Batı ve biz

Batı ve biz DİN
0,0
01.09.2014 22:17:13
A+ A-

1683'te Osmanlı'nın II. Viyana Kuşatması'na kadar olan dönemde, Avrupa ve İslam Medeniyeti arasındaki ilişkinin biçimi Müslümanların ilerleyişi, Hristiyanların geri çekilmesi şeklindeydi. O zamanlar çekişmenin nedeni, Avrupa'ya kimin sahip olacağıydı. Keşiflerle birlikte, Avrupa ticareti Asya ve Afrika'ya yayıldı. Ancak bu, ticaretin güç anlamına gelmesinden çok önceydi. Asıl önemli değişim, Osmanlının Viyana yenilgisini takiben yaşandı. 1699 Karlofça Antlaşmasıyla durum tersine döndü. Avrupa ilk defa galip gelmişti ve bozguna uğrattığı Osmanlı'ya anlaşmayı kabul ettirmişti. Bunu izleyen 250 yıl boyunca Avrupa ilerledi, Müslümanlar geri çekildi. Topraklarına nüfuz eden Avrupa, İslam dünyasını böldü.

 

Osmanlı'nın Viyana'dan çekilmesiyle büyük bir değişim başladı. Osmanlı'nın Kırım ve Mısır'ı kaybetmesiyle, İslam ve Hristiyanlık arasındaki güç dengesi de değişti. Osmanlı neyin yanlış gittiğini ve nasıl düzetilebileceğini tartışmaya başladı.

 

18. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ordusu ve harp okullarında yabancı eğitimciler görev yapmaya başladı. 19. yy başında Türkiye, İran ve Mısır'dan Avrupa'ya diplomatlar, öğrenciler gönderildi. Yabancı dil öğrenmek bir zorunluluk halini aldı. Bunlarla birlikte, Batılı değer ve fikirler de öğrenilmeye başladı. Batının üstünlüğünün sanayileşme ve özgürlüğe dayandığı, kalkınmak için eğitim, anayasa ve parlamentonun şart olduğu anlaşıldı. Fransız Devrimi etkisiyle, içine dönük İslam alemine sızan özgürlükçü ve laik yeni fikirlerle birlikte, Avrupa bilimi ve felsefesi benimsenmeye başlandı. Avrupa'nın ekonomik, siyasi ve kültürel etkisiyle yaşam tarzları ve talepler değişti.

 

Avrupa'nın yayılma döneminde, Batı etkisinin İslam topraklarına nüfuz etmesi, farklı yerlerde farklı şekillerde oldu. Arap Yarımadası ve Afganistan gibi bölgelerde düşük etkili ve ateşli silahlarla sınırlı kalırken, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Orta Asya'da Müslüman ülkeler zorla Avrupa imparatorluklarına dahil edildi. Arada kalan Osmanlı ve İran İmparatorluklarında ise, Batı etkisi kültürel, ekonomik ve siyasi her alana işledi. Osmanlı Sultanı II. Mahmut, Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa, bir sonraki kuşakta Atatürk ve İran Şahı Rıza Pehlevi, emperyalist yöneticilerden çok daha sert politikalar uygulayarak, büyük değişimler yaptılar.

 

Modern tarihin büyük bölümünde, iki asrı aşkın bir süre boyunca İslam'ın merkezi olan toprakların, Avrupalı sömürgeci güçlerin etkisi ve egemenliği, hatta bazen doğrudan idaresi altında kaldığını gördük. Bu dönem boyunca sömürgeciliğe verilen tepkiler, kabul ve taklit; karşı koyma ve isyan gibi farklı biçimlerde gelişti. Eğitimli ufak bir kesim değil de kitlelerin dahil olduğu gerçek bir toplumsal ayaklanma olduğunda, isyan hareketi kendini milliyetçi, vatansever, sosyal veya ekonomik yönden değil, İslami açıdan ifade etti. 19. yy'da Avrupalıların İslam topraklarına yayılmaya başladığı dönemde, İngilizler Hindistan'ın Müslüman kuzeybatısını, Ruslar Kafkasya'yı, Fransızlar Kuzey Afrika'yı işgal ettiğinde, en etkili ve ısrarcı direniş, Hindistan'da Ahmet Barelvi (1786- 1831), Dağıstan'da Şeyh Şamil (1797-1871) Cezayir'de Abdülkadir (1808-1883) gibi Müslüman dini liderlerin önderliğinde, Müslüman Kardeşlerce yürütülen İslami direnişler oldu. Üç direniş de durduruldu. Bunu, bir kabul ve bir raddeye kadar uyum sağlama dönemi takip etti. İngiliz, Fransız ve Rus imparatorluklarının Müslüman tebaası, aralarında karşı çıkanlar olmasına rağmen, Batılı efendilerinin dilini öğrenmeye ve kültürel kalıplarını benimsemeye başladı.

 

İslam Dünyasında yeni dönem, Fransız Devrimi fikirlerinin etkisiyle başladı. Bu döneme, Rönesans, Reform ve bilimsel devrim gibi daha önceki Avrupalı ilerlemelerin etkisi olmadı; çünkü bu fikirler Hristiyan kökenli oldukları için, kabul edilmemişti. Fransız Devrimi ise, Hristiyan menşei taşımıyordu; hatta Hristiyanlık karşıtı olarak sunuluyordu. Mısır'ın Fransız işgaliyle Batıya açılım ve Batılı kurumlarla tanışma başlayınca, merak da giderek artar. 19.y.y.'da Batı'ya açılmanın hızlandığı dönemde, üç devlet modeli ilgi çekiyordu: Fransız modeli Devrimci Cumhuriyet; İngiliz modeli krallığa bağlı Sınırlı Anayasal Monarşi; Avusturya-Alman tarzı bağımsız kurumlarla uğraşmayan Kanuna Dayalı Devlet modeli.

 

İslam Dünyasında bunun farklı tezahürlerini görmekteyiz. Bir yanda tamamen geleneksel olan ya da öyle olduğunu iddia eden ülkeler var. Örneğin Şeriatla yönetilen Suudi Arabistan "Kur'an Anayasamızdır" diyor. Mısır gibi uzlaşmacı görünenler var; bazı yasalar laik, ama medeni hal kanunu şeriata bağlı. Dinin tamamen devlet işlerinden ayrıldığı eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Türkiye gibi tamamen modern ülkeler de var. Şeriatın hiçbir alanda yasal gücü veya geçerliliği yok. Türkiye gibi şeriatın geçersiz kılındığı veya kapsamının azaltıldığı ülkeler olduğu gibi Afganistan, Pakistan, Sudan, İran gibi yeniden Şeriat düzeninin getirildiği ve kapsamının iyice genişletildiği ülkeler de zaman içerisinde ortaya çıktı.

 

Son 500 yılda Batı'nın modernleşmesi ve gelişmesi karşısında çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu üçüncü dünya ülkeleri diye nitelendirdiğimiz ülkeler, fakirliği, vahşeti ve ölümü bir hayat tarzı olarak içselleştirdiler. İslami hayat modeli "Batı Medeniyeti" karşısında direnememiş, içine kapanmış ve vahiyden koparılıp Ortaçağ Hristiyanlarının düştüğü vahşi duruma düşmüştür.

 

İfrat ve Tefrit arasına sıkışan Müslümanlar mükemmel bir toplum tasvirini yapamamıştır. Daha da kötüsü bu yaşanılan hayatın Allah'ın yaşamamızı istediği hayat olduğunu iddia etmeleri bizleri içinden çıkılmaz bir duruma itmiştir. İslam'da mükemmel toplum tasvirleri yapılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de, Müslümanlara vahiyden uzaklaştıkça mükemmellikten uzaklaşacaklarını bildiren İslâmî bakış açısının gerçekçiliği, dahası Müslümanlar, mükemmel bir hâlin ancak Allah'ın yardımı ile mümkün olabileceğinin bilgisel olarak farkındadırlar. Mesele bu bilginin adil ve insani bir biçimde toplumlara yansımamasıdır. İslami anlayış, modern insan algısından bütünüyle farklıdır; İslami anlayış birincil bilgi kaynağı olarak vahyi görür. Örnek olarak da o vahyin işaret ettiği insan modelini (peygamberi) görür. Vahiy günlük hayatla ilgili maddi-manevî kuralları içeren bir yol olduğu gibi, insanın varlığının özündeki kalp gözü açılıp ilâhî hakikatleri fark edene dek, kişinin kendi kendisini arındırması gerektiğinin de anahtarıdır. Kendisini arındıramayan insanlar toplumları da arındıramaz. Müslüman, aklın bilme gücünü kabul eder; ancak bu akıl her zaman bir yanda vahye, diğer yanda adalete ve insani-vicdani değerlere bağlı olan ve bunlardan beslenen bir akıldır.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.