Alevilik Üzerine Kısa Bir Deneme - I

Alevilik Üzerine Kısa Bir Deneme - I DİN
0,0
04.10.2013 13:34:07
A+ A-

Son yıllarda nitelikli akademik düzeyde  yayınların yapıldığı, ancak genel olarak popüler kültürün önemli bir yayılma aracı olan televizyondaki tartışma programları ile ana haber bültenlerinin konusu haline gelen ve yine çoğu zaman gazete köşe yazılarında ya da araştırma-inceleme dizilerinde karşılaştığımız ve Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde önemli bir adım olarak görülen Alevilik ve Aleviler; bu yazının da temel sorunsalını oluşturmaktadır. Yazı, genel olarak Alevilik, Alevilerin sosyo-kültürel durumları, inançları, ibadetleri ve ritüelleri,  bürokrasi ile ilişkileri, siyasal hayat içindeki pozisyonları ya da Kürt siyasetindeki duruşları hakkında  "Nedir?" ya da "Ne değildir?" gibi sorulara yanıt vermek yerine, bu ve benzeri sorulara verilen yanıtlara eleştirel bir bakış getirmekten öteye geçmeyecektir.

Alevilik tartışmaları böylesine gündemi meşgul ederken, bu tartışmaların önemli eksiklerinden biri onu, disiplinlerarası  konumundan uzaklaştırıp, özcü ve normatif önermeler ile tek bir disipline hakim kılma eğilimidir. Bu eğilim, Aleviliği tüm veçheleriyle tanı(t)maktan çok, Alevilerin taleplerini bir takım dinsel ritüellerin tanınması çerçevesinde sığ bir biçimde ele almaktan başka bir şey değildir. Hal böyle olunca, tartışmaların içeriği de Aleviliği "din", "inanç", "ibadet" gibi kavramların dışına çıkarmadan, hatta  resmi din otoritelerinin biçimsel anlatımları ışığında ve onların kendi hiyerarşik üstünlüklerini de dikte eden bir biçimde ortaya koymasıyla, onu bulanıklaşan ve adeta çözümü imkansız bir vakıa imiş gibi sunma çabası şeklinde tezahür etmektedir. Aleviliğin "İslam-içi" mi, yoksa "İslam-dışı" mı olduğu birçok kesim tarafından hiçbir dayanak gösterilmeden şiddetle savunulmakta, adeta bireysel görüşlerin havada uçuştuğu, bilimsellikten uzak tartışma sahneleri ortaya çıkmaktadır. Aleviliğin sadece dinsel anlamda bir inceleme ya da tartışma konusu yapılmasının sakıncaları  son dönemde Aleviler içerisinde de farklı görüşlere ve yeni kamplaşmalara yol açmaktadır. Oysa yapılması gereken Aleviliği sistematik bir şekilde ele almak, onu tarihsel bağlamından koparmadan ve bir kök arayışı fikrine sabitlenmeden yapılacak olan  dinsel, tarihsel ve sosyolojik bir vakıa (durum) incelemesinin fiiliyata geçirilmesidir.  Unutulmaması gereken bir diğer nokta da, bahsi geçen disiplinler arasındaki her bir sistematikleştirmenin aynı zamanda bir kısıtlama, bir kısaltma ve bir sadeleştirme olduğudur. Dolayısıyla, herhangi bir konunun belirli bir takım normlar ekseninde ele alınarak yapılan incelemesi, onu gerçek olgu ve olaylardan uzaklaştırmaz, aksine sosyal bilimlerin yöntemsel eksenine oturtarak gerçekliğe yaklaştırır.  Alevilik çalışmalarının da işte böyle bilimsel ve yöntemsel bir eksende ve güncel siyasi konuların etrafında yeniden ele alınması bir zarurettir. Aksi takdirde, demokratikleşme sürecinde alınan bir takım kararlar, toplumun bazı kesimlerinde yanlış anlamalara sebebiyet verirken, diğer yandan konunun muhataplarında da  bir takım tatminsizliklere yol açacaktır. Bir diğer deyişle, toplumun genelinde demokratikleşme adına verilen bu muğlak ( belirsiz ) haklar, iktidarlara olan güvensizliği pekiştirecek ve somutlaştıracaktır.

Alevilik bu bağlamda, Orta Asya ve Ortadoğu'da yaşayan göçebe Türk boyları ile Kürt/Zaza aşiretlerinin İslam öncesi inançları ile Anadolu'ya göç izleğinde bir durak noktası olan İran Horosanı'ndan ve çevresindeki tasavvufî İslamî hareketlerden bağımsız olarak incelenmemelidir. Bununla birlikte, Anadolu'ya gelen Türk boyları ile  Kürt/Zaza aşiretlerinin yerleştikleri/yerleştirildikleri bölgenin kültür ve inanç ortamından, siyasi yapılanmasından etkilenmediğini söylemek bizim bu yazıda savunduğumuz kültürel eklektisizm (seçmecilik) ve senkretizm (bağdaştırmacılık) ile anlamaya çalıştığımız Alevilik algılayışından uzaklaşmamız anlamına gelir. Ayrıca, Arap Aleviliği'nin (Nusayrîlik) de söz ettiğimiz kavramlar paralelinde incelenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu minvalde yukarıda bahsi geçen soruya verilecek yanıt Aleviliğin "İslam-içi" ve de "İslam-dışı" etkilerinin konudan bağımsız olarak tek tek ele alınamayacağı gerçeğidir.

Diğer bir nokta ise, Alevilerin tarihleri boyunca yaşadıkları travmaya ilişkindir. Bilindiği gibi, Aleviler bu isim altında değil ama çeşitli "heterodoks derviş örgütlenmeleri" ile Anadolu Selçuklu Devleti'nde ve nispeten sonrasında Osmanlı İmparatorluğu döneminde siyasetin odak noktası olmasalar bile, çeşitli bürokratik faaliyetler içinde bulunmuşlardır, yayılmacı bir anlayışa sahip olmaları dolayısıyla devlet ve imparatorluk tarafından zaman zaman destek görmüşlerdir. Ancak, bu destek hiçbir zaman kalıcı olmamış, iktidarların güçsüz oldukları ya da keyfi kararlar aldıkları dönemlerde, heterodoks derviş örgütlenmelerinin öncülüğünde çeşitli halk kitleleri ayaklanmış ve her ne kadar bu ayaklanmalar bastırılmışsa da, etkileri gelecek nesillere taşınmıştır. Özellikle Anadolu Selçukluları dönemindeki "Babaîler İsyanı", Osmanlı'daki "Şeyh Bedrettin İsyanı" ile "Celalî İsyanları" ve sonrasında Türkiye Cumhriyeti'nin kuruluş yıllarında "Koçgiri" ve ardılı olan "Dersim İsyanı"na kadar devam eden süreçte Alevilerin,  bir örgütlülük hali içinde faaliyet gösterdiklerini, devletin kendileri üzerinde almış olduğu ekonomik, siyasi, kültürel, dini bir takım hoş karşılanmayacak kararlara karşı tetikte oldukları bir mekanizma geliştirdiklerini söyleyebiliriz. Her ne kadar bu örgütlülük halleri kendisini aradan uzun yıllar geçtikten sonra çatışmacı bir ortamda göstermiş olsalar da, genel anlamda bastırılan bu hareketler zaten periferi (çevre)'de -yani kırsal alanda- yerleşik, yarı göçebe ya da göçebe şeklinde yaşayan bu toplulukları, periferinin de gerisine atmayı başarmıştır. Yani, kırsal alanın da dışına atılan bu toplulukların örgütlenme olasılıklarını yok etmeyi hedefleyen iktidarların bu tutumu, Alevilerin nispeten kent hayatı içinde faaliyet gösterememeleri ile sonuçlanmıştır. Aynı zamanda, Alevilerin ulaşılamayacak kadar uzakta ve zorlu bölgelerde yaşamaları, çok farklı coğrafyalara dağılmış olmaları, onların dünya algılayışları ile birlikte ayin, tören, ritüel ve benzeri dinsel yapılanmalarında da farklılaşmalara sebep olmuştur. 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde resmi İslam'ın ve hilafetin yoğun baskısını yaşayan Aleviler, Osmanlı'nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte laik temeller üzerine kurulacak olan yeni devleti çoğunlukla desteklemişlerdir. Bu yeni devlette edinecekleri statünün onları Sünni İslam'ın katı kurallarından koruyup kollayacak bir şekilde işleyeceğini düşünmüşler, kurucu iktidarın bir takım sözlerini güven içinde ve inanç ve kültürlerini özgürce yaşayabileceklerinin garantisi olarak görmüşlerdir. Ancak, yeni devletin milli değerleri ön planda tutarak tektipleştiriciliğe yönelmesi, Türklüğü diğer her türlü etnisitenin üstünde gören bakış açısı, belirli bazı kesimlerde -özellikle Kürt/Zaza Alevileri arasında ? yeni isyanlara yol açmıştır. Elbette bunda laikliğin dinsel özgürleşmeyi getirip onu koruması bir yana, resmi Sünni İslam'ı kendi milli değerleri ile özdeşleştirerek yeniden inşa etmiş olması, Aleviler için ibadet yeri aynı zamanda bir eğitim yeri görevi üstlenen tekke ve zaviyelerin kapatılmasının bu isyanlara  katılımı kolaylaştırdığı gerçeği gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Çünkü, bu dönemde, Aleviler- özellikle Kürt/Zaza Alevileri- daha önceki dönemlerde kabul görmeyen ve dışlanan inançlarının yanında;  bin yıllardır konuştukları dil, yaşadıkları kültür ve  sahip oldukları ekonomik değerlerin de topyekûn yok edilmesi ile karşı karşıya gelmişlerdir. 

Bu bilgiler ışığında, Alevilerin tarihleri boyunca devlet, bürokrasi ve iktidarlar ile ilişkilerinin her zaman bir çatışma içinde olduğu düşünülmemeli ya da  Aleviliğin isyankâr bir düşünce yapısına sahip olduğu, Alevilerin ise isyankâr topluluklar olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bunu söylemek, tarihsellikten uzak düşmek, devletçi geleneklerin mirası üzerinden statükonun diliyle konuşmak anlamına gelir. Oysa Aleviler, kelimenin modern anlamıyla demokratik haklarının ve taleplerinin karşılanması uğruna tarihin çeşitli uğraklarında örgütlülüklerini korumuş ve seslerini bu örgütlülük hali üzerinden duyurmayı amaçlamışlardır. Türk modernleşmesiyle birlikte, Aleviler her ne kadar başlangıçta laikliği bir kalkan olarak görseler de, Sünniliğin bu yeniden reforme edilmiş ve devlet katındaki temsili Alevileri memnun etmemiştir.

60'lı yıllarda başlayan kırdan kente göç hareketi ve kentlerdeki kızıl-sol hareketlerin etkisiyle Alevilerin bir kısmı kendilerini bu kez sınıf mücadelesinin içinde bulmuşlardır. Sol örgütlenmeler içinde yer alarak, bu kez taleplerini kendi toplulukları üzerinden değil, ait oldukları sınıf içerisinden yükselen sesler eşliğinde dile getirmeye başlamışlardır. Alevilik bu dönemde bu sol hareketlerin de doğası gereği sorgulanır hale gelmiş ve geçmişte önemli statüye sahip olan inanç ve kültürün yaşatıcısı konumundaki "dede"lerin statüsü alt üst olmuştur. Kentlere göçün yoğun olarak yaşandığı 70'li yıllarda sol siyasi hareketlerin de etkisiyle inanç yönü zayıf bireyler, 80'li yıllara gelindiğinde kentli olmanın bilinci ve cemaatleşmenin de etkisiyle kendilerini yeniden "kimlik arayışı" içinde bulmuş ve Alevilik/Alevi olma bilinci yeniden yeşermiştir. Anayasal bir hak olarak çeşitli dernek ve vakıflar şeklinde örgütlenmelere gidilmiştir. Alevilik, hem Aleviler hem de Alevi olmayanlar arasında araştırma konusu edilmiş, ancak 1980 darbesi ile birlikte üniversite dışına atılan birçok öğretim görevlisi, ya çalışmalarını başka bir alana kaydırmış ya da kaynak yetersizliği sebebi ile Alevilik çalışmalarını yeterince bilimsel boyutlarıyla inceleme fırsatı bulamamışlardır. Yapılan çalışmalar genellikle derneklerin çıkardıkları aylık dergilerdeki makale ve söyleşilerden ibaret kalmıştır.

Tüm bu söylediklerimiz elbette her şeyin süt liman olduğu, sancısız, problemsiz bir dönemde yaşanmamıştır. Özellikle Sünni ve Alevilerin yoğun olarak birlikte yaşadıkları kentlerde bu iki kesim arasında birtakım huzursuzluklar cereyan etmiş ve çatışma ortamları yaratılmıştır. Sivil siyaset ve Askeri siyasetin hüküm sürdüğü yıllar ve sonrasında bu gerilim her zaman kendisine bir çatışma ortamı bulmuştur.

Kırdan kente göçün yanında, kırdan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine işçi olarak yerleşip orada daha özgür ve demokratik bir ortamda bir araya gelen Aleviler, yeni ülkelerinde de kimliklerini korumak ve dünyaya kendilerini tanıtmak amacıyla çeşitli sivil toplum örgütleri kurarak faaliyetlerini devam ettirmektedirler.

Bunların dışında, Kürt siyasi hareketinin bir uzantısı olan PKK içinde de Alevilik sürekli tartışılmakta olan bir konudur. Alevilik ? buradaki ifadesiyle Kürt/Zaza Aleviliği bu kez de Kürt milli kimliğinin inşa edilmesi sürecinde "milliyet" ve "inanç" kavramlarından hangisinin öncül hangisinin ardıl olduğu konusunda bir kıskancın içerisindedir.

Türkiye'nin demokratikleşme adımları atmayı taahhüt ettiği şu son günlerde Alevilerin taleplerinin zaten minimum düzeyde olduğu ve bu taleplerin bir temel vatandaşlık hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bir diğer unutulmaması gereken nokta ise, bireylerin kendilerini inanç düzeyinde ifade ediş biçimlerindeki muğlaklığın ? ki özellikle Alevi gençler bu muğlaklığı yaşamaktadır- üzerine siyasi anlamlar biçerek var olan durumdan kötü niyetli çıkarımlara varmanın büyük bir hata olduğudur. Demokratik ve sivil bir  anayasa, ona tabii olan vatandaşlarını ancak ve ancak  gerçek anlamda güvence altına alınmış haklar ile tatmin edebilir. Aksi takdirde, toplum içinde sürekli bir çatışma halinin devam etmesi kaçınılmazdır.

***

26.09.2013 / Muraz Miraz Arslan



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.