verici boyutlara ulaşmıştır. Küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, üst toprağın kayması, yağmur ormanlarının temizlenmesiyle oksijenin tükenmesi,GDO hormonlu gıda üretimi,yiyeceklerimizin plastikleşmesi, Nükleer sanayileşme, zehirli atıklar, besinlerdeki ve sudaki böcek zehiri kalıntıları, doğa türlerinin hızlanan tükenme oranı , Metan gazının salınışıyla oluşan küresel ısınma ve buzulların erimesiyle deniz seviyesinin 7 m yükselme tehlikesiyle gelişecek olan  ekolojik tahribat ve ekolojik intihar kıyamet gününün sinyallerini vermektedir. İnsanın insana ve doğaya karşı girdiği savaşta herkesin kaybedebileceği bir duruma gelmiştir. Sırf insanlık kendi türünü red, inkar, imha ve ırkçılık temelinde gelişen savaşlarda kendi türünde milyonlarca insan katledilmiş ve binlerce şehir yerle bir edilmiş, binlerce köy yakılmış, milyonlarca ağaç ateşe verilmiş ve kendi içindeki milyonlarca canlı türü için dünya bir cehenneme çevrilmiştir. Bu gerçeği Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları adlı eserinde şöyle açıklar:

"Genelde, modernliğin fırsat yönü en etkin biçimde toplum-bilimin klasik koruyucuları tarafından vurgulanmıştır. Marks ve Durkheim modern çağı sorunlu bir dönem olarak gördüler… İkisinden de daha karamsar olan Max Weber  ise modern dünyayı, madi ilerlemenin yalnızca bireysel yaratıcılığı ve özerkliği ezen bir bürükrasinin genişlemesi pahasına elde edildiği paradoksal bir ortam olarak görüyordu. Ancak o bile modernliğin karanlık yüzünün ne denli büyük olabileceğini tam anlamıyla tahmin edememiştir.          

Bir örnek olarak ele alındığında bu üç yazarın hepsi de modern endüstriyel iş yaşamının insanoğlunu sıkıcı ve yeknesek bir çalışma disiplini altına sokan alçaltıcı sonuçlarını görmüşlerdi. Fakat ‘ öğretim güçleri ‘nin gelişmesinin çevreye yönelik geniş ölçekte yıkıcı bir tehdit oluşturabileceği öngörülememiştir. Ekolojik kaygılar sosyolojiyi oluşturan düşünce geleneklerinde pek yer tutmazlar. Dolayısı ile günümüzde sosyologların bu kaygılar ile ilgili sistematik bir değerlendirme geliştirmekte zorluk çekmeleri de pek şaşırtıcı olmamaktadır.

İkinci bir örnek ise siyasal iktidarın ‘Despotizm’in kullanımı daha çok modernlik öncesi devletlerin özelliği olarak görülüyordu. Faşizm, Yahudi soykırımı ve Stalinizm gibi 20 yy tarihinin büyük olaylarını izlerken totalitarizm imkanlarının modernliğin kurumsal parametreleri tarafından dışlanmaktan çok, onlar tarafından kapsandığını görebiliriz. Totalitarizm, geleneksel Despotizmden farklıdır; ama sonuç olarak çok daha korkutucudur. Totaliter yönetim siyasal, askeri ve ideolojik güçleri modern ulus- devletlerin çıkışından önceki dönemde mümkün olamayacak kadar yoğun bir biçimde bir araya getirebilir. Askeri gücün gelişimi genel bir olgu olarak buna bir örnektir…

Dookchin ve Weber 1. Dünya Savaşının tüyler ürperten olaylarına tanık olmuşları…

19. yy. sonları ve 20. yy başlarında eser vermiş  toplumsal düşünürler nükleer silahların keşfini tahmin edemezlerdi. Fakat, endüstriyel yenilik ve örgütlenmenin askeri güçle ilişkilendirilmesi modern endüstriyelleşmenin kökenlerine kadar uzanan bir süreçtir… Yalnızca nükleer cepheleşme tehlikesi değil askeri alandaki çekişmelerin süregelmesi gerçeği de modernliğin yüzyılımızdaki ’karanlık yüzü’nün temel bir parçasını oluşturur. 20. yy. savaş yüzyılıdır; önceki iki yüzyılın her birinden daha fazla sayıda can kaybına yol açan askeri çarpışmalarla doludur. İçinde bulunduğumuz yüzyılda şimdiye kadar 100 milyondan fazla insan çatışmalarda ölmüştür; genel nüfus artışını göz önünde bulundursak bile bu sayı 19. Yüzyıldaki dünya nüfusundan fazladır. Eğer sınırlı nitelikte bile olsa bir nükleer savaş meydana gelse, can kaybı sarsıcı boyutlara ulaşacaktır ve tam anlamıyla süper güçler arası bir savaş, insanlığı bütünüyle ortadan kaldıracaktır.

Tüyler ürpertici bu gerçeklik bizi,  insanlığın alternatif bir toplum ve uygarlık sistemini kurmaya zorlamaktadır.

Ernest Haeckel, Foster, Roy Bhaskhar, Luis Althusser, Murray Bookhin gibi Avrupalı entelektüeller ekoloji, toplumsal ekoloji, derin ekoloji, çevresel ekoloji, özerklik ve konfederalizm gibi kavramları felsefi boyutta tartışmışlardır. Toplumsal ekoloji konusun kapsamlı önemli bir metini sizinle paylaşmak istiyorum.

 

KAPİTALİZMİN VE DEVLETİN ÖTESİNDE BİR GELECEK TASARLAMAK

Bu gibi soruların incelenmesi, önemli diyalektik felsefi becerilerin kullanılmasını gerektirir: spekülatif düşünme kapasitesi. demek, çevremizdeki geçmiş dünyayı düşünmek ve kendimizi farklı bir dünya içerisine, çok farklı bir şekilde örgütlenmiş bir dünya içerisine, bugün çarpıtılmış bir biçimde çevremizde gördüğümüz toplumsal ve ekolojik potansiyellerin bazılarını geliştirmiş bir dünya içerisine yerleştirmek demektir. Bu, dünyayı yalnızca olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi görmeye çalışmak demektir.

Toplumsal ekolojistler yıllardır belediyeleşmiş bir ekonomi ve ahlaki bir ekonomiye yönelik somut öneriler getirdiler. Bu öneriler, Bookchin'in "insanlığın doğayla ekolojik meditasyonu olarak üretken sürecin tekrar ele geçirilmesi" dediği şeye yönelmektedirler. Pratiğe yönelik bütün bu önerilerde ortak olan şey, piyasalar veya sınıflar veya bürokrasi olmaksızın, karmaşık ekonomilerin --eşitlikçi ve katılımcı çizgilerde-- nasıl farklı bir şekilde işletilebileceğinin altında yatan kavrayıştır. Toplumsal ekolojistler, özgür bir toplumun ekonomik mekanizmalarının, ister üretim, ister bölüşüm, isterse yeniden üretim amacıyla olsun, dört temel özelliğe sahip olması gerektiğini söyler: bunlar bilinçli, saydam, değiştirilebilir ve bütünleşmiş olmalıdırlar.

Bilinçli: Bizler, ekonomik yapıların kendi amaçlarını gerçekleştirmek için bizi zorlamasına değil; ekonomik mekanizmaların, bizim kolektif olarak onlara yüklediğimiz amaçları yerine getirmek üzere tasarlanarak seçilmesini ve tasarlanarak yapılandırılmasını istiyoruz. Saydam: Bizler, toplumun her üyesinin, toplumun ekonomik mekanizmalarının nasıl işlediğini kavrayabilmesini istiyoruz. Değiştirilebilir: Birler, ekonomik yapılarımızı, ekolojik ve toplumsal gereksinimlere göre değiştirebilmek istiyoruz. ve son olarak, ekonomik mekanizmaların, komünal kendinden yönetimin tüm diğer yönleriyle kapsamlı bir şekilde bütünleştirilmesini istiyoruz.

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.