Fütûhât-ı Mekkiyye'den(14. cilt) alıntılar

Fütûhât-ı Mekkiyye'den(14. cilt) alıntılar DİN
5,0
02.05.2014 19:01:18
A+ A-

Doğumu Hicrî 560/ Mîladî 1165, vefatı H. 638/ M.1240 olan, Endülüs'te(bugünkü İspanya) doğup büyüyen ve daha genç yaşlardayken önemli seyahatler yapan(bugünkü Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır, Mekke ve Medine, Bağdat, Diyarbakır, Sivas, Malatya, Konya, Halep, Şam uğradığı ve kaldığı yerler arasındadır), çok sayıda eser yazan( günümüze ulaşamayanları da dahil 550 eseri olduğu bilinmekte), değişik dönemlerinde olmak üzere dört evlilik yapan, bu evliliklerden iki oğlu ve bir kızı olduğu bilinen, Şam'da vefat eden ve kabri orada bulunan, Şeyhu'l -ekber ünvanıyla ünlü bir Müslüman muhakkik olan Muhyiddin İbn Arabî  sûfî düşünce tarihinde bir ekolün önderi durumundadır.(Bu bilgiler için yararlanılan kaynak: Mahmut Erol Kılıç, Şeyh-i Ekber- İbn Arabî Düşüncesine Giriş, Sufi Kitap.)

Bu büyük sûfî düşünürün en önemli iki eserinden biri olan Fütûhât-ı Mekkiyye(diğeri Fusûsu'l-Hikem),18 cilt olarak Doç Dr. Ekrem Demirli tarafından Arapçadan Türkçeye çevrilmiş ve yayınlanmış bulunmaktadır. Zaman zaman bu büyük velî ve düşünürün sözlerinden alıntılar yaparak ilgilenen ve merak duyan okurlarla o düşünceleri paylaşmak istiyorum. Fütûhât-ı Mekkiyye'yi okurken altını çizdiğim ifadelerden bazıları aşağıdadır ( 14. cilt, s.18- 23 arasından).

"Allah'ın ehli olan büyük seçkinler hüküm itibariyle sıradan insanların suretinde ortaya çıkmış, mertebeleri anlaşılmamıştır. Onları kendilerinden başkası bilememiş, âlemde bir üstünlükleri olmamıştır. Halbuki hal sahipleri böyle değildir; hal sahipleri genel nezdinde parmakla işaret edilecek şekilde farklılaşmıştır. Bunun nedeni onlarda görülen harikulade hadiselerdir. Allah ehli bu konuda-başkaları da kendilerine ortak oldukları için- bu hallerden uzak durmuşlardır. Öyleyse Allah ehli makam itibariyle bilinen müşahedeyle tanınmayan ve bilinmeyenlerdir. Nitekim Allah da herkesin fıtraten bildiği fakat akıl ve müşahede bakımından bilemediği kimsedir. Allah bir kimseye tecelli etseydi, o kişi kendisini bilmeyecekti. Hâlbuki Allah sürekli tecelli etmektedir. Fakat Allah ehlinin ve seçkinlerinin nezdinde malumdur. Allah ehli Kuran ehli olan 'zikir ehli'dir. (...) Bilgi ise Allah'ın kendisiyle zikredene tecelli ettiği niteliğidir. Kişi Hakk'ı ne kadar zikrederse, Hak da onunla o kadar oturur. Bu nedenle Hz. Ayşe Hz. Peygamber'in bütün anlarında zikrettiğini aktarmış, onun sürekli Allah ile oturduğunu bildirmiştir. Hz. Ayşe bu durumu keşif yoluyla bilmiş olabileceği gibi bizzat Hz. Peygamber kendisine bunu bildirmiş olabilir. (...) Allah'ın özel bir beraberlikle kendisini zikredenlerle olması gerekir. Bu konuda sadece bilgi fazlalığı olabilir ve üstünlük bu bilgiyle ortaya çıkar. Öyleyse zikrederken zikrettiği hakkında bilgisi artmayan bir insan diliyle zikretse bile, 'zâkir (zikreden)' değildir."

" (...) (Hakk'ın karşısında) ancak (cömertliği) kabul edecek mahal sahibi oturabilir ve öyle birisi Hak ile oturandır. Bütün âlemle oturan -âlemin kendisi farkında değilken- Hak'tır. Sıradan insanların -mümin olduklarında- bu konuda bilebilecekleri nihai şey, Allah'ın kendileriyle beraber olduğunu bilmelerinden ibarettir. Fayda insanın Allah'ın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesinde değil, kendisinin Allah ile birlikte olduğunu bilmesindedir. Gerçekte de durum öyledir. O halde her kim Hak ile olursa, Hakk'ı müşahede etmesi kaçınılmazdır. Kim onu müşahede ederse, onda bilgi meydana gelir ki, ilahi ihsan bu demektir: Bilgi verilen en yüce ihsan / Keşif en yüce ve açık yöntem / Hak İlah'tan istersen bir şey / Keşif iste, keşif ! Allah ihsan eder onu sana / Sen kapının kulpuna yapış, onu kapatan nedir, bilir misin ? /  Benlik iddiası; ya ne açar: Allah'ın varlığı

" (...) Bilen insan bildiği hususta ithama maruz kalırsa, bilen değil, şuur (hissetme) sahibidir. Bildiği hususta töhmet kalktığında sahip olduğu şey bilgidir. Böyle biri kapının açıldığını bilir. Cömertlik kapının ardındaki şeyi ortaya çıkartmıştır. İnsanların çoğu şuurun bilgi olduğunu zanneder. Şuurun bilgiden payı, kapının ardında genel itibarıyla (belirsiz) bir şey bulunduğunu bilmendir, fakat o şeyin mahiyetini bilemezsin. Bu nedenle Allah 'Ona şiir (şuur ile aynı kökten gelen bir kelime) öğretmedik' (Yasin, 36/69) buyurur. Ayet müşriklerin Peygamber hakkında söyledikleri 'o şairdir' sözlerine karşılık gelmiştir."

" (...)  Basiret, davet edilen şeyi kuşku duymayacak şekilde görme veya keşifle öğrenmek demektir. Bu makama Peygamberler tahsis edilmiş değildir. Bu makam zaten onların ve varislerinindir. Vâris olmak sözde, amelde ve bilhassa bâtında olmak üzere halde tam ve kâmil anlamıyla Peygambere uymakla gerçekleşir, çünkü varisin zahirdeki halini gizlemesi şarttır. Onu açıklamak, zorunlu-ilahi emre bağlıdır. Çünkü zahir dünyada fer (dal) iken asıl olan (kök) bâtınlıktır. Yine bu nedenle Allah bu dünyada genel itibarıyla kullarından perdelenmişken ahirette kullarının geneline tecelli eder. (...) Vâris, Peygamberin ortaya koyduğu şeriata davet edendir, yoksa şeriata getiren değildir ! Dolayısıyla Peygamberin muhtaç olduğu şekilde halini izhara muhtaç değildir."

" (...) Salih olmayan amellerin çoğunluğu, Allah'ın bildirdiği tarzda değil de aklî düşünceyle işleri tafsil edenlerde ortaya çıkar. İlahî bildirimle tafsil edilen işlerin hepsi 'salih amel' iken aklî düşünceyle tafsil edilenlerin bir kısmı salih amelken bir kısmı tafsil edilişi bakımından 'salih olmayan' ameldir. Bilmelisin ki, biz Allah'ın (öğrettiği) bilgi karşısındaki edebin gereğiyle ve gerçekte de 'salih olmayan amel' veya 'bozuk amel'  tabirlerini kullanmazdık. Fakat Hakk'ın ifadesinde Allah'ın fesattan sakındırdığını ve şöyle buyurduğunu gördük: Allah yeryüzünde fesat / bozgun istemez. Allah fesatçıları sevmez. (el- Kasas, 28 / 77) "

 

Kaynak Eser: Fütûhât-ı Mekkiyye 14. cilt, Müellif: Muhyiddin İbn Arabî, Çeviri: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.