Bilim perspektifinde Ateizm: "Haydi Ateistler bunu da açıklasın!"

Bilim perspektifinde Ateizm: "Haydi Ateistler bunu da açıklasın!" DİN
5,0
21.07.2015 22:02:48
A+ A-

Apollo Tapınağı'nın girişinde meşhur bir söz yazar: "Gnothi seauton", ya da Türkçe söylemek gerekirse "kendini bil". Çoğumuzun Matrix filmindeki kahinin mutfağında asılı olan tablodan bildiğimiz bu basit söz aslında tüm bilim ve dinler tarihinin bir özetidir. Bugün bilimin temel felsefesine ve kökenlerine baktığımızda gördüğümüz şey insanın kendisini ve çevresini tanıma ihtiyacıdır. Din ile bilim arasında var olduğu düşünülen kadim çatışmanın kaynağı da aslında ikisinin de bu ihtiyacı karşılamaya çalışması ve bunu yaparken aynı sorulara farklı yanıtlar arama çabasından kaynaklanmaktadır. Süregelen bu çatışmada sonuca varabilmek için en başa dönmekte fayda görüyorum.

 Başta insanlar olmak üzere tüm canlılar ilk zamanlardan bu yana doğa olaylarını, çevrelerini, hastalıklarını, vücutlarını ve davranışlarını anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır. İlk çağlarda patlayan yanardağın neden patladığını bilmeyen ve bu korkunç tablo karşısında aciz kalan, gök gürlediğinde tanrıların kızdığını düşünen insan tanrıları sakinleştirmek adına kurbanlar sunmuş, hediyeler ve adaklar adamış, ritüeller yaratarak dualar etmiş ve affedilmeyi-ödüllendirilmeyi beklemiştir. Tüm var olmuş dinlerde kurban kültünün var olması bu basit psikolojik ve hatta günümüz için belki de epigenetik mekanizmalara dayanmaktadır. Ancak insanoğlu geliştikçe, deneyimleri arttıkça, kendisini ve çevresini daha iyi tanıdıkça "hikmetinden sual olunmayan" tanrı fikrini yavaş yavaş bir kenara bırakmış, tüm bu olağanüstü olaylara olağan nedenler bulmaya çalışmıştır. İnsanlık tarihinin belki de en önemli medeniyeti olan Helenistik Medeniyet'in ortaya çıkışıyla insanların tanrılara bakış açısı anlamlı ölçüde değişmiş, düşen yıldırımları artık "tanrıların işi" olarak görmek yerine insanlar, tanrılarını Olimpos'ta bırakarak yıldırımın neden düştüğü sorusunu sormaya başlamıştır. Daha somut örneklemek gerekirse ölü ile diri arasında farkın ne olduğunu anlamak isteyen insan, ölülerin nefes almadığını görmüş ve aradaki farkın "nefes" yani latince "spiritus" olduğuna karar vermiş ve bu kelime günümüze metafizik dünyaya devşirilerek ingilizcede "ruh" anlamına gelen "spirit" sözcüğü olarak gelmiştir. Yine medeniyetlerin gelişmesiyle daha önceleri insanlar, bebekler, çocuklar kurban edilirken, daha sonra bunların yerini hayvanlar almıştır. Elbette bunlar tanrının dünyada olan olaylara karışmaktan vazgeçtiğini veya  tanrının yumuşadığı anlamına gelmiyor. Sadece bizim algılarımızdaki tanrının algılarımızla beraber değiştiğini gösteriyor.Değişen ve gelişen algılarımız ve bilgilerimizin birikmesi ve çoğalmasıyla tam da bu noktada karşımıza dinden ve tanrılardan ziyade çok daha elle tutulur, çok daha rasyonel, çok daha açıklayıcı, çok daha pragmatik bir sorun çözücü çıkıyor: Bilim.

Bilimin soruları aslında daha önce sorulmuş sorulardır. "Güneş nasıl batıyor?","Dünya neyin üzerinde duruyor?","Neden hasta oluyoruz?" gibi sorular pek çok kez sorulmuştur elbette. Bilimi farklı kılan nokta ise bu sorulara verdiği cevaplardır. Bilim adamları hastalıkları birer lanet olarak gören din adamlarının karşısına çıkıp aslında gözle göremediğimiz mikroorganizmalardan kaynaklandığını, Dünya'nın kaplumbağanın sırtında durmadığını, aslında kütle çekimle boşlukta asılı olduğunu, evrenin yaşının söyledikleri gibi 7000 yıl değil 13,8 milyar yıl olduğunu söylemiş ve ispatlamıştır. Ne yazık ki bu tarihler boyunca  hakim olan dini diktatöryanın pek hoşuna gitmemiştir. Bilimle amansız bir mücadeleye giren din adamları otoritelerini kullanarak pek çok bilim adamını sürgüne yollamış, pek çoğunu da katletmiştir. Ancak gerek baskıcı ve yoz bir yönetime sahip olması gerekse bilimsel olarak temellendirilmiş rasyonel fikirler karşısında kendi fikirlerinin sığ kalması ve tek dayanak noktaları olan bilinmezleri açıklama misyonunu kaybetmeleri sonucu güç kaybetmiş ve günümüzde artık bilim karşısında ikinci ve belki de üçüncü plana itilmiştir.

Teistler, kendi argümanlarının aklın sınırları dışında olduğunun ve sorularına daha mantıklı cevapların bulunduğunun bilince olduklarından, çareyi negatif pozitivizm yapmakta bulmuşlardır. İşte bu nedenlerle günümüzde özellikle sosyal medyada çok sık duyduğumuz bir cümle var: " Haydi ateistler bunu da açıklayın!". Bu cümle elbette ki bilme ve öğrenme ihtiyacından kaynaklanmıyor. Zaten bazı şeylere ikna olmuş belli ön kabullerle hareket eden insanların kurduğu bu cümle, alt metninde ateistleri köşeye sıkıştırmak gibi bir amaç, "işte şimdi çuvalladın, artık ilahi bir kudretin varlığını kabul etmek zorunda kalacaksın" gibi bir heyecan ifadesi içeriyor. Oysa ki Spinoza'nın dediği gibi: "İgnorencia non est argumentum" yani "Cehalet bir argüman değildir". Sen bilmiyorsun diye evrim gerçekleşmiyor değildir, senin anlamaman kuantum fiziğinin var olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bakterilerin gözümüzün önünde geliştirdiği antibiyotik direncinin evrimin ta kendisi olduğunu bilmeyenlerin bu cümleyi kurması komik ve art niyet barındırıyor tabiki. Elbette bilimin henüz cevap veremediği şeyler mevcuttur. Ancak ateistler bilimperest değildir. Bir tanrıyı bırakıp bir başka şeyi tanrılaştırmazlar. Bilim onların tanrısı değildir, sadece "kendilerini bilmek" için bir araçtır. 

Aslında "bilimin din ile ilişkisi nedir?" diye sorulduğunda bilim adamlarının büyük çoğunluğu size aynı şeyi söylecektir: Din, bilimin bir konusu değildir. Tanrı gibi yanlışlanabilir ya da doğrulanabilir olmayan bir önerme bilimin konusu olamaz. Bilimde hipotezler kontrollü deneyler ve gözlemlerle ispatlanmaya çalışılır. Somutlaştırmak gerekirse; ben size ağaçtan düşen bir elmanın yer çekimi nedeniyle düştüğünü söyleyebilir ve bunu ispatlayabilirim, ancak siz buna itiraz edip görmediğimiz bir meleğin elmaları kopardığını iddia edebilirsiniz. Bu yanlışlanamaz veya doğrulanamaz.Yani bilim tanrı var ya da yok demez. İşte bilimin dine bakışı bu noktada biraz apateist( tanrının var olup olmadığının önemli olmaması, tanrıumursamazlık)  biraz da agnostik( tanrının olup olmadığı ispatlanamaz, var olsa bile bilinemez) çizgide denilebilir. Dolayısıyla genel manada bakılacak olursa din bilim çekişmesi denilen şeyde bilim, aslında teistlerin saldırdığı bir yel değilrmeninden fazlası değildir.

Aslında bilime yapılan bu anlamsız saldırılar teistlerin zihinlerinde bütün varoluşunu temellendirdiği inançlarının yok olmasının, ontolojik çöküşünün önüne geçmek adına verdiği bir reflekstir. Evrimi kabul ettiğinde bunun yaratılışa ve inandığı her şeye ters düşeceğine olan inancıdır. Oysa teist olmak evrimi ve bilimi kabul etmemek anlamına gelmez. Örneklendirecek olursak American Scientist dergisinde yayınlanan bir çalışmada, evrimsel biyologların inançları araştırılmıştır. Gregory W. Griffin ve William B. Provine tarafından yürütülen ve 149 profesyonel evrimsel biyolog üzerinde yapılan araştırma, ilginç sonuçlar çıkarmıştır. Bu bilim insanları toplamda 28 farklı saygın ulusal akademiye üyedirler. Deneklerin uzmanlıkları şu bilim dallarından en az birini içermektedir: evrim, filogenetik, popülasyon genetiği, paleontoloji, paleoekoloji, paleobiyoloji, sistematik, organizma düzeyinde adaptasyon veya uyum başarısı. Çalışma göstermiş ki evrimsel biyologların %10 kadarı deisttir, yani bir yaratıcı gücün evrimi sürüklediğine inanmaktadır.

Teistlerin yaşam ve dünya üzerindeki düzenin devamı için dinin gerekli olduğunu düşünmeleri elbette sadece bilimsel anlamda çelişkilere değil aynı zamanda teistin felsefe ve düşün dünyasında da dilemmalara yol açmaktadır. Tüm ahlak anlayışını cennette kazanacağı sonsuz ödül üzerine kurmuş olduklarından hiçbir bekletisi olmadan iyilik yapan, evrensel ahlak anlayışına sahip ateistleri anlayamaz ve davranışlarını anlamlandıramazlar. Ölümden sonra yok olma fikrini kabul edemezler. Kendi evrenselliklerini kabul etmekte zorlanırlar. Bir yandan kötülüğün tanrıdan geldiğine inanırlarken diğer yandan neden bu kadar çok kötülük olduğunu düşünürler. Düşün dünyalarında oluşan tüm bu boşlukları anlamlandırmaya çalışmak zordur elbette. İşte bu yüzden daha kolay olan  yolu yani mitleri seçerler. Tıkandıkları yerde "onu bizim aciz aklımız anlayamaz" diyerek kendilerini kurtarmaya çalışırlar. Dinin bazı emirlerini sorguladıklarında, vicdanlarında ve mantıklarında buldukları cevaplara inanmak ve üzerine gitmek yerine toptan bir reddiyeye başvurarak günaha girmekten(!) kurtulurlar. Yine anti-sosyal eğilimli kişilerin tanrıya olan aşırı bağlılığı bu tarz bir kaçış örneği olarak sunulabilir. Düşük olan süperego gücü nedeniyle kendisinden daha üst, kendisini kontrol edecek bir merciye ihtiyaç duyarlar.

Bazı teistler bu tutumun günümüzde geçerli olmadığı ve hiçbir ciddi kurum veya kişiler tarafından ciddiye alınmayacaklarını bildiklerinden farklı bir yol izleyerek tüm bu mantıktan uzak emirlere mantıklı açıklamalar getirmeye çalışmış, ancak yaptıkları çoğu kez  anlamsız salt retorikten (chewbacca defans) öteye geçememiştir. Bu tarz bir postmodern islam felsefesi yaratma çabası çoğu zaman komik ( pilot kalemle ateizmi çökertme çabalarından bildiğimiz gibi) ve elbette yetersiz kalmıştır. 1400 yıl önceki kültürel ve toplumsal yapıyı 21. Yüzyıla uyarlamak adına yapılanlar başarısızlıkla sonuçlanmış, sonuçta ne islamiyetle uyumlu ne de tam modern bir inanç sistemi ortaya çıkmıştır. "Neo-islamcılık" ya da "jeep binen Müslümanlar" diye adlandırılan şeyin temelinde yatan  neden  islamiyeti kapital modern dünyaya uydurma çabasıdır.

Bu din-bilim çatışmasında biz bilim adamlarına düşen görev olabildiğince çatışmasızlık ortamı yaratmaktır. "Militarist ateist" ya da bilime tapan konumuna düşmeden bilimsel çalışmaları sürdürmek, teistleri irrite etmeden, inanç ile bilimin çalışma ve düşünme sistematiğinin farklılığını, bunun elma mı armut mu tartışmasından farksız olduğunu gerek toplum gerek siyasilere anlatmaktır. Dinin, bilimin sınırlarına girmeden yaşanması gerekliliği konusunda din adamlarıyla bir paydada buluşulmalıdır. Din adamları artık kabul etmelidir ki islamiyet kendi reform ve rönesansını yapmaya muhtaçtır.

Tarih boyunca insanların inandığı pek çok tanrı ve pek çok din şu an sadece birer mitten ibaret. Bir kaç bin yıl öncesine kadar inanılan hiç bir inanç günümüzde geçerliliğini korumuyor. Mevcut dinler birkaç bin yıl sonra var olacak mı bilemiyorum ancak emin olduğum tek şey bilimin ve insanın öğrenme mücadelesinin insanlık var olduğu sürece var olacağıdır.

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.