Her yer Ramazan olsa...

Her yer Ramazan olsa... DİN
0,0
06.09.2014 13:30:44
A+ A-

(07/2014)

“Ramazan'a gelince, o yine her zamanki gibi olağanüstüydü. Bize insani sınırlarımız karşısında manevi gücümüzü tekrar en anlamlı şekilde hatırlattı. Derimizi soydukça soydu, batan mülteci gemisinde annesine sımsıkı sarılmış olarak bulunan üç aylık bebeğin cesediyle ağlattıkça ağlattı... "Anneciğinden ayrılmadan beraber gömülmeleri mümkün olmaz mıydı? Ölülerine kim sahip çıkacak?" gibi sorularla sızlattıkça sızlattı... İnsanlar 50 derece sıcakta seken mermilerden korunmak için evlerine hapsolmuşken, şaşalı iftar sofralarının ve el sıkışma merasimlerinin sırası mıydı diye düşündürdükçe düşündürdü...

Şimdi ise geldiği gibi usulca aramızdan ayrılmaya hazırlanıyor, rahmet olarak bıraktıkları ve sevap olarak götürdükleriyle.”

Geçen sene Ramazan’ı bayrama doğru bu satırlarla uğurlamıştım.

Manevi hazla dopdolu, soyulmuş deriyle sızım sızım...

Ah, keşke her yer Ramazan olsa!

Gezegenimiz ve ahalisi buna gönlünün en derinliklerine kadar doysa...

Evet, doğrudur: Ramazan orucuyla biraz halsiz, biraz uykusuz bırakmaktadır. Ama zaten onu anlamlı kılan da odur. Tüm dünyaya biraz nefeslenin, biraz huzur bulun, dayanma ve teslim olma sınırlarını yeniden keşfedin, gözünüzü açlara ve muhtaçlara çevirin demektedir.

Tüm insanların bu insanlıklarını hatırlamaya o kadar çok ihtiyaçları var ki.

Ne olurdu, senenin bir ayında tüm dünyada üretim çarkları yavaşlasa. Oruç tutsun tutmasın, tüm insanlar işlerine sabah onda başlasa ve öğleden sonra üçte paydos etse. Oruç tutsun tutmasın, hiç kimse ağır işlerde çalışmasa. Oruç tutsun tutmasın, herkese gönlünce değerlendirebilecekleri ikindi, akşam ve gece vakitleri kalsa. Oruç tutsun tutmasın, herkes bir nebze olsun maddi tüketim dünyasının koşuşturmasından kurtulabilse.

Ramazan ayı boyunca tüm dünyada çarklar biraz olsun yavaşlasa, üretim ve tüketim azalsa, dayanışma ve yardımlaşmayla tüm dünyalılar kardeş olsa. Senede bir ay için dahi olsa, bu gerçek olamaz mıydı?

Ama tabii ki 24 saat aralıksız çalışan global tüketim dünyasının değil böyle bir ayı, tek bir saniyeyi dahi “harcayacak” vakti yoktur. Her şey parayla ölçülmektedir, dolaysıyla maddi karşılığı olmayan hiçbir değerin de anlamı yoktur. Tam aksine, bu maddi tüketim dünyasını en ufacık bir şekilde sekteye uğratacak ne varsa “yanlıştır”. Dolaysıyla günümüzde bir ay boyunca oruç tutup, maneviyata odaklanmanın kabul edilecek de bir yanı yoktur. Tabii ki dünya Ramazan’a değil, Ramazan dünyaya ayak uyduracaktır.

Oysaki böyle yaparak, hem insanları, hem de yaşadıkları dünyayı mutsuzluğa, haksızlığa ve hastalığa mahkûm ediyoruz. İnsan ve insanlık adına ne varsa, tüketiyor ve yok ediyoruz. Bu bağlamda Ramazan’ın evrensel ve zaman üstü mesajını okumasını bir türlü beceremiyoruz. 

Belki de bu yüzden ahir zamanlarda dindar olabilmek, elinde kor tutmaya benzetilmiştir. O denli zordur. Sadece kendi nefsinize değil, tüm bir yaşam biçimine karşı savaş vermek zorundasınız. Maddiyatın her gün daha da parlaklaşan boşluğuna karşı, maneviyatın sönükleşen doluluğunu savunuyorsunuz. Dindar olarak ve kalarak, bir nevi elinizde kor tutmaya talip oluyorsunuz.

Ancak bu koru tutarken, bunu anlamsız bulanlara karşı savunmak, içini boşaltanlara karşı savunmak kadar zor gelmiyor. Örneğin, iftara doğru sohbet programında, izleyici dini bir konuda soru sorarken, etrafındakilerin deli gibi kameraya el sallaması veya ezanla birlikte bir su markasının ekranda görünmesi, ya da teravide en güzel duanın ortasında pervasızca konuşanların maneviyatı bir anda bozması kadar zor gelmiyor. Kapitalist tüketim çılgınlığının ve çarpıklığının Kâbe’nin duvarlarına kadar dayanıp, tüm İslam dünyasını nasıl da içten fethettiğini görmek kadar kahretmiyor.

İslam’ın en kutsal değer ve doğrularının içinin boşaltıldığını görmek, bilinçli dindarlar için manen ölmek demektir. Kor gibi ateşin, eli delip geçtiği andır.

Oysaki hiç umulmadık yerden, hiç umulmadık destekler de gelmektedir. Bizde oruç bazılarınca anlamsız ve sağlıksız olarak görülürken, Batı orucun gücünü keşfederek, açlık kürleri düzenlemektedir. Yapılan bilimsel araştırmalara göre, aç kalmak yaşlanma ve diyabet ile kanser gibi hastalıklardan koruyan hücrelerin etkin çalışmasını sağlıyor. Ayrıca hücrelerin gerileme süreçlerini yavaşlatan enzim grubu aktifleşiyor. Vücudun 40 gün boyunca açlığa dayanma kapasitesi olduğu saptanmış. Belirli süreler içersinde aç kalmanın bünyeye çok iyi geldiği tespit edilmiş. Arzu ederseniz, bu konudaki ayrıntılı bilgileri, “Oruç Tutanlar Ve Tutmayanlar” adlı yazımda okuyabilirsiniz. 

Bu bağlamda bugüne kadar kaleme aldığım tüm manevi içeriklilerini “Gönül Yazılarım” başlığı altında topladım. Dilerim ki, yazma serüvenim devam eder. Ancak buraya kadardı deseler ve değdi mi diye sorsalar, aşağıda yer alanlar için değerdi derim.

 

Birincisi, “10 Çocuk Kutlu Doğum’un Neresinde?”deki şu satırlar için: 

Her şey bir yana, kutlanan acaba böyle kutlanmak ister miydi? Kapitalizmin ve globalizmin dili ve kodları eşliğinde? Kaldı ki, nebilerin haftası olabilir mi? Onların varlığını en güzel kutlama şekli, Afganlı bebelerin katlinin önüne geçmek olmaz mı?

Demez mi O Nebi, bu bebeler böyle cansız melekler gibi yan yana dizilmişken, siz neyi kutluyorsunuz diye?

Demez mi O Nebi, kapitalizm denilen o sömürü düzeninin tüm sembolleri çarşafın altına dahi girmişken, siz hangi 'Sünni' İslam'dan söz ediyorsunuz diye?

Demez mi O Nebi, ben size gösterişi, kaprisi, beş yıldızlı Umre'yi mi öğrettim diye?

Der tabii ki.

Cevabımız?

Yok.

Belki ancak ufacık bir duamız olabilir:

Allah'ım, beni mahşerde melek bebelerin yanında dirilenlerden eyle...

Yanlarında değilse bile, ucundan kıyısından onların tarafında olanlardan eyle...

Dahlimiz varsa dahi, onların başına bomba yağdıranlardan olabildiğince uzak eyle...

Amin.

 

İkincisi, “Tek Açlara Para Yetmiyor”daki şu çeviri için: 

“...Akşam iki kutu diş macununu tuzlu suyla bulamaç yapıp, parmaklarını bandırıp yaladılar. Bununla beraber tüm erzakları tükenmiş oldu, ne bir damla suları ne de yiyecek bisküvileri kaldı. Aralarında Hıristiyan olan Petrus, “Herkes kendi Allah'ına dua etsin” dedi.

Üçüncü gün genç bir kadın olan Meryem susuzluktan şikâyet etmeye başladı. Erkekler plastik şişelere işeyip, kendi çişlerini içtiler. Meryem yapamadı, özellikle erkeklerinkini içemedi, biraz deniz suyu aldı ve kanarak içti. Ancak tuz vücut hücrelerindeki suyu emiyor, saf tuzlu suyu içenin içi kuruyor, feci bir ölüm...

...İlk kaçak yedinci gün şafak vakti öldü. Öndesir, dudağının üstünde tüylerin yeni bitmiş olduğu, zayıf bir erkek çocuğuydu. Aklını kaçırdı. Birdenbire ayağa fırladı, eşeğini hazır edeceğini ve çocuklara su alacağını, onu merak etmemelerini, hemen döneceğini söyledi. Gemiden atladı. Erkekler peşinden can simidi attı, çünkü yüzme bilmiyordu. Çığlıkları birkaç dakika sürdü, sonrasında etrafı sessizlik kapladı. Gemideki suyu boşaltmaya devam ettiler, kadınlar ağladı.

O gece üç kadın öldü. Deniz suyunu içen genç kız, sonra adından başka bir şey söylemeyen Rachel ve Cemile adındaki Eritreli genç anne. İki yaşındaki oğlu cansız bedeninin üzerinde inleyerek aşağı yukarı doğru emekledi, erkekler onu oyun ve şarkılarla oyalamaya çalıştılar.

İki gün beklediler, kadınların gerçekten de nefes almadığını tekrar kontrol ettiler, sonra da cesetleri denize bıraktılar. Ne bir tören, ne de ortaklaşa dua, herkes kendi içinden dua etti, daha fazlasına güçleri yetmedi. Kısa süre sonra Yusuf öldü, görsünler diye Helikoptere doğru havaya kaldırdıkları çocuk. Birkaç saat sonra da Cemile'nin oğlu.

Gemiyi kullanan Gana'lı on birinci gün pes etti kadınlar gibi kıvrılarak uyuyakaldı ve bir daha uyanmadı. Konuşmadan cesedini denize attılar, gemi hafiflesin ve geride kalanlara yer açılsın diye. Aynı gün ölen karısını suya atarken, kocası peşinden atladı.

Her gün beş veya altı tanesi ölüyordu, bu normaldi diyor İlyas, herkes kendisiyle mücadele ediyordu, susuzlukla, soğukla ve bilinçsizlikle. İlyas'a göre de en kötüsü, vücudunun insanı dinlememesi, birdenbire emeklemeye başlaması, bir taraftan da kusması ve neredeyse bayılması oluyormuş. Her yeni gün sanki kendisi dünyadan uzaklaşıyor, dünya da kendisinden uzaklaşıyor gibiymiş. Fatiha'yı okuyarak hayata bağlanabilmiş...

...9 Nisan'da rüzgâr çıkıyor, gemide sadece on erkek ve bir kadın kalmış. Sabah saatlerinde gemi bir kayaya bindiriyor, su alıyor, yana yatıyor, akıntı hayatta kalanları sonunda karaya sürüklüyor. Ancak hayatta kalan son kadın, Rahime, ayaklarının altında karayı hissedemeden ölüyor...

 

Ah, keşke her yer Ramazan olsa...

Ah, keşke her yer Ramazan kalsa...

Zuhal Nakay

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.