Abdurrahman Câmî (v. H. 898/ M.1492)

Abdurrahman Câmî (v. H. 898/ M.1492) DİN
5,0
26.09.2014 19:21:03
A+ A-

İsmini yazıma başlık yaptığım kişinin entelektüel yeteneğinden, tasavvufî tecrübesinden, ahlâkından, eserlerinden haberdar oluşum yeni sayılır. Bu adı duymuştum, okuduğum bazı kitaplarda geçiyordu ama bu kişinin özellikleri, yaşamı ve eserleri hakkında yeni okuduğum ve aşağıda bilgi verdiğim kitap aydınlattı beni.

Cambridge Üniversitesi'nin Arap-Fars Filolojisi bölümü mezunu olarak aynı üniversitenin aynı bölümünde doktorasını tamamladıktan sonra California Üniversitesi'nin (Berkeley) Orta Doğu Araştırmaları Bölümü'ne geçen ve orada irfan, tefsir, Şiilik, İran'da İslâm tarihi; Arap, Fars ve Türk tasavvufî edebiyatı, İslâm felsefesi gibi konularda araştırmalarını ve öğretim üyesi olarak görevini sürdüren, yayınları birçok dilde izlenen, 2010'da emekli olup başta Nakşilik tarihi ve bugünkü durumu olmak üzere çeşitli konular üzerinde yoğun şekilde çalışmaya devam eden Hamid Algar'ın, dilimize kazandırılmış 'Nakşibendîlik' adlı eserini ( Nakşibendîlik, Hamid Algar, Çevirenler: Cüneyd Köksal, Ethem Cebecioğlu, İsmail Taşpınar, Kemal Kahraman, Nebi Mehdiyev, Nurullah Koltaş, Zeynep Özbek; İnsan Yayınları) okuyunca Abdurrahman Câmî'yi tanıdım.

Hamid Algar, bu eserinde Orta Asya ve Türkiye'den sonra Nakşibendiyye'nin üçüncü bir yayılım alanının, Nakşibendiyye'nin doğduğu bölgenin güneyi, şimdi Afganistan'ın bulunduğu Herat ve diğer bölgeler ve en önemlisi Hindistan olduğunu belirtir. İşte benim bu eserde en çok dikkatimi çeken isimlerden birisi olan Abdurrahman Câmî bu bölgelerden Herat'a ait bir şâir, âlim ve mutasavvıf. Çoğumuzun lise edebiyat dersinden hatırlayacağımız Çağatay Türk edebiyatının kurucusu Ali Şîr Nevâî'nin çağdaşı ve dostu Abdurrahman Câmî.

Kendisiyle ve yaşadığı döneme ait gelişmelerle ilgili olarak vereceğim bilgilerin hepsi yukarıda belirttiğim tek kaynaktan olacak.

O dönemde Herat'ın parlak kültürel hayatının bütününün Nakşibendî himâyesi altında ayakta kaldığı belirtilmekte. Bu bölgedeki Nakşibendî faaliyetlerinin  H.916/ M.1510'da Safevîlerin Herat'ı fethetmesiyle geçici olarak sona erdiği bilgisi var.

Hem Hâce Muhammed Pârsâ hem de Abdurrahman Câmî, İbn Arabî'nin eserinin şerhlerini kaleme almışlar, Nakşibendî oldukları halde. H.12./ M.18. asırda Müslüman Hindistan'ın edebiyat tarihinde göze çarpan şahsiyetler ki bunlar Nakşibendî müntesibi kişilerdir, onların o dönemde Delhi'deki ağırlıklarının Timur döneminde Herat'taki Câmî ve Nevâî'yi çağrıştırmakta olduğuna vurgu yapılmakta.

Câmî'nin, Nakşibendî yolunu anlatan risalesine Serrişte-i Tarîk-ı Hâcegân adını vermesi, bu tarîkatın manevî ecdadına bir saygı ifadesi olarak değerlendirilmekte.

Nakşibendî silsilesinin ilk ismi olan Hemedânî'nin yalnızca sessiz zikri icra ettiği, hatta sesli zikri özellikle yasakladığı, kendisinden sonraki halkası olan Gucduvânî tarafından bir eserinde belirtilldiği gibi, benzer bir açıklama da Abdurrahman Câmî tarafından Nefehâtü'l-Üns adlı eserinde Hemedânî'ye ayrılan bölümde yapılmıştır.

Zikrin uygulayıcısının ideal durumu Câmî tarafından şöyle tasvir edilmiştir: Kişinin zikirle meşgûliyeti öyle olmalıdır ki, o şahsın yanına oturan birisi, onun durumundan tamamen habersiz olabilmelidir.

Müridi Abdulğafûr Lârî'nin (v. H.912/ M.1507) derlediği meşhur Nakşibendî ârifi Abdurrahman Câmî'nin hayatına dair notlar'ın, onun da bazı Melâmetî özelliklere sahip olduğunu  gösterdiğine, Câmî'nin kendini diğer insanlardan farklı göstermek istemediğine, bu nedenle her ne kadar içinden yalnız kalmak istese de insanların arasına karıştığına, ve Lârî'ye 'insanlardan farklı olmamak ve dikkatleri üzerine çekmemek için daima zâhirî bir işle meşgul olmasını tavsiye ettiğine dair bilgiler içerdiği ifade edilmekte.

Abdurrahman Câmî tarafından telif edilen ve genellikle Sühanân-ı Hâce Pârsâ diye bilinen muhtasar eserin, İbn Arabî'nin görüş ve terminolojisiyle dolu olmakla beraber ondan açıkça söz etmediği belirtilmekte. Abdulğâfur Lârî'nin, bu eseri Pârsâ'nın sözleri üzerine Câmî'nin yazmış olduğu bir şerh olarak nitelendirdiği ifade edilmekte.

"Ahrâr'ın İbn Arabî'nin yazdıklarına yakından âşinâ oluşu inkâr edilemez bir gerçektir." denilmekte ve "El- Fütûhâtü'l-Mekkiyye'ye okadar vâkıftı ki, İbn Arabî'nin ilk dönem Nakşibendî bağlılarının hiç şüphesiz en önde geleni olan Abdurrahman Câmî bile bu eserde yer alan problemli pasajlar için kendisine danışmıştı." ifadesine yer verilmekte.

Abdurrahman Câmî ile ilgili olarak bu eserde yer alan diğer bilgileri aşağıda aynen alıntılıyorum.

"Abdurrahman Câmî'nin (v.H.898/ M.1492) İbn Arabî'nin doktrinlerine, kavramlarına ve eserlerine olan ilgisi, şimdiye dek ele alınan diğer Nakşibendîlerinkinden daha esaslı ve daha meşhurdur. Tasavvufla alâkalı mensur ve manzum eserlerinin büyük bölümü, açıktan veya kapalı olarak İbn Arabî'nin öğretisinin yorumuna ayrılmıştır. Bu bakımdan kendisinin özellikle Farsça konuşulan bölgelerde, İbn Arabî ekolünün en önde gelen ve en etkili temsilcisi olduğunu ileri sürebiliriz." Benim notum: Kendisinin Nakşibendî olduğu ve kimi Nakşibendîlerin M. İbn Arabî'ye karşı oldukları bilindiği halde böylesi bir eğilim göstermesi ve İbn Arabî'nin görüşleriyle Nakşibendîlik arasında bir çelişki, bağdaşmazlık görmemesi çok önemli.

"Câmî'nin İbn Arabî'ye duymuş olduğu ilginin en açık belirtisi, bizzat İbn Arabî'nin kaleme aldığı Fusûsu'l- Hikem muhtasarı Nakşu'l-Fusûs'a yazmış olduğu Nakdu'n-Nusûs adlı şerhtir."

"Birilerinin tekfîr edildiği bir tartışmanın haberi ve sonucu Câmî'ye ulaştığında, o insanların anlamaktan âciz oldukları konularda tartışmak husûsunda kendilerini böylesine serbest hissetmelerinden dolayı büyük üzüntü duymuştur. İşte cehâletten kaynaklanan bu İbn Arabî düşmanlığı yüzündendir ki Hâce Pârsâ genellikle kendisi hakkında isim vermeden 'büyük âriflerden birisi' şeklinde söz etmiştir."

"Câmî'nin doğrudan Nakşibendî yolunu açıklamaya hasrettiği tek eseri olan Serrişte-i Tarîk-ı Hâcegân, İbn Arabî'nin görüş ve terminolojisinden hiçbir iz taşımaz. Fakat şurası açıktır ki eş- Şeyhu'l-Ekber'in teosofisi, Câmî'nin Nakşibendî bağlılığıyla birlikte, onun manevî şahsiyetini oluşturmak üzere kaynaşmış olmalıdır."

"Kaşgarî tarafından kendisine Nakşibendîliğe meyledenlere telkinde bulunma ve manevî konularda rehberlik etme yetkisi verilmesine karşın Câmî, irşâd husûsunda pek istekli değildi, Kaşgarî'nin vefatından sonra, tarîkata intisâb etmek isteyenleri Kaşgarî'nin halifelerinden Muhammed Rucî'ye ve bu çevreye imamlık eden Sun'ullah Kûzekünânî'yi yine bir başka halifesi Alâeddîn Mektebdâr'a yönlendirdi."

Hayatının sonlarına doğru bu tutumunu değiştirerek gerçekten istekli kimseleri aramaya başladığı, ancak başarılı olamadığı belirtilerek şu ifadesine yer verilir: "Arayış içinde çok insan vardır, fakat aradıkları şey, aslında kendi nefislerini hoşnut etmekten başka bir şey değildir."

Hüseyin Baykara'nın yardımcısı ve hem Farsça hem de Çağatay Türkçesinin büyük şairi Ali Şir Nevâî'ye (v.1501) gelince, Câmî'ye bağlılığını şu mısralarında açıkça dile getirmiştir:

Nevâî kim mürid ve bendesidir / irâdet yolıda efkendesidir  '(Câmî'nin) mürid ve bendesi olan Nevâî, müridlik yolunda onun kölesidir'.

İmdi böyle bir yazının anlamı ve yararı ne? Bir kere 15. yüzyılda neler oluyormuş İslâm dünyasında bu bölgelerde, insanlar nasıl düşünceye, kültüre, ilim ve hikmete önem veriyorlarmış, kendilerini yetiştiriyorlarmış, geliştiriyorlarmış, bunu öğreniyoruz. Bu çağda bu kadar imkânlar içinde biz ne yapıyoruz? Kaçımızın kitap, yazı, çeviri gibi üç-beş eseri var? Ama lâfa gelince, o bol. Bu karşılaştırmayı da yaptırabilir bu yazı. Ayrıca kimi kendi dalında başarılı bilim insanları, sanatçılar, yazarlar da mutasavvıfları, din âlimlerini, bilgelerini küçümserler. Onların geçmişte neler yaptıklarını, ne eserler ortaya koyduklarını gözönüne getirmeksizin. Haberleri de yoktur. Ve günümüzdeki dindarlar da geçmişteki kimi dindarların ne kadar ilme, irfâna, kitap telif etmeye, tercüme etmeye, eser ortaya koymaya önem verdiklerini düşünürler belki, kendi durumlarıyla karşılaştırırlar. Ülkelerin, toplumların üzerinde tasavvuf kültürünün, düşüncesinin ne kadar etkili ve biçimlendirici olduğunu düşünmek imkânı sunar. Bunları düşünerek böyle bir yazı tasarladım. Abdurrahman Câmî de beni çok etkiledi. Çok önemli bir tarihî şahsiyet olarak  olarak gördüm, tanıdım kendisini. Allah bol bol rahmet eylesin kendisine ve onun gibi, o yolda ömür sürüp vefat edenlere. 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.