Uzun yoldan kısa öyküler

11.10.2015 17:11:26
A+ A-

Ne zor bir yazdı bu böyle. Kahve falında görünmüş gibi hep yol çıktı önümüze. Hep yol. Hem de uzun yol. Büyük çoğunluğu yer değişikliğinin getirdiği; azı ise sağlık sorunlarının yarattığı zorunluluktan dere tepe düz gittik. Yazlık sığınağımız Yeşilovacık’tan iki Antalya’ya, iki Ankara’ya yollar düz edildi. Yorucuydu kuşkusuz. Denizin içinde olmayı her şeyin üstünde tutan eşim hanım içinse alabildiğine sıkıcıydı. Yaş da almış başını gidiyordu ya her şey daha bir zordu. Neyse ki salt yollar değil sorunlar da düzeldi de yorgunluğun pek önemi kalmadı.

Yer değişikliği tam anlamıyla gerçekleşeceği zaman da yeni bir yolculuk daha başladı bizim Haydarpaşa Yeşilovacık’tan.  Bir gün öncesinin gecesinde de hancının elindeki şişeden son bir yudum daha alınarak hazırlık tamamlandı. Sabahında da yolculuk başladı yavaş yavaş. Büyük olasılıkla da bu yoldaki son yolculuktu bu.

Küçük arabamız tavana dek dolmuş, üç bavul ve eşim hanım arabanın dışında kalmıştı. Onlarla birlikte götüremeyeceğim çok şey de.  Denizden topladığım eğri büğrü, delikli deliksiz, irili ufaklı taşlarım, maltızım, tik masam ve yazlık dostlarım Lokum, Lokumcuk. Ne yazık ki onlar gelemiyordu benimle. Arabamda da yeni evimde de onlara uygun bir yer çıkmamıştı. Onları arkamda bırakıp, üç bavul bir eşim hanımı da kargoya verir gibi otobüse bindirip tıka basa dolu arabamla tek başıma ve üçüncü kez düştüm Antalya yoluna.  Dili boyunu geçmiş adamın yıllar yıllar önce bittiğini söylediği; ama uzaktan bile bitmediği anlaşılan “duble” yola. “Vatan bölünmez” çığlıklarının atıldığı ülkede bölünme yollarda çoktan başlamış; yolunu yeterince bulamamış olanlar ağırdan alınca işi “tekli”, “çiftli” bölünmeler baş göstermişti. Yani  “duble duble” gidilirken sıklıkla “tek”  atışlara zorunlu dönüşler yapılıyordu.  Varlığı söylenen tünellerin çoğuna da içine girilecekmiş gibi yaklaşılıyor; ama önünden geçilip arkasına dolanılıyordu.

Önce kapı komşumuz Büyükeceli’ den geçilecekti. Halk arasında AKKUYU olarak ünlenen ve yapılmakta olan nükleer santralla bilinen Büyükeceli. Artık belediye de olmayan beldeden dönme o yerden geçilecekti işte.  Yerleşim yerleri hızla geliştiği ve genişlediği için kentin girişinde olması gereken ad levhaları girişten çok sonra karşılar olmuştu insanları. Büyükeceli’nin tabelası da öyle; ama çok hoş bir güzellikle karşıladı beni. Gözüm üzerine düştüğünde “duble” olamamış o kıvrım kıvrım yolda kendimi tutamadım, gülmemi koyuverdim arabanın içine. Tıka basa dolu arabada gidemedi bir yere ve hep yanımda kaldı gülmelerim, hep güldüm. Yoldan çıkmaya kalkan dört tekeri de son anda çekiverdim yola. Cep telefonum değil de, fotoğraf makinem akıllıydı; ama “duble” olamamış “uzun ince bir yolda” durmam olanaksız olduğundan gördüğümü görüntüleyemedim ne yazık ki. Oysa kesinlikle görüntülenmesi gereken bir şeydi. Nasıl da güzel düşünülmüş ve ustalıkla becerilmiş bir şeydi. Nasıl da yakışmıştı nükleer santralin yapıldığı yere.  Bütün bunları ve bu yerin bu iş için özellikle seçilmiş olabileceğini düşünürken üzgündüm; ama gülüyordum. Nasıl gülmezdim karayollarının levhası, sanki karayolları yapmış gibi bütün olağanlığı ve olabildiğince güzelliğiyle gülümsüyordu bana ve tüm insanlara. Haykırıyordu sanki burası “BÜYÜKECEL” diye…   

                                                                       *

Yolun teklisinde de çiftlisinde de üç araba peş peşe gidiyorduk. “Büyükecel” den uzaklaşıyor gibi görünsek de biliyorduk ki o hızla yaklaşıyordu bize, size, hepimize, tüm ülkeye. Üç araba ecelden kaçıyor gibiydik. Üçü de değişik markalardan olsa da küçük arabalardı. Hani o “aile arabası” denilenlerden. Onların içinde görünüşe göre aile vardı da benimkinde de aile eşyasıyla vardı. Kardeş kardeş kaçıyorduk BÜYÜKECEL’den biri önümde diğeri arkamda. Birinin hemen önümde olması benim sıkıntım olsa da kardeşliği bozasım yoktu. Önümde araba varken kendi arabamı ben kullanmıyormuşum, ezbere gidiyormuşum gibi bir duyguya kapılıyordum. O nedenle önüm açık olmalı ve ülke koşullarında zor da olsa önümü görmeliydim. Benim ağırlığımdan değil de arabamın ağırlığından ağırdan alıyorum ben de, önümü açmaya zorlamıyorum kendimi. Böyle giderken içine giremeyeceğimiz tünellerden biri daha çıktı yolumuza. Tünel elli metre öncesinde şeritle kapatılmış giriş yasaklanmıştı. Geliş tünelinin çıkışı açıktı.  Belki de girişinden kapatılmış, çıkışına boş vermişlerdi. Oradan da girilecek değildi ya. Hem girilse nereye gidilecekti. Belki öbür ucunda yol bile yoktu. Kimi tünel çıkışlarında gördüğüm bir şeydi bu. Tünele daha yol gelmemişti, gelmesi de çok zordu. Tünel havada asılı kalmış gibiydi çünkü.

Neyse, o uzmanların ve dili boyunu aşmış adamın bileceği şey. Geliş tünelinin önünün açık olması belki de iş makinelerinin giriş ve çıkışı içindi. Girişin başında da kime olduğunu kestiremediğim uyarı levhaları vardı. Birinde doğru ve sola gidişi gösteren iki ayrı ok, diğerinde ise yeri gösteren bir başka ok vardı. İkinci ok işareti ya kaymış ya da birisi hinlik olsun diye yönünü değiştirmişti. Yerin dibine gidilecek değildi ya. Önümdeki aile arabasının sürücüsü ne düşündü, o okları nasıl okudu bilmiyorum, hiç düşünmeden geliş tünelinin girişinden girdi gitti. Oku yanlış okumuş olabilir, çiftli yolun ara sıra tekliye dönüşmesinin kafa karışıklığına aldanmış olabilir, araba içinde olası bir aile içi tartışmanın bungunluğuyla dalmış olabilir, her şey olabilirdi; ama bir tek o olamazdı. O da olmayacak olanı yaptı ve daldı gitti tünele doğru. Benim önüm açılmıştı; ama adamın önü kapalıydı, ne yapacaktı orada öyle. Tünelin ucunda durup çevrenin görünümünü izleyecek değildi ya.

O tekli kötü yolda dikiz aynasından gelişmeleri izlerken arkamdaki aile arabasının da önce yavaşladığını; sonra da sağa yanaştığını ayrımsadım. Onun ne düşündüğünü düşünecek durumda değildim. “Eyvah” dediğim anda da sürücünün bana inandığını, bana sığındığını, benim isteğime göre yol seçtiğini görünce sevindim kuşkusuz. O da oraya gitseydi ben kendi yolumdan kuşkuya düşecektim sanki.

                                                                       *

Yolun teklisindeyim yine. Dağ yolu, çiftlisinin gelmesi biraz zor anlaşılan. İne çıka döne döne gidiyorum deniz ve dağ arasında. Önümde bulutlar uçuşuyor olsa da önüm açık. Ne aile arabası, ne tomruk kamyonu var. Önümü görmeyince arabayı ben kullanmıyormuşum da öndeki beni çekiyormuş gibi oluyorum. Hele de dağ yolunda bir kösemenin ardına düşülünce yol bitmez, zaman geçmez oluyor. Onun için şen şakrak gidiyorum ve dikiz aynasına bakıyorum. O da neydi öyle. Ben şen ve şakraktım; ama arkamda pek çok aile arabası vardı. Ben onlara kösemen olmuştum. Yanımda olmayan eşim hanımın telefonla da olsa beni uyarmasından korktuğum için bayağı bir ağırdan almıştım anlaşılan. Araba da ağırdı üstelik. Yol da yokuş ve tekli. Gözümü dikiz aynasından alıp arabaya hız vermeye çalışırken onu gördüm işte. Siyah ve simsiyah bir yılan uzun upuzun boyunu kıvırarak yolun karşısına geçmeye çalışıyordu. Fırsatını yakalamışken abartarak söyleyeyim açıkken 2,5 metre falan olmalıydı. Kıvrımlıyken bile iki ucunda yolda yarımşar metre boşluk bırakmıştı. İkisi de kataraktan kurtulmuş gözlerim yanılamazdı ya. Çok kalındı ve başı havdaydı. Bana bakıyor gibiydi üstelik. Araba da hız kazanmış iki üç metre kalmıştı aramızda. Dursam da üzerinden geçecektim. Üstelik durunca da arkamdakiler de benim üzerimden geçecekti. “Yılanı öldürmeseler” dedim ve geçtim gittim. Arkamdakiler de… Yılanı öldürmediler mi bilmiyorum.

*

Kurban bayramı öncesiydi yola çıktığımda. Bir iki gün sonra ülkede kan gövdeyi götürecek, sokaklar kan gölüne dönecekti. Ülke zaten kan ve ölüm kokarken hem de. Her gün onlarca can öldürülüyor, beyinsel gelişimini tamamlayamamış birileri de ölü yakınlarını kurban bayramını en iyi biçimde yaşadıklarına inandırmaya ve avutmaya çalışıyordu. Geçtiğim her yerde de bayram hazırlıklarının belirtileri vardı. Hayvanlar taşınıyor, yörenin ileri gelenleri ileri geri düşüncelerini bezlere yazdırarak ve her yere astırarak bayram kutlaması yapıyorlardı. Kutlamanın içinde kuşkusuz vatanın bölünmezliği de vardı. Adlarının ve sanlarının yanına kim oldukları iyi bilinsin diye olsa gerek sırıtkan fotoğraflarını da koymaktan kaçınmamışlardı. Kuşkusuz sünnetçi fıkrasında olduğu gibi bayram nedeniyle kurbanlık öküz fotoğrafı koyacak değillerdi; ama yine çirkin oluyordu. Anamur’dan geçerken gördüm bunlardan birini de. Vatanın bölünmezliğine yine yoğun bir vurgu yapılıyor, bunun bir “şeref” ve bir “onur” olduğu bağıra çağıra duyuruluyordu. Böyle bir işe soyunan birinin belediye başkanı olsa da olmasa da dilinin de bölünmezliğini düşünmesini, “onur” ve “şeref” in aynı anlama geldiğini bilmesini isterdim doğrusu. Çünkü “Dilsiz kalan bir ulusun bölünmek zorunda olduğunu” söyler bu işi bilenler. Hem de  ulusun “Dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasını”bileceğini de. Ben yine de belediye başkanının bunu bildiğini “onur” ve “şeref” adında iki çocuğunu olduğunu; “onur”unu şereflendirip “şeref” ini onurlandırdığını düşündüm.

Kahve falında görünmeyen bir uzun yolda çıkan kısa öyküleri bitirirken BÜYÜKECEL’ i geçtikten sonra bir yerde gördüğüm balık aşevini de anmasam o güzel ada haksızlık etmiş olurum. BÜYÜKECEL ile başlayan öyküleri KalaBALIK gibi bir güzellikle sonlandırayım hiç değilse.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.