Bir kardeşlik hukuku refleksi: Helalleşme

DİN
0,0
15.10.2014 17:09:24
A+ A-

 

 Bir kardeşlik hukuku refleksi: Helalleşme - Dr. Şemsettin Ulusal Bir arkadaşım “…son sözleri: ‘Hakkınızı helal edin… La ilahe illallah’ oldu” diyordu, annesinin vefat anını anlatırken. Yine televizyonda verilen bir haberde, “…yavrumla dün gece telefonla görüştüm. ‘Anne, operasyona gidiyoruz. Hakkını helal et. Babam ve gelinin de haklarını helal etsin’ dedi. Bugün şehadet haberi geldi” diye gözyaşı döküyordu şehit annesi. Bu anlatımlarda, gündelik yaşantımızda, bilhassa uzunca bir yolculuğa çıkacağımız zaman ihmal etmemeye çalıştığımız ve dilimizin mutadı hâline getirdiğimiz bir terime vurgu yapılmaktadır aslında. Belki de yaptığımızın önemini bilmeden, o üç kelimelik cümlenin mana derinliğini kavramadan, bir alışkanlığın sonucu ya da aldığımız bir terbiyenin gereği olarak söyleyiveririz, o sözleri: Hakkını helal et. “Kul Hakkı” müessesi ile yakından alakalı olan bu ifade, aslında bütün İslami değerlerin insan hayatına ince hassasiyetler hâlinde yansımasını sağlayan kişilik disiplininin dilde şekillenmesidir. Hem dahi, zarafet, nezaket ve alçak gönüllülük karışımı meşreb-i Kur’an’ın bal tatlısı katreleridir, “hakkını helal et.” Helalleşmedir bu. Dinimizin bir kuralı ve kardeşlik hukukunun da bir gereğidir. Öyleyse nedir helalleşme? Konunun daha net anlaşılabilmesi için, öncelikle “hak” teriminin anlamının ve çeşitlerinin izahı ile hak gaspına uhrevi hayatta taalluk edecek hususları ifade etmek yararlı olacaktır. Hak terimi hukuki ve dinî bakımdan anlamlandırılırken tanımın yetki, sorumluluk ve ayrıcalık kelimelerine ilmeklenerek yapıldığı hemen göze çarpmaktadır. Bu bakımdan hak, hukukun bir yetki ve bir yükümlülük olmak üzere benimsediği aidiyettir. Bu tanımın açılımı şöyledir: Hak, hukuk tarafından tanınan ve korunmasını isteme hususunda ferdin yetkili sayıldığı menfaattir. Her hakkın mutlaka bir hukuk kuralına dayanması esastır. Bu hukuk kuralının yazılı bir kural (kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik) veya yazılı olmayan bir kural (örf ve âdet hukuku) olması önemli değildir. Hukuk düzeninin tanımadığı bir yetki, korumadığı bir menfaat mahkemeye konu teşkil edecek bir hak olarak nitelendirilemez. (Turgut Akıntürk, Hukuka Giriş, Eskişehir 2009.) Hiç şüphesiz yukarıdaki tanım, dinin hükümlerine göre esasen var olan, ancak mahkemede şahit ya da delil yetersizliği sebebiyle ispat edilemeyen ya da hukukun konu edinmediği dinî hakları kapsam dışı bırakmaktadır. Dindar birey için konunun bu yönü en az öteki kadar, belki ötekinden de çok önem arz ettiği için daha kapsamlı bir tanımın yapılması gerekir. Dolayısıyla hak, korunmasını isteme hususunda sahibinin yetkili sayıldığı menfaat olup, ihlal ya da gasp edenin dünyevi ve/veya uhrevi sorumluluk yüklenmesini ve cezaya çarptırılmasını gerektirir. O halde hakkı dinî ve kazai olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Bu bağlamda dinî hak, dinin hükümlerine göre esasen mevcut olduğu halde mahkemede ispat edilemeyen hakları da kapsar. Kazai hak ise, dinin hükümlerine göre mevcut olsun veya olmasın mahkemede ispatı mümkün olan hakları ifade eder. Tasnifi netleştirilmemiş olsa dahi haklar ayrıca, Allah hakkı ve kul hakkı şeklinde de ayırıma tabi tutulur. Bu sınıflandırmaya göre Allah hakkı denilince ilk planda iman ve ibadet gibi yalnızca Allah’a yöneltilebilen, sadece O’nun layık olduğu haklar, ayrıca belirli bir kişi ve zümreyi değil kamu yarar ve düzenini ilgilendiren haklar kastedilir. Kul hakları ise, sonuçta kamu yararını ilgilendirse bile ilk planda ferde ait bir menfaatin korunmasını hedef alan ve ferdin söz hakkının bulunduğu haklardır. (Ali Bardakoğlu, “Hak”, DİA, XV/139-150.) Söz konusu olan ister kazai isterse dinî hak olsun, dinimiz kul hakkını ihlal etmeyi zulüm, kul hakkını ihlal edeni de zalim olarak nitelendirmektedir. En net tanımıyla zulüm, başkasının mülkünde sahibinin izni olmaksızın tasarrufta bulunmaktır. Başkasına ait bir şeyi gizli ya da aleni olarak zulüm yoluyla alan kişi zalimdir. Aldığı şey ister mal olsun, isterse manevi hakka tecavüz olsun değişmez, yaptığı haramdır. Ne yapmak lazımdır bu haramdan sakınmak için? Öncelikle kul hakkını gözetmeyi bir disiplin hâline getirmelidir Müslüman. Zira günlük yaşantımızda bu disiplinin uygulanmadığı neredeyse tek bir alan dahi yoktur. Bir kişiyi sözle veya fiille aldatmak kul hakkıdır. O kişiyi, karalamak, çekiştirmek, kaş göz işareti ile onu aşağılamak, ona hakaret etmek ve onun ayıbını araştırmak kul hakkıdır. Sokak ve caddeleri kirletmek, trafik kurallarını ihlal etmek, amme menfaatini koruyan kanun ve kurallara uymamak, kul hakkına tecavüz etmektir. Cinsel taciz, aile içi şiddet de kul hakkına girer. Ücret aldığı işi layıkıyla yapmamak, işçisine hak ettiği ücreti zamanında vermemek, kamu araç, gereç ve malzemesini yetkisiz ve haksız yere kullanmak ve sarf etmek de kul hakkının gözetilmemesidir. Kamuya ait bir emaneti ehline teslim etmemek ve kamu kaynaklarını yerli yerinde kullanmamak, yine kul hakkının göz ardı edilmesidir. Bütün bunları yapan kimseden öbür dünyada hesap sorulacağını Kur’an ve sahih hadisler bize haber vermektedir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakacağı bir güne erteliyor. (İbrahim, 14/42.) Bir başka surede ise yüce Allah şu ikazı yapmaktadır: Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, O’nu cehennem ateşine atacağız. Bu Allah’a pek kolaydır. (Nisâ, 4/29-30; ayrıca bkz. Bakara, 2/188.) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de uhdesinde başkasına ait bir hak bulunduğu halde vefat eden kişinin başına gelecek dehşetengiz hâli şöyle tasvir etmektedir: "Kimin sorumluluğunda kardeşinin nefsi (ırzı) veya ona ait bir şey ile alakalı hak var ise, paranın işe yaramadığı kıyamet günü gelmeden önce dünyada mazlumla (hak sahibi ile) helalleşsin (mazlumdan hakkını bağışlamasını dilesin). Bu yapılmadığı takdirde zalimin var olan salih amelinden (kıyamet günü), zulmü kadar alınır (da hak sahibine verilir). Eğer zalimin sevabı bulunmazsa, mazlumun seyyiatından alınıp zalim üzerine yükletilir." (Buharî, “Mezâlim”, 10; “Rikâk”, 48.) Hadiste öncelikle inanan insanları diğerlerine karşı haksızlık yapmaktan sakındırma vardır. Bu haksızlık metnin orijinalinde “ırz” ve “bir şey” kelimeleri ile ifade edilmiştir. Söz konusu iki kelime yukarıda örneklendirilenle birlikte tüm hakları kapsar. Hadiste vurgulanan ikinci husus ise, kişinin gasp ettiği bu hakkın hesabını ahirete bırakmaması ve hak sahibinden bunun affedilmesini dilemesi ve affettirmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) diğer bir hadis-i şerifte ise, “Şüphesiz ümmetimden müflis o kişidir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla (sevabıyla) gelir. Ancak ona buna söven, zina iftirası yapan, haram mal yiyen, kan döken ve darp eden bir kişi olduğu için iyiliklerinin sevabı (hak sahibi) şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları tükenir de hak sahibi kişilerin günahları kendisine yüklendikten sonra cehenneme atılır.” buyurmaktadır. (Müslim, “Birr”, 59.) İşte dinî terbiyemizde ve kültürümüzde oldukça güzel bir alışkanlık hâline gelmiş bulunan “helalleşme”nin temelinde bu dinî faktörler yatmaktadır. O halde uhdemize birisinin hakkı geçmiş ise ve bu hak maddi kıymeti olan bir şey ise, hak sahibine bu hakkı tarif ederek ve af dileyerek ödememiz gerekir. Böyle bir durumda hak sahibi vefat etmiş ise bedelini onun vârislerine vermemiz, vârisleri de yok ise hak sahibinin adına fakir fukaraya veya bir hayır kurumuna bağışlamamız icap eder. Uhdemizdeki bu malı aynı veya bedeliyle ödememiz mümkün değil ise, tarif ve tayin ederek hak sahibinden, bu hakkı bağışlaması (helal etmesi) rica edilir. Hak sahibinin böyle bir hakkı bağışlaması erdemli bir davranış olmakla birlikte, bağışlamama hakkının bulunduğu da unutulmamalıdır. Diğer yandan hakkın konusu cinayet, iftira, gıybet gibi Allah’ın haram kıldıklarından ise hak sahibinin bu konudaki affı ve kendisinden alınan helallik de yeterli olmayacaktır. Kişi ayrıca samimiyetle tövbe etmeli ve Allah’tan af dilemelidir. Konuyu yine Hz. Peygamber’in bir hadis-i şerifi ile bitirelim. O (s.a.s.) buyuruyor ki: “Haksızlığa uğramış kişinin (mazlumun) bedduasından sakınınız Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, "Mezalim", 9.) Hakkınızı helal ediniz! 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.