Nevzat Sayın’ın 'Terbiyeli' Eseri: "The Seed"

02.03.2016 23:17:18
A+ A-

Bir sosyoloji mezunu olarak, mimariye yönelmiş merakımın temellerini ararken, kendimi 2000 senesinde buldum.

Mimar Sinan’ı kazanan bir erkek arkadaş; daha önce hiç görmediğim stilde, eğimli bir çizim masasının hayatımıza girişi; eğitimi süresince küçük kareler çize çize beynini yemek üzere olan eski sevgilinin, aşkla sanatı birleştirip, o milimetrik karelerle adımı -dağlara olmasa da- kocaman beyaz kağıtlara yazması ve benim “Mukavemet ne?” “Islak hacim ne?” “Kesit ne?” şeklinde sonsuza uzayıp, 3 yaşındaki meraklı veletleri aratmayan deli sorularım…

İlişki bitti, merak kaldı. Yeni kurbanlarım, mimar arkadaşlarım oldu. İşlev ve estetiğin kesiştiği bu nokta, Foucault’nun mekân ve güç alanındaki çalışmaları sayesinde, sosyoloji semalarında da ensemi bırakmadı. Şikayet etmek şöyle dursun, merakım daha da derinleşti. Hatta “Çekirdek Çitlemek, Röntgencilik ve Sosyal Medya” yazımda, Jeremy Bentham’ın Panoptikon adlı hapishane projesine atıfta bulunabilmem, tamamen bu merak ve zevkin zihnimde açtığı kanallar sayesindeydi.

Tahmin edebileceğiniz gibi, mimari çalışmaların teknik detaylarına ya da incelikli hesaplarına vâkıf olmam mümkün değil; benim merakım, hep, mekân ve insan arasında kurulan ilişkiye yönelik oldu.

Yer İstanbul’un “Bir Yer Kurmak: Nevzat Sayın”  etkinliğine giderken, doğruyu söylemek gerekirse, bu denli tatminkâr bir akşam geçireceğimi düşünmüyordum. Hatta sırf merakımdan, “Üç-beş bilgi kulağıma çalınırsa, ne âlâ!” kontenjanından gittiğimi bile itiraf edebilirim. Elbette Nevzat Sayın ismi, bu kararımı kolaylaştırdı. Ancak mimar kimliğiyle değil, insan kimliğiyle. Zira kendisiyle tanışmam, bundan birkaç sene önce, bir televizyon programı sayesinde gerçekleşmişti. Karşımda, tane tane konuşan ve kendini -doğru sözcüklerle olduğu kadar- içtenlikle ifade eden, muhalif duruşunu saygı çerçevesinde ortaya koyabilen bir adam vardı.

Nevzat Sayın / Fotoğraf: Murathan Özbek

Zamanında zihnime attığım o minicik çizik, zannettiğimden daha derine işlemiş olacak ki etkinliği görünce çok sevindim. İsterse spagetti yapmanın inceliklerini anlatsın, kendisini dinlemeye ve aklından bir dilim almaya gitmeliyim diye düşündüm.

Etkinlik esnasında, kimi zaman, hiç anlamadığım terimler de havada uçuştu elbette ama hiiiç renk vermedim. Kulağımı koydum kucağıma, usul usul dinledim. Ve her cümlede, her yeni sözde, oraya giderek ne iyi ettiğimi düşündüm.

Bunu özellikle yazıyorum. Çünkü bazen ilgi alanlarımıza (ilgi alanımız olduğuna inandığımız kalıplara) çok fazla takılıyoruz. “Ben mimar değilim ki! Ne işim var böyle bir etkinlikte?!” diyoruz. Oysa cerrah olmak gerekmiyor hastaları kaybetmek üzerine konuşmak için ve bir avukat titri taşımadan da tartışılabilir -pek tabii- adaletsizlik…

-.-

Konuşmanın başında, Nevzat Sayın iki tip insandan bahsetti:

     - Çözümden yola çıkanlar

     - Sorundan yola çıkanlar

İlk tipte olanlar, daha risksiz ve garantili bir yolu takip ediyorlar. Neye ulaşacaklarını bildikleri için adım adım ona gidecek rotayı izlemeleri yeterli oluyor.

İkinci tiptekiler ise, Nevzat Sayın’ın da kendisini konumlandırdığı alana dâhiller: Risk alan, nereye ulaşacağını bilmeden; uzun ve merak dolu bir yola baş koyanlar.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Heidegger’in bol bol kulaklarını çınlatarak, “yerin fısıltısı”ndan bahsetti Sayın. “Zaten orada olana izin vermek, ona imkân tanımak” olarak tanımladı çabasını.

Mimarların kim olduğu ile ne ürettikleri arasındaki bağı açıklarken de şu cümleyi sarf etti: “Sen öyle biri olduğun için öyle bir bina yapıyorsun” Yani sen her kim isen, eserin de o/öyle.

Kendini yer'e teslim etmekten bahsetti. Ve böylece ona egemen olabileceğinden.

Aklıma gelen çağrışım, direkt, köle-efendi diyalektiği oldu. (Merhaba bebeğim Freud! Selam psikanaliz, selam feza!)

Bağlam olarak açıklamak gerekirse:

Efendi/köle ilişkisinde, teslimiyet anahtardır. Kendini bırakan köle, tam anlamıyla efendisinin tahakkümü altına girecektir ve ancak o zaman bir’lik/bir olma hâli sağlanabilir. Ve ancak o zaman köle, efendisi üzerinde bir etkiye sahip olabilir. Teslimiyet, zaafiyet olmaktan çıkıp güçlü bir bağ haline geldiğinde, eşitlenme gerçekleşir. Artık ilişki, iki ayrı parçadan değil, birlikte titreşime giren/birlikte tepki gösteren tek bir parçadan müteşekkildir. İki taraf da birbirinin ihtiyaçlarını anlar, ona saygı duyar ve kendini bütünüyle diğerine verir.

Bu yüzdendir ki mimarın kendini yer’e teslim etmesi, yer’e egemen olmasının "garip-fakat-gerekli" koşulu haline gelir.

Brecht’e atıfla “epik” tanımını kullanan Sayın; bunu şiirsellik anlamında kullanmadığını; mekânın “önce uzaklaştırıp sonra içine alan” doğasını tanımlamak için tercih ettiğini ekledi.

Söz İbn-i Haldun’a geldiğinde “Coğrafya kaderdir” cümlesi üzerine konuştuk biraz. Türkiye ekseninde bakarsak, “Coğrafya kederdir” diye de özetleyebiliriz durumu. (Hakkını yemeyeyim; memleket epey güzel aslında, bizimki dönemsel bir yara)

Oradan Mevlana ve Erol Akyavaş’a selam verdik. Konumuz, “Fîhi Mâ-fîh”.  Arapça sözcük karşılığı, "ne varsa içindedir", anlam karşılığı ise "ne varsa onun içinde var".

Bunun Nevzat Sayın mimarisindeki karşılığı, var olana uyum sağlamak; mekânın/yerin sesini dinlemek ve ona saygıyla, sevgiyle yaklaşmak.

-.-

Etkinlik; Sabancı Müzesi içinde yer alan The Seed’in yapım süreci üzerine olsa da çevresinde gezindiğimiz fikirler, akşam boyunca birbirinden farklı disiplinleri kucakladı.

Mekânla ilgili teknik bilgilere göz atacak olursak, doğuya bakan bir arazide olduğumuz bilgisini veriyor bize Nevzat Sayın. Kendisinin sevdiği ve ayrıcalıklı bulduğu bir cepheymiş.

“İşverene rağmen iyi iş yapılamaz” mottosunu, Güler Sabancı hakkındaki övgüsüyle tamamlıyor. Kendisinin bir işveren olarak asla süreci yönlendirmediğini, yalnızca içinden geçeni, niyetini paylaştığını ve gerisini ekibe bıraktığını mutlulukla anlattı.

Bu arada The Seed’in proje başlangıcı hakkında, dikkatimi çeken ve bir kitapta olsa kesin altını çizeceğim bir cümle sarf etti: “Her şeyin göstermek için yapıldığı bir dönemde, görünmeyen bir yapı istemek çok önemli bir karar”

Bu noktada içeriye doğru da küçük bir ayna tuttu: “Mimar için mekân, iktidar alanıdır. O yüzden araziyi duymak; onun fısıltısını dinleyip, ona hürmet etmek, biraz da yaşla gelen bir karar. Biz mimarlar, normalde, her şeyi kontrol etmek istiyoruz.”

-.-

Seed’in yapım süreci, verimlilik/kaynak kullanımı (zaman da bir kaynak neticede) anlamında da kayda değer bir öğreti. Binanın yerleşeceği alan kazılırken, konstrüksiyonu da Necati Çeltikçi önderliğinde, ayrı bir atölyede yapılmaya başlanmış. Tamamlanan parçalar araziye getirilmiş ve orada monte edilmiş.

Nevzat Sayın, arazideki kayaların fotoğrafını bize gösterirken, bu görüntüyü daha sonra da hatırlamamızı söylemişti. Birkaç fotoğraf sonra sebebini anlamış olduk. Araziden çıkartılan kayalar, binanın cephesindeki kafeslerin içinden bize göz kırpıyorlardı.

Tam o anda, bu yazının başlığı geçti içimden: "Terbiyeli bina"

Çorbaya sonradan malzeme eklenecekse, (aniden sıcakla karşılaşan malzemeler pişip kesilmesin diye) 3-4 kaşık çorba bir kaseye alınıp yeni eklenecek malzemeyle karıştırılır ki iyice alışsınlar birbirlerine, böylece içeride yabancılık çekmesin sonradan gelenler. Bunun adına da terbiye denir.

The Seed’in arazisinden çıkartıldıktan sonra dış duvarlarında yer bulan taşlar da, bu tarihi yer'de yabancılık çekmesinler diye her gün yanaklarından öpüyor salonun çeperlerinin ve "hoş geldiniz" diyor konuk sanatçılarına, taaa seneler öncesinden.

Bu birbirine alıştırma, kaynaştırma ve yaren eyleme durumu, Nevzat Sayın’ın üçgen formu kullanımında da kendine yer buluyor. Konstrüksiyonun kavisli yerlerini oluşturan parçaların üçgen formu, iç mekânda da tekrar edilmiş ve kaleydoskop etkisine zenginlik katıyor. Binanın içi, dışı, geçmişi ve bugünü sevişiyor herkesin gözlerinin önünde.

Sayın’ın önemsediği üyeler, yalnızca inorganik olanlar değil elbette; inşaat boyunca  işçilerin de orayı benimsemesini çok istemiş. Çünkü, ancak o zaman güzel bir sonuç çıkacağına inanıyor. İşçilerin inşaat esnasında çekilen ve salondaki bir konseri andıran görüntülerini de bu ilişkiyi göstermek adına paylaşıyor bizimle.

Anladığım kadarıyla, bir şeyleri halı altına süpürmek ya da örtmek gibi kötü huyları(!) yok kendisinin. Başta Brecht’i andığı için, istemsiz olarak, göstermeci tiyatroya gidiyor aklım. Binanın bahçe içinde, bombe şeklinde kalan bölümünü bir setle kapatıp, muntazam bir dikdörtgen"miş" gibi göstermek yerine, olduğu şekliyle bırakmayı tercih etmiş. Sebebini de şöyle açıkladı: “Zorla oraya koyulmuş bir bina varken, bunu hissettirmek önemli”

Bina; deprem gibi durumları kaldırabilecek mesafeler bırakılarak, neredeyse milimetrik olarak yerleşmiş şu anki yerine. Tam tepesinde yer alan Fıstıklı Teras, zaman içinde The Seed’e yaslanmış. Artık The Seed, mahallenin yerlisi olmanın hakkını vererek, binayı omuzlarında taşıyor. Bu komşuluğun seslerini konser alanına geçirmemek içinse özel bir yaylı sistem kullanılmış. Böylece The Seed, gürültüyü de göğsünde yumuşatıp uzaya paslıyor.

İç mekânın, estetik olduğu kadar –konser alanı olması münasebetiyle- akustik kaygıları var. Bu noktada devreye giren isim, Türker Talayman olmuş. The Seed’in formu elipsoid olarak geçiyormuş ve akustik tasarımı açısından en zor formlardan biriymiş. Buradaki kritik nokta, salonun her alanında (yüzde yüz oranı yakalamak imkânsız olsa da) aynı ses kalitesine erişebilmek. The Seed, içerideki "saçıcı, yutucu, emici" plakalar ve gerek maketler gerek de bilgisayarlarla yapılan detaylı çalışmalar sayesinde, bu sınavdan alnının akıyla çıkmayı başarmış. Öyle ki içeride prova yapan bir çellist, kulaklarına inanamayıp asistanından entrümanını çalmasını istemiş ve salonun farklı noktalarından müziği dinleyip kulaklarıyla durumu tekrar teyid etmiş.

-.-

Hazır provalardan ve müzisyenlerden bahsetmişken, Seed’in ayırıştırıcı öğelerinden biri olan koltuklarını anlatmadan geçmek olmaz. Ancak bu detayı benim için ayrıştırıcı hale getiren şey, teknik değil duygusal bir sebep.

Nevzat Sayın, konserden önceki son provalarında müzisyen arkadaşlarına eşlik eden ve bu anları neredeyse konserlerden daha çok seven biri olduğu için, bambaşka bir perspektif yakalamayı başarmış: "Prova esnasında boş salona çalan müzisyenin bakış açısı."

Tıpkı "Being John Malkovich" filminde olduğu gibi, minicik bir kapıdan girip, prova sahnesindeki bir müzisyenin gözünden bakmış salonun içine ve müzisyenlerin o anki yalnızlığına derman olmak için, insanın biricikliğini yansıtacak şekilde, hiçbiri birbirine benzemeyen yüzlerce koltuk yaptırılmış. Başta bu talep şaka zannedilse de Sayın’ın ciddi olduğunu anlayıp, harika bir sonuç çıkartmışlar.

Sayın, aralarda kendi bakış açısından izler paylaşmaya devam ediyor: “Orada (bir yerde) bulduğum şeyi sürdürmek istiyorum. Amacım, iyi/kötü diye ayırmadan; sadece var olanı sürdürmek”

Bu bakış açısı, Boğaz’la ilgili korumacı hisleriyle de birleşince, ortaya alçak saçaklı bir fuaye alanı çıkmış The Seed içinde. Şimdi anlatacağım şey yüzünden, daha önce gitmiş olsanız bile tekrar The Seed’in açık alanına gitmek ve o saçakların altında durmak isteyeceksiniz; demedi demeyin.

Bu alandaki saçak bölümünün alçak tutulması, keyfi ya da tesadüfi bir şey değil; bilakis, ustalara saygı kuşağının bir neticesi. Sinan’ın Mihrimah Sultan eserinden esinle yapılan bu saçak bölümü, göğü basarak/dar bir görüş alanı yaratarak, Boğaz'ın izleyen kişi üzerindeki etkisini artırıyor ve ufukta devamlılık hissi yaratıyor. Nevzat Sayın’ın söylediğine göre, saçak altından çıkıldığında, bu güçlü etki de kayboluyor. Dolayısı ile The Seed'a uğrayıp, saçak altından boğazı gözlemlemek, önümüzdeki dönemde öncelikli planlarımdan biri.

Tekrar içeriye dönecek olursak, elektronik bazında zahmetli; fakat değişkenliğe adapte olmak açısından oldukça elverişli bir sistemle ilerlenmiş. Yalnızca tepeye monte edilmiş, yuvarlak bir aksam var ve her etkinlik öncesinde, etkinliğe uygun ışıklandırma anlaşmaları yapılıyor. Bakım masrafları ve değişen teknolojiyi de hesaba katarak verilmiş bir karar neticesinde, kurulu bir ışık sistemi bulunmuyor.

Bu etkinlik sayesinde, sahne düzeniyle ilgili de pek çok şey öğrendim. Örneğin çağdaş müzik icrası, düz sahnede olurmuş. Oda müziğinde ise amfi düzeni daha iyiymiş. Dolayısı ile değişebilen yapısıyla salon, farklı müziklere ve onların ihtiyaçlarına kulak vermiş. Bu açıdan bakarsak, hem yer'i hem de yer'i tüketecek olanları hesaba katmış olmasıyla, epey özenli bir eserle karşı karşıyayız.

Projenin konuşulduğu ilk andan, mekndaki ilk konserin verildiği zamanâ kadar geçen süre, yaklaşık 8 ay.

The Seed’deki alt fuayeden üst fuayeye geçişte Tabanlıoğlu’nun AKM’deki merdivenlerinin fısıltılarını duymak mümkün. Tamamen aynısı olmasa da minik bir göz kırpma söz konusu.

-.-

Sayın’ın söylediğine göre, 3 mesleki alan evrensel kabul ediliyormuş: Tıp, Hukuk ve Mimari. İlk iki alanda, yıllar süren uzmanlaşma süreçleri şart koşulurken, mimarlıkta bu tip bir yapının olmayışına tepkili kendisi. Tıpkı onlarda olduğu gibi, derinleşme, alana özel uzmanlaşma olabilmesi gerektiğini ekliyor. Mimarlıktan mezun olanların en temel bilgilerden yoksun olmasına ise akıl sır erdiremiyor. En son yapı kitabı, seneler önce yazılmış. Hem de her sokakta, adım başı bir bina tepemize dikilirken…

Nevzat Sayın, ilahi olanı değil mistik olanı seviyor. Bunun ayrımını yaparken de kuralları baz aldığını söylemek mümkün. Sınırları çizilmiş olan ilah odaklı bir duruştansa, kaynak/yer/yön sınırı olmayan, gizemli şeylerle bütünleşmeyi önemsiyor.

Sanatla mimarlığın ayrmını yapması istendiğinde, ikna edicilikten bahsetti. Cevabı, akşam boyunca en sevdiğim cümlelerden biri oldu: “Sanat ikna edici olmak zorunda değil.” Mimarlıksa, bu noktada, keyfî davranma özgürlüğünün tadını çıkartamıyor. Her daim fonksiyonu gözetmek ve ortaya koyduğu şeylerin doğruluğunu ispat etmek ve varlıklarını meşrulaştırmakla yükümlü.

The Seed'in Anish Kapoor’'un eseriyle benzeşen yönleri olduğu yorumunu duyduğunda yüzü aydınlandı. Chicago’da bulunan Yellow, kendisinin de favorilerinden biriymiş.

Mimarinin temelinin duvar olduğunu söyledi. Her şeyi atıp öze dönersek, elimizde kalacak yegane öğe, duvar. İki yüzlü bir yapı olduğunu söylüyor. İçi ve dışı ayırıyor. Her iki yönünde farklı hikayeler var.

Çevremizi bilmediğimiz, semtimizi tanımadığımız için içerliyor. Eyüp bölgesine daha önce hiç gitmemiş olan mimar adaylarından bahsederken üzgündü.

Taze mimarlara, ne olursa olsun, dik duruşlarını muhafaza etmelerini salık verdi. İlk çatışma anında hemen işveren ne derse onu yapmaya yönelmemelerini önerdi. Ancak çok güzel bir ekleme de yaptı “Mimar tarafı-işveren tarafı diye bir şey yok. Sadece yapı var; onun tarafını tutun.”

-.-

Özet:

Harika bir akşamdı. Zenginleştim; çoğaldım. Algımın telleri titredi ve kafa tasımdaki mükemmel akustik tasarım neticesinde, her lobdan güzel sesler yankılandı.

Şimdi can alıcı soru geliyor: Sizce bu -salt- mimari bir etkinlik mi?

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.