Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın

Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın DİN
5,0
07.09.2014 14:12:31
A+ A-

(07/2014)

Ramazan nedeniyle televizyonda yer alan bir dini programda denk geldiğim bu cümle beni adeta büyüledi: “Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.” Ne kadar derin hikmetleri olan bir saptama. Ancak bundan da öte, ülkemizde ardı arkası kesilmeyen operasyonların sonuncusunu adeta özetler gibi.

Dün kendi ayağıyla ifade vermeye gelenler, nasıl anında suçlu muamelesi görüp kelepçelenerek ve kafaları eğilerek polis arabalarına bindirildiyseler, bugün de o aşağılamayı gerçekleştirilenlere aynısı yapılıyor. Dün nasıl insanlar bulunmadıkları yer ve katılmadıkları olaylarla suçlanmaları karşısında isyan ettiyseler, bugün de onlara buna reva görenler aynı suçlamalar karşısında isyan halindeler.  

Burada asıl sorun adaletin değil de, adalete giden sürecin ceza olarak uygulanmak istenmesidir. Bunun birinci adımı insanları işlemedikleri eylem ve düzenlemedikleri belgelerle suçlamaktır. İkinci adımı onları bu olmayan eylem ve belgelere dayanarak tutuklatmaktır. Üçüncü adımı bu tutukluluk süresini olabildiğince uzatmaktır. Dördüncü adımı mahkemede eylem ve belgelerin sahteliğini ispatlamalarına izin vermemektir.  Beşinci adım da tüm bunların sonucunda ağır hapis cezalarına hükmetmektir.

Böyle bir sürecin yaşanmadığı ve bunun sonucunda ailelerin parçalanmadığını, insanların intihar etmediğini veya kahrından hastalanıp ölmediğini söyleyebilir misiniz? Bunun böyle olduğuna hepimiz şahit olmadık mı? Böylesi bir hukuk dışı cezalandırma sürecinin adı da intikam, yani suçlu olduğuna peşinen inandığınız insanları anında keyfi olarak cezalandırmak değil midir? 

İşte böylesi bir intikam ateşiyle tutuşarak insanları cezalandırmaya kalkarsanız, gün gelir aynı intikam ateşiyle siz de cezalandırılırsınız. Adaletten saptığınız oranda, adaletsizlikle karşılaşırısınız.

Bu açıdan şöyle de diyebiliriz:

Adaletle cezalandırdığın kadar, adaletle cezalandırılırsın.

Adaletsizlikle cezalandırdığın kadar, adaletsizlikle cezalandırılırsın.

İkincisinde en büyük sorun, masum insanların canını yaktığınız oranda, gerçek suçluları elden kaçırıyor olmanızdır. Bir kesimin tümünden intikam almaya kalkışırken,  toplumun tümünü bozmanızdır.

Aynı şekilde İsrail de Hamas’ı çocuklara kıyarak cezalandırmakta, daha doğrusu intikam almaktadır. Ayrıca bunu insanların en kutsal ayında yaparak, onları olabildiğince aşağılamaktadır da. Ramazan’a girerken, “Her yer Ramazan olsa...”  adlı yazımda Afganlı bebeler ve mültecilerle açların sefaletini tekrar hatırlatırken, “İsrail’in saldırganlığın savuşturmak” ve “Yeterince “minimize” mi, Obama?” diyerek devam edeceğim ve bir kez daha Gazzeli çocuklara bu kadar kahrolacağım aklıma gelmezdi. Misket bombalarıyla en masumları en feci şekilde cezalandıran İsrail, bakalım nasıl cezalandırılacak? İsrail’i sivil kaybı “minimize” tutma konusunda uyarmakla yetinenlerin, acaba hangi kayıpları “ufak” kalacak?

Plajdaki o minik bedene gelince, aklım saçlarına takılıp kaldı. Ramazan’ın o ılık gecelerinde sorup durdum:

Saçlarına ne oldu çocuk öyle?

Kim kavurdu onları böyle?

Ancak gözüken o ki, kendimize karşı bile bu kadar adaletsizken, atalarımızın yadigarı o güzelim türbeleri kendilerine Müslüman diyenler havaya uçururken, Telafer’de savaştan kaçıp çölde 55 derece sıcakta aç-susuz çadırlarda hayatta kalmaya çalışan Türkmen kardeşlerimizin feryatları ekranlarımızda bir türlü yer bulamazken, Cenneti annelerin ayaklarının altına serenlerin Ermeni anneleri her fırsatta incitmelerinde bir mahsur görülmezken, Cumhurbaşkanlığı gibi son derece dünyevi bir seçim süreci Ramazan ayına denk getirilerek kutsallığı gölgelenirken, o sürecin barındırdığı haksızlık ve eşitsizlik temelden dinimizin emirlerine aykırıyken, aklımızı başımıza devşirmek yerine birbirimize ve herkese lanet yağdırmayı marifet sayarken, iftar programlarının ardından ney’in o eşsiz nağmeleri yerine izleyicilere çığırtkan reklamları ve kavgacı haberleri reva görürken, biz daha çok kavrulur dururuz.

Bayram yazısı da işte ancak bu kadar olur.

Bir de malum konu var.  Etyen Mahçupyan, “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” adlı yazısında, şu satırlara yer vermiş: ... İktidar hem olumlu hem olumsuz şeyler yapıyor olabilir ama olumlu olanların değeri tarihsel olarak paha biçilmez nitelikte. Olumsuz olanlar ise sıradan, geleneksel ve yapısal. ... Muhafazakârlar ve daha geniş olarak orta sınıf, AKP çalışıyor diye oy vermiyor. AKP’nin ima ettiği geleceğe sahip çıkıyor. ‘Çalmak’ ise bu geleceğin devrimsel önemi yanında çok ufak bir mesele olarak kalıyor. ... Ancak tabana inildiğinde insanların büyük oranının basit ‘çalma’ ile hizmet üreten para akışını birbirinden ayırdığı görülüyor. Hizmet üretmesi o para akışını akladığı için değil… O para akışı belirli bir geleceği daha yakına taşıdığı için. ...”

Doğrudur, “çalmayı” sıradan, geleneksel ve yapısal olarak kanıksayıp, basit “çalma” ile hizmet üreten para akışını birbirinden ayıran Müslümanlar veya dindarlar olabilir ve bunlar çoğunlukta da olabilirler. Ancak bu ilahi ilkeleri ve yaptırımları değiştirmez. Bu yolla “hayırlı” ve “bereketli” bir geleceğin inşa edilemediğini de sadece dindarlar değil, akıl ve ahlak taşıyan herkes bilir. Tarih bunun ibret verici sayfalarıyla doludur.

 

Bu yüzden de bayram yazımı şu “basit” gerçeği hatırlatan satırlarla tamamlamak istiyorum:

Müminin Mihengi: Dürüstlük

İslam, insanı insanca yaşatmak için gönderilen ilahi bir dindir. Bu gayeye ulaşmak için birtakım kurallar koymuştur. Bu kurallar evrenseldir. Her devirde ve her yerde insanların muhtaç oldukları ilkelerden meydana gelmektedir. Bu evrensel ahlaki prensiplerden biri de sıdk, yani dürüstlük ve güvenilir olmaktır. İslam ahlakında doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı bir toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak kabul edilmiştir.

Dürüstlük, müminin en önemli ve belirgin özelliğidir. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan her mümin dürüst olmak zorundadır. Zaten “mümin” kelimesinin içinde bu mana mevcuttur. Dolaysıyla kendisine güvenilmeyen ve dürüst olmayan bir mümin düşünülemez. Zira bu kelimenin bir anlamı da “güven veren”dir. Güvenilmezlik ise münafıkların özelliğidir.

Dürüst kişi; doğru ve özü sözü bir olur, olanı olduğu gibi yansıtır, gerçeği saklamaz. Kur’an-ı Kerim’de “sıdk” kelimesinin yanında, “hak”, “istikamet”, “birr”, “hidayet” gibi kelimeler de doğruluk ve dürüstlük anlamında kullanılmıştır.

Dürüstlük ve doğruluğun en yalın şekli doğru sözlü olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) doğru sözlülüğün önemini vurgularken, yalan konuşmaktan da sakınmayı özenle dile getirmiştir: “Münafığın alameti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler. Söz verdiğinde sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.”

 

Günümüz maddi dünyasında bazı manevi değerler artık sıradan ve basit olarak kabul edilip, amaca feda edilmeye uygun görülse de, Allah katında her daim bunun tam tersi söz konusudur.

Her açıdan buruk Ramazan Bayramınızın mübarek ve ibadetlerinizin makbul olmasını, dualarınızın ise kabul görmesini dilerim.

Ey, Ramazan!  Sana bu sene de layık olamadık, en masumlarımızı yine koruyamadık...

Zuhal Nakay

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.