Ahmed Hulusi Vesilesiyle ‘’Kuran Ruhu’’na ve Kadınlara Bakmak

Ahmed Hulusi Vesilesiyle ‘’Kuran Ruhu’’na ve Kadınlara Bakmak DİN
1,8
08.12.2013 08:12:00
A+ A-

Radikal Blog'da çok okunan bir yazar var. Adı Ahmed Hulusi. Aslında kendisi blogda bizzat yazmıyor ama 'müritleri' aracılığıyla yazıları bol bol okunuyor.  Hal böyle olunca blogdaki bir yazıda verilen linke tıklayıp İslam'ın kadınlara yaklaşımı ve son Nebi'nin neden Muhammed olduğu yönündeki açıklamalarının bulunduğu ''Kuran'ın Ruhu'' adlı şu yazısını okudum: ( http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kuraniokumak.htm )

Yazıda gördüğüm çeşitli hata ve mantık yanlışlarını belirtmek isterim. Herhalde Ahmed Bey (müritlerinin aksine!) eleştiriyi kendisini geliştiren bir 'şey' olarak değerlendirecektir. Bu bakımdan onun yazısından tırnak içinde göstererek çeşitli alıntılar da yapacağım.

''Eğer, "Nübüvvet" çeşmesinden toplumu sulayan hükümlere bakılırsa... Bunların hepsi, geçmişte ve o sıralarda, âdeta insan yerine bile konmayan, o güne kadar ticari seks metaı hükmündeki dişilere, kadınlık haklarının edindirilmesi amacına dönüktür!''

Müslüman din adamlarının dikkat ettiğim bir özelliği Ahmed Bey'de de var. Özellikle kadın konusu gibi İslam'ın pratiğinde olumsuzlukları tüm dünyanın gözüne çarpan konularda şöyle bir taktik benimsiyorlar: Evvela İslam öncesinde kadınların ne kadar berbat durumunda oldukları uzun uzadıya ve abartılı biçimde anlatılıyor, sonra da İslamın verdiği yarım hakların aslında o döneme göre ne büyük bir ilerleme olduğu anlatılıyor. Bu kurguda eleştirilecek çok yan var. Evvela kadınların hakikaten de sanıldığı kadar berbat bir halde olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. ''Bu fakirin'' (aman yanlış anlamayınız, kendimden bahsediyorum) bildiği kadarıyla İslam öncesi Arap kadınları mülk edinebilmekte, çalışabilmekte (hatta Muhammed'in ilk eşi de mülk sahibi ve çalışan bir kadındı) ve örtüsüz gezebilmekteydi.

Kız çocuklarının gömülmesi de yaygın bir adet olamaz. Zira her canlıda bulunan hayatta kalma içgüdüsü toplumlarda da vardır. Hiçbir toplum kendini yok edecek uygulamalara koşar adım gitmez. Kız çocuklarının gömülmesi yaygın bir adet olsaydı o toplumun nüfusu hızla düşüp kısa sürede kendini yok ederdi. Eşcinsel toplumları tarumar etmekten çekinmeyen Allah'ın kız çocuklarının gömülmesi karşısında neden seyirci kaldığı da ayrı bir soru işareti tabi! ''Bu fakirin'' bildiğine göre (gerçi bildiklerimizin çoğu da yine İslami kaynaklardan geldiği için yanlış olması ihtimal dahilindedir ama) o dönem kız çocuklarının gömülmesi, Tanrıçaların da dişi olması sebebiyle kızın Tanrıçayla birleşeceği v.b. türünden inançlara dayanmaktadır. Elbette mantık dışıdır ve bir vahşettir. Ama İslam'da herhangi bir konudaki  eksik veya yanlış dile getirildiğinde, küçük çocuklar gibi hemen savunma, hatta saldırı pozisyonu alıp ''Ama bizden evvel daha da beterdi! En beter onlardı! Onlar bizden de beterdi!'' demeye getiren onca açıklamanın ikna edici yönü var mıdır? Kadın şahitliğinin yarı kabul edilmesi hatırlatılınca ''Ama önceden hiç yoktu!'' diye mi cevap verilir? Bunun ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışmaktan ne farkı kalıyor? Hakları da sadaka mantığıyla mı dağıtıyor dininiz?

Putları bir kerede kırıyor da hakları niye tam vermiyor? Hak vermek, eskinin dinini değiştirmekten daha zor olmasa gerek! Putları yıkacak bir güç varsa ortada, eşit hakları da verebilirdi bu güç. Zaten Allah her şeye kadir değil miydi? Yoksa değil mi! Evreni bile 'dürüp katlıyor' da toplumda kadını erkekle eşit yapamıyor mu? ''O toplumun durumu ve gelişimi gözetildi, zamana yayıldı'' denecek şimdi. İyi de madem öyle eski inancı yıkarken de o toplumun durumunu gözetseydiniz, zamana yaysaydınız ve boşuna savaşlar etmeseydiniz. Neden putları bir kerede yıktınız? Neden ''Dur evvela dörde indirelim, teki işaret edelim'' demediniz?

Kendinizi kandırmayınız. Eğer Kuran'da kadın erkekle eşit görülseydi hakları da eşit biçimde verilirdi. Oysa arada bariz bir üstünlükten bahsedildiğini vurgulayan ayetler bulunuyor. Buyurun ''oku''yun!

''Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptir.'' (Bakara, 228)

''Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size (erkeklere) itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.'' (Nisa:34)

".Ey kadınlar hileleriniz, (düzenleriniz) pek büyüktür sizin." (Yusuf Suresi, ayet 28)     

Ahmed Hulusi üstte kendisinden yaptığım alıntısında da görüleceği üzere İslam'dan evvel kadınların meta olarak görüldüğünü ama İslam'la bunun kalktığını söylüyordu. Peki, ama sahiden kalktı mı? Aşağıdaki ayetleri ''oku''yunuz!

''Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.'' (Ahzab, 50)

Ganimet olarak verilmek, kendini hibe etmek. Burada sanki bir metadan bahsediliyor gibi değil mi? Ama ne yazık ki kadınlardan bahsediliyor. Tıpkı bir metadan bahsediliyor gibi üstelik! Söz metalaştırmadan açılmışken bir de şu ayeti hatırlatmak isterim!

''Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikahlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır.'' (Nisa Suresi, ayet 24)

Bu ayette deniyor ki (her ayette olduğu gibi yine sadece erkeklere hitap edildiğine de dikkati çekerim) evli kadınlarla evlenemezsiniz ama harpte 'elinize geçen' evli kadınlar hariç! Yani harbe çıkıp düşmanı yendikten sonra onun karısına el koyup, kadın evli bile olsa onu nikahına alabilirsin! Kocasını öldüren bir düşmanın karısı olmaya hangi nikahlı kadın gönüllü olur sizce? Bravo, bildiniz! Hiç kimse buna gönüllü olmaz! Ortada bariz bir zorlama vardır. Başkasının karısına el koymak ve bunu yaparken o kadının duygularını zerre düşünmemek değil mi bu? Yanlış anlamayın, soruyorum sadece. Amacım sizi düşündürmek, vicdanı harekete geçirmektir. Zira ben vicdanın en sonunda imana üstün geleceğine inanan biriyimdir. Harpte 'ele geçmiş', başkasıyla evli olduğu halde el konup ele geçirenin karısı yapılmış bir kadın sizce gerdek odasında istekli olabilir mi peki? Muhtemelen bir 'zorla ilişki' (tecavüz deyip de sizi üzmemek için böyle yazıyorum) gerçekleşecektir değil mi? Peki, sizce 'zorla ilişkiye' onay veren bir Allah olabilir mi? Yanlış anlamayınız, niyetim sizleri 'zorla ilişkiyi' savunmakla suçlamak değil, sadece soru sormak ve düşündürmektir. İslam'ın kadınlara değer verdiğini iddia edenler cariye ne demektir, cariyelere neler yapılır, Muhammed'in kaç cariyesi vardı birazcık olsun düşünmezler mi?

Şahitlik konusu ise son derece önemlidir. Zira kadının aklen erkekten eksik görüldüğünü anlatır. Oysa aklın veya gördüğüne tanıklık etmenin cinsiyetle, fiziksel güçle, kültürle hiçbir ilişkisi yoktur. Bunun hiçbir mazereti olamaz. Şahitliğin yarı değerde tutulması, kadınların aklen erkeğin yarı değerinde görülmesindendir. Yani aklen eksik görülmelerindendir. Niketim bu yönde hadisler de vardır. İslam, kadının zekasını erkeğe denk bile görmemektedir.

Ahmed Bey'in yazısından bir başka alıntı yapalım;
''Kur'ân bu hükümleri getirirken, dememiştir ki; bu hakları arttırıp eşitliği sağlamayın, burada kalın ve ileriye gitmeyin, kadınlar ikinci sınıf olarak kalsın; tekâmül etmeyin!''

Fikirlerinizi Kuran'ın ne demediği üzerinden temellendirecekseniz eğer, bir başkası da ''Kuran uyuşturucu kullanmayın dememiştir'' diyebilir, aman dikkat ediniz! Bu geçerli bir akıl yürütme değildir. Eğer söz konusu edilen Nebi son Nebi ise onun kuralları ilelebet geçerlidir. Mantık bunu böyle söyler. Ayrımcı ve eşitsizlikçi hükümlere karşı bunların ayrımcı ve eşitsizlikçi olduğunu kabul etmek yerine çeşitli zorlama yorumlarla ayetleri eğip bükmek pek de etik bir yaklaşım olmasa gerektir.

''Sayısız dişi alma hakkını, bir aşama olarak, dört ile sınırlarken; tek eşle yaşamanın çok daha yararlı olduğu yolunda uyarısı vardır; ve bu hedef olarak gösterilmiştir...''

Madem aşama aşama gidiyordu neden inanç konusunda da aşama aşama gitmeyip bir anda eskinin tüm putlarını yıktırdı? Demek ki bir kerede bir şeyleri değiştirebilecek gücü var. Toplumsal alandaki değişimleri bir kerede yapmıyorsa, bunun yegane sebebi yapmak istememesidir. Üstte sizden alıntıladığım cümleye atıfla ben de şöyle diyebilirim: Sayısız puta tapma hakkını, bir aşama olarak, dört put ile sınırlarken; tek varlığa tapmanın çok daha iyi olduğu yolunda uyarı yapmalı; ve bunu hedef olarak koyup dönüşümü zamana bırakmalı, kan dökmemeli değil miydi?

''İşte getirdiği, ileriye dönük sınırlaması olmayan insan haklarıyla; ihtiva ettiği bu ilerisi açık anlayış dolayısıyla, artık Kurân'dan sonra yeni bir kitap gelmesine gerek kalmamış ve Hz. Muhammed (aleyhisselâm) "Hâtemin Nebi" olmuştur!''

Muhammed'in neden son Nebi olduğunu da bu sözlerle açıklıyorsunuz. Ama bu da geçerli ve mantıklı bir açıklama değil. Eğer gelişim sizin iddia ettiğiniz gibi devam edecek ve toplumsal yaşama ilişkin kurallar Kuran'dakilerle sınırlı olmayacaksa, o halde daha gelişkin kuralları bildiren yeni Nebiler ve kitaplar gelmeliydi mantıken. Muhammed ve kitabı toplumsal yaşama dönük kuralları itibariyle ileriye dönük ve ucu açıktı da önceki Nebiler ve kitapları ''Hayır, hiçbir gelişim olmayacak!'' mı diyordu? Aksine, pek çok açıdan Kuran şeriatı önceki Nebilerin şeriatının gerisindedir.

Yazınızdaki çıkarımlarınızı ''Kuran Ruhu''na dayandırmışsınız. Kuran'ın toplumsal düzenlemelere dönük olarak söylediklerinin bir sınır değil temel olduğu, ucu açık olduğu, gelişime açık olduğuna dönük görüşlerinizi bu ''Ruha'' dayandırmışsınız. Yani somut bir deliliniz yok! Bir başkası da başka bir ruh görebilir. Üstelik üstte alıntıladığım bazı ayetlerde cariyeliğe bile karşı konmadığını, kadınların evli bile olsalar savaş ganimeti gibi alınabildiğini görüyoruz. Sizce bu ''ruh'' ileriye dönük, insan haklarından yana bir ruh olabilir mi? Bence bu ''ruh'' bugün Talibanları doğuran ruha daha çok benziyor.

Dinde fark ettiğiniz eksik ve yanlışları yorum adı altında ''kitabına uydurmak'' yerine, bu eksik ve yanlışlarla yüzleşip dini geride bırakacak cesareti göstereceğiniz günleri görmeyi dilerim.

Sevgilerimle.


 



YORUMLAR

Kimin Savunmaya İhtiyacı var? -

Öncelikli nazik üslubunuz için teşekkür ederim. Ama verdiğiniz yanıt bariz bir mantık yanlışı içeriyor. Şöyle yazmışsınız: ''Gördüğüm kadarıyla siz de bu şartlar altındaki beyninizin görüş açısıyla bir şeylere inanıp, çürütmek derdindesiniz, oysa benim gibi bir çokları anlamak derdinde.'' Tüm beyinler 'o şartlar' altındadır. Beyin üzerine yaptığınız spekülasyonlar Hulusi'nin söylediklerinin doğru olduğu ön yargısını güçlendirmeyi temel alıyor. Oysa tartıştığımız konu zaten bunun doğru olup olmadığı. Yani sizin yorumunuz tartışmayı başlamadan bitiren, engellemeye kalkan bir yorumdan öteye gitmiyor. Öyle bir mantık yürütmüşsünüz ki size karşı çıkan her beyin noksan, ama sizi baştan onaylayan her beyin ise iyi bir iş yapmış gibi varsayıyorsunuz. Ama evvela görüşlerinizi kanıtlamanız gerekiyor. Beyin üzerine spekülasyonlar birer kanıt değildir. Sizi eleştirenler ''bu şartlar altındaki beyinleriyle tenkit çabasında olan kişiler'' olacak, sizi onaylayanlar ise beynin kısıtlarını aşmış evrensel kişiler olacak. Bunlar ön kabuldür ve ön kabuller birer kanıt değildir. Tartışmayı zenginleştirmez, başlamadan bitirmeye çalışırlar. Öte yandan, evet, ben Hulusi'nin yazdıklarını doğru bulmuyorum ve çürütmeye çabalıyorum. Bu bir suç mu? Anlamadan çürütmem mümkün mü peki? Anlamak ile çürütmeyi neden karşıtlık içinde sunduğunuzu anlamadım. Anlamadan eleştirmek ve çürütmek mümkün değil ki. Anlamak istediğimi göstermem için karşı koymamamı sağlamaya çalışıyorsunuz galiba. Bunlar söz oyunlarından öte gitmez hanımefendi. Elbette eleştirilecek ve irdeleneceksiniz. Kadınların regl dönemlerindeki duygusal iniş çıkışlarına dönük yazdıklarınızla Kuran'ı doğrulamaya kalkışmanız ise bir başka büyük yanlış olmuş. Ona bakılırsa bugün erkeklik hormonu olan testosteronun canlıyı çok daha asabi yapabildiği, bu asabiyetin de kararlara etkisi olduğu v.b. şeyler yazabilirdim ben de size. Üstelik Kuran'ın şahitlik konusundaki tutumu sadece regl olan kadınları değil tüm kadınları kapsıyor. Kadınlar her zaman mı regl oluyor yoksa? Özde biriz, doğrudur. Ama Kuran bu Birliği yansıtan bir kitap değildir. Zaten Birlik her şeyden okunabilir, hiçbir kitaba tıkıştırılamaz. ''Okunacak en yüce kitap insandır.'' Birliği fark eden her insanın sözü birer Kelam olur. Tek bir kitabı ve dini yüceltip içine sıkışmanın hiçbir gereği de mantığı da yoktur. Sadece İslam ve Kuran vurgusu yapmak, her şeyi kapsayan Biri daraltmaya kalkmak olur. bu da Birliğin özüne zıt düşer. Bunu fark etmeniz dileğiyle.

3 1
'Kimin savunmaya, yardıma ihtiyacı var?' yorumunu yazana teşekkürler -

Yorumunuzu çoook beğenerek ve içselleştirerek okudum. Her şeyinize sağlık(kalp, beyin, el, kalem vs). Özellikle şu son kısmı bir başka güzel: ''Gördüğüm kadarıyla siz de bu şartlar altındaki beyninizin görüş açısıyla bir şeylere inanıp, çürütmek derdindesiniz, oysa benim gibi bir çokları anlamak derdinde. '' Sevgiyle ve ilimle kalın ///saniye

1 4
KİMİN SAVUNMAYA, YARDIMA İHTİYACI VAR? -

Açıkçası ne Üstad Ahmed Hulusi'nin ne de Rasulullah'ın (s.a.v) bizim savunmamıza ya da yardımımıza ihtiyacı yoktur. Kimin yardıma ihtiyacı vardır derseniz bir miktar dünyevi bilgi birikimi olmasına rağmen, şartlanmaları (beyin-limbik sistem)ve EGO(beyin-amigdala) tarafından varlığındaki "ÖZBENLİĞİ, HAKİKAT NOKTASI" perdelenen herkesin yardıma ihtiyacı vardır; hangi inanç veya ruhsal öğretiye dahil olursa olsun ve hatta hiçbirine dahil olmasın. AN itibariyle yaşanılana bakıldığında, geçmişteki sebebi, bugünkü bilim ve bilgi birikimi ile anlaşılmayacak uygulamalara takıntı yapmaktansa önyargısız olarak, teklif/tespit edilenlerin bugünün bilimi ile kanıtlanmış getirilerine bakmak ve kazanç/fayda haline getirmek ancak EGOsuz (yani benliğini diğer varsaydıklarından ayrı görmeyen, tasavvufi ifadeyle her noktada Allah'ın vechini gören ve BENliğini kendi putu haline getirmemiş, yanılabileceğini kabul edip hakikat karşısında keskin U dönüşleri yapabilecek )ve şartlanmasız EVRENSEL kişiliklere has bir durumdur. Üstad'ın da bildirdiği gibi Kur'an ın genel RUHU'ndan feyz almayıp, aklına ve birimsel ahlak sistemine uygun düşmeyen, kişisel (modern)töre ve geleneklerine saplantı yapan birinin Evrensel Mesajı okuması için yardım gerekir. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde bambaşka, birbirine tezat ahlak ve geleneksel davranış biçimleri vardır ve hepsi de Allah ilminde ilmiyle ilminden bir seyirdir. Daha ileri gidelim kişisel şartlanma ve yetiştiği çevrenin ve dönemin değer yargıları ile beyni sabitlenmiş bir kişinin, Kur'an da geçen Ledün İlmi'ne örnek, Hz. Hızır(a.s.)'ın küçük bir çocuğu öldürmesi (geçmiş, gelecek ilmine vakıf olması sebebiyle aldığı ilahi emir nedeniyle) ve Hz. Musa'nın dahi şeriatına ters gelmesi sonucunda Hz. Hızır (a.s.)ın irşadını kaybetmesi durumunu; akıl hafsalasının almaması ve külliyen red etmesi de mümkündür ve yine evrensel sistemi algılayamaması nedeniyle yardıma ihtiyacı vardır. Üstün bir bilinç/beyin, evrensel bakabilir. Kadın ve insan beden/beyni aynı yaradılışta değilken, kadının ayın belli dönemlerinde hormonlarının çalışma mekanizması vasıtasıyla, duygusal tarafının ağırlık kazanması bugün de benim gibi bir çok kadın tarafından bizzat tecrübe edilmektedir. Açık ifade edeyim uluslararası bir şirketin karar mekanizmasındaki üst düzey yönetici olarak, muayyen günlerin kadındaki beyin çalışma sistemini nasıl tarumar ettiğini, nasıl da duygusal zaptedemediğiniz bir içten patlayış nedeniyle akı kara, karayı ak görebildiğine ve sonrasında da ekibi veya iş arkadaşları tarafından güvenilirliğini yitirebildiğine şahit olanlardanım; dolayısıyla şahitlik meselesi bugün dahi doğal haliyle YARADILIŞ sisteminin dayatması sonucu modern yaşamda devam etmektedir, ister uygulayın ister uygulamayın şeriat adı altında. Tek fark bunun farkında olmayaların bazen geri dönülmez hatalar yapmalarıdır şu çok önem verdikleri dünya yaşamlarında. Fakat EGO sahibi ve şartlanmaları nedeniyle perdelenmiş bir beyne asıl anlatılması zor olan Kur’an da bahsedien kadın erkek ayrımının; yukarıdaki basit beşer örnekte verilen şeklen bedensel kadın/erkek halinden çok, bilincin üst seviyelerine belli çalışmaların yapılması suretiyle ulaşıldığında aşıldığı, eterik beynini ve amigdala, limbik sistem ve insular cortex gibi (epifizini gölgeleyen) beyin bölgelerini terbiyesi altına alan bir kadının arzu edilen İNSAN (erkek veya kadın cinsiyetine sahip İNSANSIdan bahsetmiyoruz) noktasına geldiği ve öbür tarafta yine bu çalışmaları yapmayan ve İNSANSI konumunda kalan erkek yaradılışının da aslında KADIN İNSANSI’ndan farklı olarak kabul edilmediğidir. 1400 yıllık genetik miras ile nesilden nesile aktarılmış bir ilim vardır Rasulallah’tan irsal olan. Tüm bu bilgiler o ilimin önyargısız OKUnması sonucu deşifre edilir hale gelir. Demek istediğim odur ki, sizin de yerinizi işgal ettim affeyleyin, yardıma ihtiyacı olan bizleriz, kısa süreli ömrümüzdeki kısıtlı yaşam çevresine bağlı kalan ve BENlik baskısı altında bulunan bir kısıtlı beyin perspektifinden EVRENSEL öğretileri sorgulamaktayız. Nasıl bu kadar kısıtlanmış bir görüş açısıyla gerçek konusunda iddialı olabiliriz ki. Gördüğüm kadarıyla siz de bu şartlar altındaki beyninizin görüş açısıyla bir şeylere inanıp, çürütmek derdindesiniz, oysa benim gibi bir çokları anlamak derdinde. Evrensel ahlakı anlayabilmek için evrensel bakış açısı gerekir. Önce yorumsuz, yargılamadan her zaman bir üst bilincin varlığının FARKINDALIĞI ile seyretmeli. Kamil olabilmeli, SEYRETMELİ sessizce; değerlendirip, bilgiyi işleyerek ve yaşama geçirerek. Kendinize iyi bakın, ÖZDE BİRİZ. Selametle.

0 4
:)) -

Yazıya dört yorum gelmiş. Biri olumlu üçü olumsuz. Olumsuzlara kısa yanıtlar vereyim. Ama evvela belirtmeliyim ki yazıdaki hiçbir açıklamaya yanıt ver(e)memiş olumsuz yorum yapan arkadaşlar. Yazıyı yazan bendenize dönük olmuş tüm yazdıkları. Buna mantıkta 'argumentum ad hominem' deniyor. Fikri bırakıp fikir sahibini hedef almak olarak özetlenebilir. Oysa ben ayetlerden örnekler verdim, görüşlerimi kanıtladım. Gelelim eleştirilere... Ben Ahmed Hulusi tarikat şeyhidir, siz de onun resmi müritlerisiniz demedim. Hulusi takipçilerinin davranışlarında sanki birer mürit bağlılığı olduğu için sizi mürite benzettim. Yani size mürit demem hakikaten mürit olmanızdan değil, davranışlarınıza dönük bir eleştiridir. Yazıda ön yargı ve iftira ettiğimi söyleyen olmuş. Yazının neresinde ön yargı veya iftira var, bir tane örnek verseydiniz, alıntı yapsaydınız da bilseydim. Ben ayetlerden örneklerle fikirlerimi destekledim. Okunmak için Hulusi adını kullanma suçlamasına gelince... Kendi blog istatistiklerime bakıyorum: 51 yazı yazmış, 40.000 kez okunmuşum, bu da demektir ki bir yazım ortalama 900 civarı okunmuş. Bu yazı ise (artık ertesi gün olduğu halde) yalnızca 401 kez okunmuş. Yani kendi ortalamamın yarısına bile gelmemiş. Hani yazı 50.000 kez okunur, bu eleştiriyi anlarım ama okunma sayısı ortada. Nasıl oldu da bu tür bir eleştiri yapabildiniz? Liderinize dönük her eleştiri yazısında bu şekilde suçlamalarla mı karşılık veriyorsunuz? Buna amacınız nedir, hiç eleştiri gelmemesini temin etmek mi? Aman ne güzel! Bir başka yorumcu da bana beyin nasip olmadığını belirtmiş. Şeyhine laf edilmiş mürit tepkisi vermiş yani! Sonra mürit deyince kızıyorsunuz. Ama haliniz ortada işte. Eğer bende de 'Tek Olan' varsa bana değil bendekine laf etmiş olursun, aman dikkat et sevgili kardeşim. :) Kısacası, verilen üç yanıtın da yanıt özelliği yok. Çünkü yanıtlarda tek bir fikir bile yok. Şahsımı hedef alan karalamalar var. Sizde bu tahammülsüzlük ve öfke sürdükçe o içinizdeki ''TEK''e asla ulaşamayacaksınız demektir. Liderinizi savunmak için didinmek yerine nefsinizi törpüleyin, belki iki adım Yol alırsınız. Ayetler ortada! Yazımda göstermeye çabaladım ki Kuran'ı kafana göre ''oku''mak bir anlam ifade etmiyor. Tam olarak ''oku''mak lazım. Öte yandan, Teklik Felsefesi denebilecek görüş, henüz İslam'ın İ'si bile ortada yokken Eski Mısır'da, Eski Yunan'da, Eski Hindistan'da biliniyordu. Felsefeniz bile orijinal değil, bilesiniz. Sevgilerimle.

2 2
Beyin bir nimettir..... -

Bu yazı, bu eleştiriyi haketmiyor. Bu derece muhakeme yapabilen bir zihine ; keşke aşağılamak yerine saygı duyduğunuzu yansıtan cümleler kurabilseydiniz. Çürütecek ifadeler kursaydınız diyemiyorum .çünkü din doğmatik özelliğe sahiptir. Bu özelliğine rağmen çelişkileri gidermek adına bilimden medet umulabileceğini yansıtan uygulamalar bu tartışmalara neden olmuştur. İnsanlar arasındaki ayırımın beyin dağıtılırken bile var olduğu anlayışına sahip birinin " varlıkların en şereflisi insandır" diyen kutsal kitabı savunuyor olması ilginç...

0 3
Ahmed Hulusi MUHAMMEDİ'dir... Ne bir tarikatı vardır, ne de bizler müritleriyiz! -

Fırat bayram Madem A.Hulusi'yi araştırıyorsunuz o halde ben de şu linki tavsiye edeyim; kim olduğunu anlattığı: http://www.ahmedhulusi.org/yazi/ahkimdir.htm Ve şu alıntıyı da yapalım ki, okumamışsanız okuyun ve an azından bizler gibi okuyucularına MÜRİT yakıştırması- iftirası yapmayın.(gene de yapma hakkına sahipsiniz elbet; bu sizin tercihiniz): "Okur" - "yazar" bir "düşünür", olmamın dışında, hiç vasfım, ünvanım yoktur!. Kim, bize mürşitlik, şeyhlik, hocalık, önderlik, liderlik ve bu gibi pâye yakıştırırsa, bu o kişinin kendisini aldatan zannı ve tasavvuru dolayısıyladır!.. Biraz da Din ve tasavvuf konusundaki cahilliğindendir!. Benim dinim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın Dini'dir!.. Benim mezhebim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın mezhebidir!.. Benim tarikatım, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın tarikatıdır!.. Benim meşrebim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın meşrebidir inşâallâh!.. Kısacası; Ahmed Hulûsi, MUHAMMEDÎ'dir!.. Elden geldiğince "okur" - "yazar" ve "düşünürdür"!.. Ve düşündüklerini, arzu edenlerle paylaşandır; işte hepsi o kadar!.. Dostlarım, Lütfen elinizden geldiğince hakikati araştırınız ve yarın size hiçbir faydası olmayacak "dedi-kodu"yu "gıybeti" derhâl terk ediniz!.. Neyinize gerek insanların hâlleri, yaşamları!.. Siz, geleceğinize ışık tutacak fikirlerle, düşüncelerle ilgilenin!..'' Ahmed Hulusi

0 3
Önyargı, iftira ve okunmak için A. Hulusi adını mı kullanma acaba?! -

Önyargı, yetersiz veritabanı ve eksik tefekkür gücünüzle beni kendinize hayran bıraktınız. Oysa eleştirdiğiniz yazardan öğrendiğimiz kadarıyla bizler SENİ DE HOŞGÖRÜYOR ve burda da kendisini örtmeyi dilemiş ne yapalım diyoruz...

0 3
Beyin her kula nasib olmamış bir nimettir.! -

Sadece yazık ! Her satırı boş bir yazı ! Beyin her kula nasib olmamış bir nimettir.! Fırat efendi...

6 5
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.