scorecardresearch.com HADİS-KURAN ÇELİŞKİLERİ ve KURAN İSLAMI ÜZERİNE (SU GİRDİĞİ KABIN ŞEKLİNİ ALIR) - mehmet nuri aslan - Radikal Blog

HADİS-KURAN ÇELİŞKİLERİ ve KURAN İSLAMI ÜZERİNE (SU GİRDİĞİ KABIN ŞEKLİNİ ALIR)

HADİS-KURAN ÇELİŞKİLERİ ve KURAN İSLAMI ÜZERİNE (SU GİRDİĞİ KABIN ŞEKLİNİ ALIR) DİN
1,0
03.01.2013 09:48:12
A+ A-

 

Sedat Karacı’nın blogunda hadis ve kuran çelişkilerini konu alan bilgi ve emek ürünü, ayrıntılı ve ilginç bir yazı var. Meraklısına hararetle öneririm. 

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/hadis-%E2%80%93-kuran-celiskileri-7632

Geçen gün yazıyı okuyunca, aklımdan geçenleri yorum diye hemen çalakalem oraya yazıverdim. Nedense, pek yorum yazılmıyor buradaki yazılara. Oysa yazıların bir biçimde ses getirmesi, her durumda yazarına övgü sayılır. Anlamlı eleştiriler düşünceleri olgunlaştırır, düşünceler yeni bakışlara kapı aaralar.  Kısacası buradaki yazılara yorumu ve eleştiriyi verilmiş emeğe saygı ve marifete iltifat olarak görüyorum. Fırsat buldukça, iyi yazılara yorum yazmak istiyorum. (Yayımladığım yazı sayısı kadar yorum yazmak gibi bir hedefim var, bir de her yorumumun daha sonra bir yazıya dönüşmesi gibi güzel bir sorunum var!)

Diyeceğim şu ki, bu kısa yazıyı Sedat Karacı’nın güzel yazısı sayesinde yazıyorum. Eleştiri veya yorum geldiğinde ve elbette eğer gelirse, yazıyı boyutlandırmak zaten mümkün; gelmezse, pek de magazin gücü olmayan bu konuyu burada ayrıntılamak nafiledir, diye düşünüyorum.

Yeri gelmişken din ve düşünce ile ilgili genel bir tesbiti kayda geçirmeliyim: Memleketimizin okumuşu, din konusuna çoğu zaman kör ve hemen her zaman şehla bakar. Bir kişinin herhangi bir dini veya tüm dinleri inanç alanı olarak yadsımasına kimsenin bir diyeceği olamaz. Uygar bir ülkede kesinlikle de olmamalı. Ancak, kendini aydın diye niteleyen ve toplumsal konularda derin uzmanlığı kendinden menkul kişilerin dini bir bilgi alanı olarak yok sayması, onu sosyolojik bir olgu olarak bile görmemesi gariptir, tuhaftır, çelişkidir.

(Konuyu dağıtmayı göze alıp tehlikeli bir genelleme yapmak pahasına eklemeliyim: Çünkü bizde bilgi, merakımızı tatmin eden bir zenginlik değildir. Bizim elde bilgi, kendi fikrimizi veya yandaşlığına soyunduğumuz bizden güçlü bir otoritenin bakışını başkalarına kabul ettirme aracıdır; yani dayatma ve iktidar aracıdır. Merakımızı doyurduğu, kendimizi ve dış dünyayı daha iyi anlamamıza yarayan bir zenginlik olduğu için bilgi edinmeyiz biz. Uzatmayacağım.)

Bizim okumuşumuzda hep gözlediğimiz dini bir bilgi alanı olarak da görmeme çelişkisini, Hilmi Yavuz sıkça vurgular. Din alanındaki fikir hareketlerinin ülkemizde alabildiğine sığ ve kısır kalmış olmasının önemli nedenlerinden biri, bana kalırsa, yurdum okumuşunun dini bir bilgi alanı olarak da ihmal etmiş olmasıdır. Din büyük ölçüde, Diyanet’in alanı olmuştur. Bir din ve devlet kurumu olarak diyanetin 'para dışındaki' imkanlarının ne kadar kıstılı olduğunu ise ancak bilenler bilir.

Dinin inanç ve bilgi alanı olarak birbirinden farklı iki ara yüzü, bize çok net olarak şunu söylemek olanağı veriyor: Bir dini bilmek ve incelemek ona inanmayı gerektirmez. İnanmak da mutlaka bilmeyi gerektirmez. İnanç ve bilgi birbirinden farklı konular. Bilgiye dayalı inancın, üstünlüğü bence aşikardır. Ancak konu inanç olunca, inanmayı bilgilenmiş olma koşuluna bağlamak inanç özgürlüğünü sınırlayacağı için, açık ve özgür bir toplumda zaten mümkün olmasa gerektir.

Şimdi esas konuya geliyorum: Sedat Karacı yazısında, dinin tek kaynağının Kuran olması gerektiğini söylüyor. Hadislerle Kuran arasındaki çelişkilere yığınla örnek vererek ve uydurma hadis gerçeğine dayanarak bu savını desteklemeye çalışıyor.

Yazıyı okuyup yorum yazdıktan hemen sonra, bir televizyon kanalında, şöhretli bir din ve cemaat adamının ‘Kuran islamı’ isteyenlere karşı keskin ve şedit tepkisini izledim. Genelde göz yaşları dökerek konuşan ve her zaman yufka yürekli görünen, yığınla din ve siyaset adamının üzerinde yıllarca tartıştıkları kimi meseleleri ‘teferruat’ sayan hocaefendinin, ‘Kuran islamı’ meselesindeki tepkisi ve öfkesi aşırı değilse, tamamen sıra dışıydı. Ne onun tepkisinde, ne de bu raslantıda fizikötesi bir mana aramak gerekir. Ancak o sıradışılık, bir tarikat lideri için elbette nedensiz de değildi.(Aşikar olan o nedenlerin sergilenmesine de şimdilik girmeyeceğim.)

Hadislerin bir bölümünün meşrebe (bakış açısına) göre uydurulduğunu bu konuya azıcık ilgi duyan herkes bilir. Ana akımdan islam da avamıyla, havasıyla bunu teslim eder.Yeterince bilinmeyen veya sözü edilmeyen ise tefsirin de meşrepten bağımsız olamayacağıdır. Yani, nasıl bakarsa öyle görür insan ve yorum bakışımıza göre şekillenir. Bu kural her metin için kesinlikle geçerlidir. Benzetmelerle dolu şiirsel yapısı ve dilin çok eski bir arapça olması nedeniyle  ile Kuran, bu kurala istisna oluşturmak bir yana, şiirsellik ve muğlaklık nedeniyle bakış açısına göre yorumun kaçınılmaz olarak daha yoğunlaştığı bir metin olarak kabul edilmelidir.

Hadis çoğu kez yorum, kimi zaman da açıklama anlamı taşır. Kuran metninin itikat ve ibadetle ilgili bütün hükümleri içermesi elbette beklenemez. Hadis ve sünnet vakada somutlaştırma ve genel örneklik etme işlevi görür. Bu arada, sünnetin iman, ibadet alanlarını dışına taşacak şekilde anlaşılmasının garip yorumlara ve uygulamalara yol açarak ayrıca sorun yarattığını da geçerken söylemeliyim. Peygamberin her yaptığının ve söylediğini sünnet veya hadis olarak algılamaya itiraz eden, çok sayıda ana akımdan islam düşünürünün de mevcut olduğunu anımsatmak uygun olur.

Sonuç olarak diyeceğim şu: Hadisleri yok sayarak ‘Kuran islamı’ oluşturma önerisi dışarıdan birine çok cazip görünse de, din olarak algılanan hurafeleri, din giysisine sarmalanarak sürdürülen çağdışı töreleri, adetleri gidermeye yetmeyecektir. Çünkü, hiçbir din ona inananların yaşam tarzından ve düşünce biçiminden soyutlanamaz; onların izini, damgasını kaçınılmaz olarak taşır. Hatta bir adım daha gidip abartmak pahasına şöyle demek de bence mümkün: Din su gibidir, içine girdiği kabın şeklini alır. Almazsa zaten hayatın geri planında ve güdük kalır.

Özetlediğim bu düşünce, dinin ilahi bir mesaj değil, her zaman bir toplumsal ürün olduğunu savunanları biraz keyifle, biraz da istihza ile gülümsetecektir. Burada açıklamaya çalıştığım fikir, ateist çizgiyle tam olarak örtüşmediği için kimi çevrelerden istihzaya muhatap olabilir ve doğal olarak olmalıdır. Ancak daha net olmak adına, bu görüşü başka bir biçimde de ifade etmek isterim: Temel mesaj ilahi de olsa, her inanç uygulamada inananları tarafından belirlenir. Yorum, önünde sonunda, inananlar tarafından yapılır.Takitçiliği esas alan kesimler için yorumu inanan kitleler yerine imamların yapmış olması, söylediğim düşünceye geçerli bir itiraz olarak herhalde görülemez.

Demek ki sorun din değil, bireydir, yani altyapı ilişkilerinin düzeyidir. Herkesin üretken olduğu, bağımsız ve özgür bireyin yetiştiği bir toplumda, her şey yerli yerine er veya geç oturur. Ondan öncesi ise doğal olarak patinaj ve bocalamadır.

Son söz: Çoğumuzun tepkisel olarak sandığının aksine dinin, toplumsal yapıyı belirleyici gücü yoktur. Etkileme gücü ise elbette vardır. Örneğin, Osmanlıyı yıkan da,    genellikle kabul gören görüşün tersine, bence din değildir. Aslına bakarsanız, dini bu hale getiren Osmanlı'nın bir süre sonra çağının gerisinde kalmış olan ekonomik ve toplumsal yapısıdır. Diyeceğim odur ki, üretim ilişkileri ve özgür birey belirleyicidir. Özü ilahi olsa da, olmasa da, her din nihai olarak toplumsal gereksinimlerle biçimlenip belirlenir. O ilişkilere göre de kesinlikle değişir.

Cümleler istediğimden daha keskin ve iddialı oldu.

Acelem vardı. Ondandır. Hoş görüle.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.