Allah bilgisi ve bu bilgiye sahip olma- olmama meselesi : M. İbn Arabî'den sözler

Allah bilgisi ve bu bilgiye sahip olma- olmama meselesi : M. İbn Arabî'den sözler DİN
5,0
24.05.2014 14:25:53
A+ A-

"Allah ancak kendi bildirmesiyle bilinebilir. Bu bilgilendirme O'nun varlığında zuhur eden kullarının suretlerinden seçtiklerine yönelik belirli tarzdaki bir bildirmedir. Çünkü Allah'ı nazarî düşünce ve müşahede yönüyle bilmek eşittir. Hem nazarî düşünce sahibi hem müşahede sahibi, mutlak hayretten başka bir şey elde edemez."

"Allah'ı bilenler gerçekleşeni Allah'a nispet ederlerken bilgisi olmayanlar gerçekleşeni alete nispet ederler. Ortadaki bir grup ise -bu konudaki bilgilerine göre- Hakkın alete nispet ettiğini alete nispet ederlerken Allah karşısında edebin gereğiyle gerçek anlamıyla hepsini Allah'a nispet ederler. Onlar, Allah karşısında edepli davranan ve hakikate erm kimselerdir. Onlar şeriat ile aklı uzlaştıranlardır."

(Buraya kadar alıntılanan sözler Fütûhât-ı Mekkiyye(F.M.) 15.cilt(c.), sayfa(s.) 64'den)

"Şeriat, Allah'ın 'arzusundan konuşmaz' dediği tercümanı olan peygamberine vahyettiği bilgidir. Allah peygamberini  âlemde kendi yerine yerleştirmiş, nazarî düşüncenin kendisine katkı sağlayacağı hususları ona söyletmemiştir." (F.M. 15.c., s.66)

"Allah şöyle der: 'O'nu gözler idrak edemez.(el-En'am 6/103)  Rabbin 'Ben birim' dediğinde bil ki, 'sana imkânsız kıldı (O'nu bilmeyi)' ifadesinin yorumuna gelirsek, bilmelisin ki burhan delili, âlem ile Hakkın  hüviyeti arasındaki münasebetin kalkmasını gerektirir. Halbuki bir şeyi görmek, gören ile görülen arasındaki münasebetle mümkündür. Bu durumda hüviyeti itibarıyla Allah'ı O'ndan başkası göremez. Bu bilgi sahibi, Rabbini görürken ve müşahede ederken O'nu görmediği hükmünü verir ki, onun hükmü doğru olduğu kadar gördüğü de doğrudur. Bu nedenle 'Gözünü kendimden çeviririm' demiştir. Gözü Hak'tan çevrildiğinde, Hak kendi hüviyetiyle kulun gözü olur. Kul Hakk'ı bu halle gördüğünde, Hakk'ı Hak ile görenlerden olur. Gören kul iken görülen ve görme aracı Hak'tır. Her nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, en büyük görme budur." (F.M. 15.c. s.84)

"Allah adamları Allah'ı O'nun bildirmesiyle bilenlerdir. Allah onların gözleri(görme güçleri) olduğu kadar aynı zamanda bilgileri olmuştur. Böyle insanlarda nazarî düşüncenin bulunduğu tasavvur edilse, hiç kuşkusuz Hak onların bilgileri, görmeleri ve duymaları olduğu kadar aynı zamanda fikirleri de olurdu. Fakat böyle bir müşahedeye ve zevke sahip insanda, herhangi bir konuda tefekkür ve düşünme beklenemez. (...) Fikir kaynaklı olmayan anlayış Allah'ın kuluna sahih ve sarih ilhamıdır." (F.M. 15.c., s.86)

"Karanlık nuru göremez ve Hakkın nurundan başka nur yoktur. Bu nedenle Hz. Peygamber ' Nur idi, O'nu nasıl göreyim ki!' demiştir. Çünkü O'nu benden gören şey O'nun hüviyetiydi. Benim karanlığım O'nu idrak edemez. Bu bilgi nazarî deliller ile ve de suretlerde gerçekleşen müşahedeyle idrak edilemeyecek garip bir sırdır. Bu sır ilahi bilgilerin en yücelerinden birisidir. Bu bilgi açık olsa bile, kuldan onu anlayan şey, (fena makamına ermesiyle birlikte) , Allah'ın kendisidir. Öyleyse Allah bu meselede bilgi, bilen ve bilinendir! (F.M. 15.c., s.88)

"Nazarî düşünce delile hakkını verdiğinde, Allah onda zorunlu bilgiyi meydana getirir. İş bu kadardır ve kuşku kabul etmeyen zorunlu bilgiye dayanmak bu demektir. Allah bir kişi için zorunlu bilgi yaratmamışsa, böyle bir alim bilgisine kuşku girebilen kişidir. Kuşku girdiğinde, bilgisinin zorunlu bilgi olmadığını anlar. Bu nedenle nazarî düşüncenin ardından bildiği şeye değil, sadece deliline kuşku girer. Sonra, alimin delilin kazandırdığı bilgiden vazgeçmesi veya tereddütte kalması, bilgisinin zorunlu bilgi olmasını ortadan kaldırır. (...) İnsanın kendi düşüncesine göre değil, ayet ve hadisle belirlenmiş bir ameli yapıp amelin ardından meydana gelen Allah hakkındaki bilgi, tevarüs edilen bilgidir." (F.M. 15.c., s.130)

 

Kaynak eser: Fütûhât-ı Mekkiyye 15. Cilt, Muhyiddin İbn Arabî, Çeviri: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık.

 

Müşahede: Aslında görmek demektir; şu var ki o görülene dair bir bilgiden sonra gerçekleşir. Bu nedenle kabul veya inkâra konu olur; halbuki 'görüş' anlamındaki 'rüyet'in inkârı söz konusu değildir. Aynı zamanda sahibini fani kılmaz, aksine ona daha fazla bilgi ve lezzet verir. Halbuki müşahede böyle değildir (müşahede, sahibini fani kılar ve onda ne ilim vardır ne de lezzet). İbnü'l Arabî'de müşahede bazen ilmî bir bağlamda geçebilir; buradan onunla kastedilen şeyin mârifet olduğu anlaşılabilir. Gerçekte bu durumda kastedilen şey müşahede değil, şahittir(kanıt). Öte yandan şahit, rüyet ile müşahede arasında temel bir ayrım meydana getirir. Rüyet herhangi bir şahide sahip değildir, müşahedenin ise şahit olmaksızın bir kıymeti yoktur. Sufilere göre müşahede tevhit delilleriyle eşyayı görmek, Hakk'ı eşyada görmektir. Müşahede marifete ulaştırmada keşif ile ortaktır. Müşahede bilgiye giden bir yol, keşif ise yolun sonudur. / Zevk: Sufilere göre bilgi yöntemidir. Zevk, tecellinin ilk başlangıcıdır. Kulun kalbine ansızın gelen bir haldir. Sufiler 'zevk'i 'tecelli'ye bağlarlar. Zevk bir yandan tecelliyi, tecelli de öte yandan zevki verir. Tecelliden çıkan bütün ilimler zevk ilimleridir. / Nazarî: teorik. / Fena: 'Beka'nın zıddı. Yani devam, süreklilik, ebedilik anlamlarına zıt bir anlam ifade eder. Bitiş anlamındadır. 'Fena'nın tanımlanması, sahibinin yok olan özelliklerinin sayılmasından ibarettir. Fena, kötü özelliklerin insandan gitmesi, bekâ ise iyi hasletlerin insanda kalması demektir. Beka cevherin özelliğidir, fena ise arazın özelliğidir. /  (Bu kavramlar için kaynak eser: İbnü'l Arabî Sözlüğü, Suad El- Hakîm, Çeviren: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınevi.)

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.