Aynalar insanlara ders verir mi?

Aynalar insanlara ders verir mi? DİN
0,0
20.12.2015 20:37:19
A+ A-

Her gün aynaya niçin bakarız?

Aynalar bakılmaksızın bir mânâ ifade eder mi?

İnsanlar bakmaktan, aynalar bakılmaktan usanmadı mı?

Bu ve benzeri suâller beni, bir anda, çocukluğumuzda sık sık dinlediğimiz ayna ve prenses masallarının ortamına götürdü. Masal bu ya, bir zamanlar güzel ve kendini beğenen bir prenses her gün sarayındaki gizemli büyük boy aynasının karşısına geçerek, ?Ayna! Ayna! Var mı benden güzeli?? diye sorarmış. Ayna, sıkıysa aksi bir cevap versin! Neden mi? Çünkü işin sonunda kırılıp, paramparça olmak varmış.

Masal bu ya, ayna da her karşısına geçtiğinde, ?Prensesim, dünyanın en güzeli sensin, senden güzel olamaz, vb.? gibi cevaplar verirmiş. Her defasında prenses aynanın bu cevabı karşısında çok mutlu olup bununla oyalanıp gidermiş. Hatta bu yüzden olacak, aynayı ödüllendirmek için ona altın ve elmastan çerçeveler yaptırıp, sarayının en güzel köşesine astırmış.

Temsiller, ince meselelerin mikroskobu, uzak gözüken hakikatlerin ise dürbünüdür. Bu temsil dürbününden baktığımızda, Yüce Yaratıcı, aslında, kendi kudret ve azametini anlayıp, muktazîsine ittiba edelim diye, en mükemmel ve muhteşem olarak yarattığı insan nev?ini yaratırken, Kendi zat-ı mukaddesinin cilvesinden küçücük bir cilvesini insanın benliğine dercetmiş. Bu benlik ilm-i Kelâm?da ?ene? diye tavsif edilir.

İnsandaki bu benliği, büyük Hak aşığı Yunus Emre, ?Yunusça? şu dizelerle terennüm eyler:

?Seni ben severim candan içerü? diye başlayan şiirinin bir diğer iki mısraında: ?Beni bende demen ben ?ben? değilim, / Bir ben vardır bende, benden içerü??

Aslında yaratılan her mevcuttan bir kısmı, Yüce Yaratıcının Kelâm (konuşma) sıfatının tecellîsi olarak, kendisine verilen konuşabilme mu?cizesi ile kendini anlatır ve diğer hemcinsleriyle iletişim kurar.

Başta da söylediğimiz gibi, konuşma mu?cizesinin en zirvedeki muhatabı, ayrıca bunu yönlendirecek akıl nimeti ile de donatılan insan nev?idir. Bu mu?cize nevinden insan ağzına takılan ve ?dil? denilen bir cihaz sayesinde binlerce nimetin tadını ölçerken, aynı dil ile birçok lisanı da konuşabilir. Buna ?lisan-ı kal? (konuşma lisanı) denir.

Bu nimete başka bir şekilde sahip olan böcekler, kuşlar, diğer hayvanlar vb. mahlûklara da kendilerini ifade edip, aralarında iletişim kurmak için çeşitli diller ve söyleyişler vermiştir.

Bunların dışında, yüzümüze her an gülen çiçekler, sallanarak zikreden ağaçlar, akan sular, dalgalarıyla Sàni?i tesbih eden denizler ve okyanuslar, gökteki yıldızlar, akan bulutlar, gök gürültüsüyle çakan şimşekler sonucu yağan yağmurlar vb. mahlûkat da mükemmel yaratılış tanzim ve tedvirleriyle, bizim gibi konuşmasalar da, hâl dilleriyle, ?Bu taraftaki aynalara, bize de bakın! Bizi de okuyun!? diye söyleşip dururlar. Bu tarz konuşma ve söyleşilere de ?lisan-ı hâl? (hal lisanı) diyoruz.

Aynalar ve aynaya bakış hadisesini, Bediüzzaman Şuâlar isimli eserinin 4. Şuâ 1. Nüktesi?nde, şu muhteşem ifadelerle tefsir ve izah eder:

?Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramı ise, gayet esaslı bir irade-i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî-i Mutlak?ta bulunması elbette ve her halde kendini aynalarda görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mâhiyetinin muktezası ve tebarüz etmek, hakikatinin şe?ni bulunan nihayet kemâlde bir cemâl-i bîmisâl ve ezelî bir hüsn-ü lâyezâli ve sermedî bir güzellik vardır ki, o cemal kendini muhtelif aynalarda görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat sûretine girmiş, sonra zîşuur aynalarında in?am ve ihsan vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf, yani kendini tanıttırmak ve bildirmek keyfiyetini takmış, sonra masnuâtı ziynetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.?

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, insana emanet olarak verilen benlik duygusu, sahip olduğu güzellik, mal-mülk, rütbe ve makam gibi nimetleri, nefis ve benlik adına, aynalara tasdik ettirmek için değil, bütün yaratılmışlar üzerindeki Yüce Yaratıcının isim ve sıfatlarının harika tecellilerini okuyarak şükretmek için verilmiştir. Tabiî ki bunların her birinin şükür karşılığı başka başkadır.

Yüce Allah?ın kâinat ve mevcudatı nurundan yarattığı, yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, sonsuz rehber Hz. Muhammed (asm) benlik duygusunun müstakîm olarak kullanılmasını şu muhteşem hadisinde ne güzel ifade eder: ?Men arefe nefsehû, fekad arefe Rabbehü? (Kim nefsini bilirse, tanırsa Rabbini de bilir ve tanır).

Başta her gün muhatap olduğumuz evimizde ve iş yerimizdeki aynalar olmak üzere, mevcudattaki bütün aynalara bu anlayışla bakmaya ne dersiniz?

Cenâb-ı Hak bizleri aynalara hikmetle bakanlardan eylesin; bakar körlerden eylemesin. Âmin?

- See more at: http://www.yeniasya-international.de/2012/10/aynalarin-lisan-i-hali/#sthash.Iu77Yu74.dpufHer gün aynaya niçin bakarız?

Aynalar bakılmaksızın bir mânâ ifade eder mi?
İnsanlar bakmaktan, aynalar bakılmaktan usanmadı mı?

Bu ve benzeri suâller beni, bir anda, çocukluğumuzda sık sık dinlediğimiz ayna ve prenses masallarının ortamına götürdü. Masal bu ya, bir zamanlar güzel ve kendini beğenen bir prenses her gün sarayındaki gizemli büyük boy aynasının karşısına geçerek, ?Ayna! Ayna! Var mı benden güzeli?? diye sorarmış. Ayna, sıkıysa aksi bir cevap versin! Neden mi? Çünkü işin sonunda kırılıp, paramparça olmak varmış.

Masal bu ya, ayna da her karşısına geçtiğinde, ?Prensesim, dünyanın en güzeli sensin, senden güzel olamaz, vb.? gibi cevaplar verirmiş. Her defasında prenses aynanın bu cevabı karşısında çok mutlu olup bununla oyalanıp gidermiş. Hatta bu yüzden olacak, aynayı ödüllendirmek için ona altın ve elmastan çerçeveler yaptırıp, sarayının en güzel köşesine astırmış.

Temsiller, ince meselelerin mikroskobu, uzak gözüken hakikatlerin ise dürbünüdür. Bu temsil dürbününden baktığımızda, Yüce Yaratıcı, aslında, kendi kudret ve azametini anlayıp, muktazîsine ittiba edelim diye, en mükemmel ve muhteşem olarak yarattığı insan nev?ini yaratırken, Kendi zat-ı mukaddesinin cilvesinden küçücük bir cilvesini insanın benliğine dercetmiş. Bu benlik ilm-i Kelâm?da ?ene? diye tavsif edilir.

İnsandaki bu benliği, büyük Hak aşığı Yunus Emre, ?Yunusça? şu dizelerle terennüm eyler:

?Seni ben severim candan içerü? diye başlayan şiirinin bir diğer iki mısraında: ?Beni bende demen ben ?ben? değilim, / Bir ben vardır bende, benden içerü??

Aslında yaratılan her mevcuttan bir kısmı, Yüce Yaratıcının Kelâm (konuşma) sıfatının tecellîsi olarak, kendisine verilen konuşabilme mu?cizesi ile kendini anlatır ve diğer hemcinsleriyle iletişim kurar.

Başta da söylediğimiz gibi, konuşma mu?cizesinin en zirvedeki muhatabı, ayrıca bunu yönlendirecek akıl nimeti ile de donatılan insan nev?idir. Bu mu?cize nevinden insan ağzına takılan ve ?dil? denilen bir cihaz sayesinde binlerce nimetin tadını ölçerken, aynı dil ile birçok lisanı da konuşabilir. Buna ?lisan-ı kal? (konuşma lisanı) denir.

Bu nimete başka bir şekilde sahip olan böcekler, kuşlar, diğer hayvanlar vb. mahlûklara da kendilerini ifade edip, aralarında iletişim kurmak için çeşitli diller ve söyleyişler vermiştir.

Bunların dışında, yüzümüze her an gülen çiçekler, sallanarak zikreden ağaçlar, akan sular, dalgalarıyla Sàni?i tesbih eden denizler ve okyanuslar, gökteki yıldızlar, akan bulutlar, gök gürültüsüyle çakan şimşekler sonucu yağan yağmurlar vb. mahlûkat da mükemmel yaratılış tanzim ve tedvirleriyle, bizim gibi konuşmasalar da, hâl dilleriyle, ?Bu taraftaki aynalara, bize de bakın! Bizi de okuyun!? diye söyleşip dururlar. Bu tarz konuşma ve söyleşilere de ?lisan-ı hâl? (hal lisanı) diyoruz.

Aynalar ve aynaya bakış hadisesini, Bediüzzaman Şuâlar isimli eserinin 4. Şuâ 1. Nüktesi?nde, şu muhteşem ifadelerle tefsir ve izah eder:

?Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramı ise, gayet esaslı bir irade-i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî-i Mutlak?ta bulunması elbette ve her halde kendini aynalarda görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mâhiyetinin muktezası ve tebarüz etmek, hakikatinin şe?ni bulunan nihayet kemâlde bir cemâl-i bîmisâl ve ezelî bir hüsn-ü lâyezâli ve sermedî bir güzellik vardır ki, o cemal kendini muhtelif aynalarda görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat sûretine girmiş, sonra zîşuur aynalarında in?am ve ihsan vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf, yani kendini tanıttırmak ve bildirmek keyfiyetini takmış, sonra masnuâtı ziynetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.?

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, insana emanet olarak verilen benlik duygusu, sahip olduğu güzellik, mal-mülk, rütbe ve makam gibi nimetleri, nefis ve benlik adına, aynalara tasdik ettirmek için değil, bütün yaratılmışlar üzerindeki Yüce Yaratıcının isim ve sıfatlarının harika tecellilerini okuyarak şükretmek için verilmiştir. Tabiî ki bunların her birinin şükür karşılığı başka başkadır.

Yüce Allah?ın kâinat ve mevcudatı nurundan yarattığı, yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, sonsuz rehber Hz. Muhammed (asm) benlik duygusunun müstakîm olarak kullanılmasını şu muhteşem hadisinde ne güzel ifade eder: ?Men arefe nefsehû, fekad arefe Rabbehü? (Kim nefsini bilirse, tanırsa Rabbini de bilir ve tanır).

Başta her gün muhatap olduğumuz evimizde ve iş yerimizdeki aynalar olmak üzere, mevcudattaki bütün aynalara bu anlayışla bakmaya ne dersiniz?

Cenâb-ı Hak bizleri aynalara hikmetle bakanlardan eylesin; bakar körlerden eylemesin. Âmin?

abdullahsahin56@hotmail.com

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.