Gazete yazısı deyip geçmemek lâzım

Gazete yazısı deyip geçmemek lâzım DİN
5,0
14.10.2014 10:54:52
A+ A-

Gazete yazıları arasında, (entelektüel talepleri, ilim ve irfandan yana beklentileri olanlara göre ) az da olsa, değerli olanları, kaçırılmaması veya atlanmaması gerekli olanları var. Geçmişte de vardı, şimdilerde de var. En azından bazı gazeteler entelektüel, ilmî ve irfânî eğilimi, beklentisi olanları hep gözönüne alarak, onları da düşünerek yazar kadrosunu belirlemişlerdir. Gazeteler her devirde böyle insanların da bakmayı ihmâl etmedikleri; iyi yazıları, söyleşileri, kitap tanıtımlarını kaçırmak istemedikleri yayın organları olmuştur.

Leyla İpekçi'nin bugün çıkan bir yazısından söz etmek istedim de, onun için bu girişi yapma gereği duydum. "Kitlesel nefrete 'âşık-ı sâdık'larla direnmek" başlıklı yazısında (Yeni Şafak, 14/10/2014) Leyla İpekçi'nin ilk cümleleri şunlar: "Türkiye; Irak işgaline ortak olmamanın da, Suriye'yle savaşa girmemenin de, gençlerimizin hayatını otuz yıldır söndüren savaşı bitirme kararlılığının da bedelini ödüyor durmadan. Kimi zaman faili meçhullerle, kimi zaman sokak isyanlarıyla, kimi zaman diplomatik entrikalarla. Her seferinde de milletin hemen her katmanında giderek yaygınlaşmış olan barış arzusunun sosyolojisine uygun olarak toplumsal bir uzlaşı için elini taşın altına sokuyor. Pes etmiyor. "Ürpertici ama düşündürücü ve iyimser, umutlu kılıcı da bu satırlar.

Sevme ve nefret etme üzerinde duruyor. Şunları söylüyor: "Nefret etmek sevmekten daha kolay. İnsanlar kitle olarak bir araya geldiklerinde sevgi değil öfke ve nefret ağır basıyor hep. Sevmek toplu olarak eda edilen bir ritüel değil. Ancak nefret, öfke ve intikam... Her daim kalabalık kitleler doğuruyor, onları tek hamlede takabiliyor peşine. Ne sınıfsal, ne etnik, ne ırkî niteliklere göre değişiyor."

"Yakıp yıkan, asıp kesen, kan döken insanların tahrip ettiği duygular"dan, "bu duyguları onarmayı konuşmak"tan söz ediyor, edebiliyor yazar, "Bir kez daha." diyerek. Umut ve iyimserlik çağrışımı yapıyor bu sözler. İnsanın hür / özgür olmasını bakın neye bağlıyor: "İnsan sevebildiği ve sevdiğinde yok olabildiği oranda hür." Âşina mısınız bu söze? Yoksa hiç duymadınız, düşünmediniz de mi? Yazar bunun tersi durumu da söylüyor hemen ardından: (özne yine insan) "Nefret ettiği ve öfkesinin çukurunda debelendiği oranda tutsak." İşte size o çok duyduğunuz 'özgürlük' (hürriyet) ve 'tutsaklık (esâret) ne demekmiş, bir yaklaşım, ama esaslı bir yaklaşım. İçselleştirilmesi zor ama hakikat değeri olan tek yaklaşım.

"İnsanın kendi nefsiyle harbidir asıl  cihad." derken yazar, Peygamberimizin bir savaşın bitiminde arkadaşlarına söylediği bir söze (Hadis-i şerif'e) atıfta bulunmuş oluyor. Ve "Çünkü en çok kendine düşmandır insan." dedikten sonra, 18. yüzyıl Anadolu'sunun büyük âşıklarından Niyazi Mısrî Hazretlerinin şu sözünü aktarıyor: 'Adâvet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşmân / Ki asla senden ayrılmaz ömür âhir olunca tâ.'

 Şu cümlesi, iki durum arasındaki farkın kavranması açısından çok önemli: (...) "İmdi buradan hareketle adalet için kılıcını oynatmanın gerçek bir direniş dilini konuşmasıyla genç kitleleri kendi dünyalarına tutsak edecek nefret ve öfke söylemiyle onları sokağa indirip yakıp yıkmasını teşvik etmek arasında kuşkusuz çok fark var."

Şu tespitini de her zaman geçerli görüyor ve önemsiyorum: "Hiçbirimiz kendi haklılığımızı veya ideolojik görüşümüzü ya da kimliğimizi başkalarına düşmanlık ederek 'kazanmış' olmuyoruz." Ve yazının en son bölümünü ayırdığı bir mektuptan pasajlar... Yıllarca ayağında bukağıyla Ege'deki Limni adasında sürgün yaşayan Niyazi Mısri Hazretlerinin, kardeşi Ahmed Efendi'ye yolladığı, "her çağa ve nefse çağrı olan" bir mektuptan...

" 'Kardeşim; Nefsini bildin mi, Rabb'ini buldun mu? Bunun alâmeti vardır. Yetmiş iki millete bir göz ile bakabiliyor musun? Bütün yaratılmışlar hepsi bir ağızdan bağrışıp 'Feeynemâ tuvellû fesemme vechu'llah' (Nereye dönerseniz Allâh'ın vechi -zâtı- oradadır. Bakara /115) zâhir oldu mu?' (...) 'Buradaki çokluğa aldanıp hakikatin izini kaybetme. Bu dernek çabucak dağılır; yabanda kalırsın. İzini izleyerek geldiğin kapıyı bul.

Yokluk yolunda bî-nişan ve lâ-mekân illerine -ki vatan-ı aslîdir- ulaşagör ki 'Hubbu'l-vatan mine'l-iman' budur. Bu yolu yitirdin ise, bilene sor. Eşiklerine yüzünü ko. Hizmetlerinden ayrılma ki her derdine derman onlarda, ehlullahta bulunur. Kâmiller bahîl (cimri) olmazlar. Tek hemen sen tâlib ve râgıb ol. âşık-ı sâdık ol. Azıcık yokluk ile gelirsen, 'Mâ lâ-aynun ra'et'e (gören hiçbir gözün olmadığı, Hadîsinin sırrına) mazhar olursun. Dürr-i yetîmlerini ve cevâhirlerini-ki babası oğluna göstermeye kıyamaz- hep senin eline teslîm ederler. (...) Eğer bir kimse onların sözlerini anlaya, onun irfânı ayn-ı mücâhededir.' "

(Bazı kelimelerin karşılıkları: zâhir olmak: ortaya çıkmak; bî-nişan: işaretsiz, izsiz; lâ-mekân: yersiz; hubbu'l-vatan: vatan sevgisi; ehlullah: Allah ehli / dostları; râgıb: istekli; mazhar olmak: erişmek, şereflenmek; ayn-ı mücahede: mücâhedenin kendisi; mücâhede: cihad etme / savaşma; dürr: inci; dürr-i yetîm: sedefinde tek olarak çıkan iri inci. mecâzen, Hz. Muhammed (sav.); cevâhir: cevher'in çoğulu. Elmaslar, kıymetli taşlar, özler.)

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.