Hurili Cennet ve Ateizm 2.0

Hurili Cennet ve Ateizm 2.0 DİN
0,0
27.09.2014 11:04:37
A+ A-

Hurili Cennet ve Ateizm 2.0 / 28.10.13

(10/2013)

Bundan bir süre önce İzzet Çapa’nın Cübbeli Ahmet Hoca ile yaptığı röportaj her zaman olduğu gibi yine gündemin tepesine oturdu ve günlerce konuşuldu. Özellikle hurili cennet tasviri ve bu çerçevede kadının konumu, doğal olarak büyük tepkilere neden oldu. Aslında Ahmet Mahmut Ünlü’nün çeşitli televizyon programlarında dile getirdiklerinin dışında yeni bir şey yoktu anlattıklarında, özellikle de cennet ve kadın konularında. Benim açımdan yeni olan, yirmi yıllık “tek” eşi Büşra Hanım’ın dolaylı olarak bu söyleşide yer almasıydı.

Daha 12 yaşındayken müftülükten onaylı vaaz vermeye başlayan Ahmet Mahmut Ünlü’nün belli ki sözel anlatım konusunda özel bir yeteneği var. Ayrıca sözünü sakınmaması ve kendine has esprili bir anlatımının olması, kuşkusuz ki kendisini medyatik kıldığı kadar şimşekleri de üzerine çekmesine neden oluyor. Bu karışım da günümüzde maden değerinde olan reytingin özünü oluşturuyor ve genelde sıkıcı olarak bilinen dini söylemi adeta popülist eğlence aracı haline getiriyor.

Bir de bakıyorsunuz, özünde nefis terbiyesinden oluşan din, birden bire çok kadınlı cinsellik propagandasına dönüşüyor. Özellikle de özünde Peygamber’e dua olan salâvatın okunma sayısının cennetteki sahip olunacak huri sayısıyla özdeşleştirilmesine söylenecek pek de bir şey kalmıyor. Ya da cennetin genel olarak bir “cinsel zevk âlemi” olarak tasvir edilmesine.  Bu durumda oryantalist tablolarda Müslüman erkeklerin cennete göbeklerine kadar uzanan sakallarıyla etine oldukça dolgun üryan hurileri ağızlarının suları akarak izlerken resmedilmeleri, aslında çok da yadırganmamalı. Daha doğrusu cennet kavramının gerçekten de “köşk ve birkaç huri” seviyesine indirgenmiş olmasına ve manevi bir mertebeden çok, dünyevi güdülerin giderildiği bir sefahat âlemi olarak algılanmasına kızmamalı.

Belki de bu yüzden yabancılar tasavvuf ve sufizm kavramlarıyla tanışınca bu kadar çok hayrete düşüyor ve yukarıdaki oryantalist yaklaşımın ne kadar da yanlış bir İslam imajı verdiğini anlıyorlar. Ancak görülen o ki, asıl oryantalizm kendi içimizde yaşıyor. Dekolte sunucu veya kısa okunan ezanla dalga geçen tweet mesajı için ortalığı ayağa kaldıran muhafazakâr kesim, her nedense “dini erotizmden” pek rahatsız olmuyor. Daha doğrusu böylesi cinsel yüklü dini yorumlardan hiç gocunmuyor ya da gocunmamış gibi gözükmeyi tercih ediyor. Varsa yoksa laik kesimin yanlışlarını ve günahlarını “düzeltmekle” meşguller.

Galiba tüm bunlarda toplumun genel gelişmişlik seviyesinin ve özellikle de cinsel tatminsizliğin büyük etkisi var. Bununla ilgili verilen katı dini terbiyenin, pratikte ne kadar doğru veya yanlış olduğu hiç tartışılmıyor.

Size bu konuda çok farklı bir örnek vermek istiyorum: Annemin tanıdığı genç çarşaflı bir Kuran öğretmeni vardı. Gerçekten de dini konularda çok bilgiliydi ve karşısına çıkan erkeklerle sırf bu yüzden eksik bulduğu için evlenmiyordu. Bazıları da onunla çarşaflı olduğu için evlenmeye yanaşmıyordu, başörtüsü ve pardösü giymesini tercih ediyorlardı. Derken 28 Şubat’la birlikte Kuran dersi veremez oldu, evde hanımlara özel (parasız) dersler vermeye başladı. Bu süreç içersinde giyiminden ötürü otobüsten indirildiği ve başka hakaretlere uğradığı da oldu. Ama inancından asla ödün vermedi. Sonunda Ürdün’de özel bir yarışmaya katıldı ve birinci de geldi. Ama ne olduysa orada oldu, onca yıl o kadar mücadele verdiği çarşafından bir gecede vazgeçti (tesettüründen değil),  aynı şekilde bağlı bulunduğu cemaati de terk etti. Nedenini asla söylemedi. Anneme sadece şeklin hiçbir şeyi ifade etmediğini, asıl olanın insanın içinin olduğunu belirtmiş.

Bu ani değişim beni çok düşündürdü, ısrarla nedenini söylememiş olması da. Sonunda cinsel istismarla karşılaşmış olabileceği ihtimali aklıma geldi. Çünkü ancak o denli büyük bir “hayal kırıklığı” onu o kadar sevdiği ve savunduğu çarşafından vazgeçirebilirdi. Ancak o denli büyük bir “yüz kızarıklığı” öylesine gizlenmek istenilirdi.  

Sorma fırsatım olmadı, ama cevabının “evet” olması beni hiç şaşırtmazdı doğrusu.

Aslında dindar erkekler en sağlam ve güvenilir erkekler olarak bilinmeliydi. Ama gerçekler hiçte öyle değil, değerli istisnaları ayrı tutmak kaydıyla. Aslında böylesi güvenilir ve nefsine gerçekten de bilinçli şekilde hâkim erkekler her kesimde az, ama muhafazakâr kesimde de bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olmaları ayrı bir “yara”.

Sonuçta eğitim tek başına ahlaklı yapmadığı gibi, eğitimsiz dindarlık da kâmil olamıyor. Özellikle yüksek konumdaki dindar kişilerin dini olduğu kadar bilimsel altyapıları da çok sağlam olmalı. İşin ilginç yanı, biz hala hurilerin peşindeyken, ateist kesimde çok değişik gelişmeler oluyor. Bu konuda daha önceleri kaleme almış olduğum alttaki yazımı tekrar paylaşmak istiyorum. İçeriği, yeni ateist akımın laik düşüncenin boşluklarını doldurmak için dinin zenginliklerinden yaralanmakta bir mahsur görmediğine dairdir. Gerçekten de çok ilginç bir yaklaşım, her açıdan.

Galiba önemli olan, yaşam tarzının kendisi kadar içinde gelişebildiği veya gelişemediği çevredir de. Bu açıdan bakınca laik Batı’da yetişen yeni nesil Müslümanların düşünce dünyasına çok daha zengin katkılarının olacağını düşünüyorum. Ya da tersinden, batılı eğitim tarzıyla harmanlanmayan dini eğitimin çok eksik ve de güdük kalacağını. Kendi ülkelerinde bu denli cinsel obje haline gelen Müslüman kadınların da örneğin İskandinav ülkelerinde, hamileyken ve küçük çocuklu olarak bedava binebildikleri toplu taşıma araçları gibi çözümlerle, çok daha mutlu ve doygun bir dindarlık yaşama ihtimallerinin olabileceğini.  

Koskoca İslam’ı hurili cennete indirgeyenlerin ise dinimize o kadar nefret edilen ateistlerden çok daha fazla zararı dokunduğunu düşünüyorum.

 

 ATEİZM 2.0 

İnançlı bir insan olarak ateizm ve özellikle de onun yeni bir kolu olan “Ateizm 2.0”  hakkında yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Ancak öyle gözüküyor ki, “İnsan Neden İnanır?” ile “Dindarlar, Ateistler, Agnostikler Ve Özgürlükler” adlı yazılarımı bu üçlemeyle bitirmek elzem oldu.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, yine bir okurun paylaşımı oldu. Kendisi ilgimi çekebileceğini düşünerek, Alain de Botton’un “Ateizm 2.0” (bu defa Türkçe altyazılı, lütfen ekranın üzerine gidin ve "37 languages" kutusunu tıklayın) adlı konuşmasını bana yollamış. Çok da iyi etmiş, kendisine buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Bundan önceki yazımda, ateistlerin baktığı açıdan Allah ve din kavramlarının gerçekten de son derece boş ve iç karartıcı gözüktüğünü,  bu yüzden kendilerinin bunlara inanmıyor olmalarını çok doğal karşıladığımı yazmıştım. Kendisi de ateist olan Alain de Botton, konuyu tam da buradan ele almış ve ateistlerin dindarların inançlarını komik ve çocukça bulmalarının, yanlış ve sığ bir yaklaşım olduğunu savunmuş.

De Botton, dinin zenginliklerinden yararlanmak için dindar olunması gerekmediğini, tam aksine bir ateist olarak bunları “çalmakta” bir mahsur olmadığını belirtiyor. Laik düşüncenin birçok boşluk taşıdığını ve bunları doldurmak için pekala dinlerden kopya çekilebileceğini söylüyor ve bu yeni yaklaşıma da “Ateizm 2.0” adını veriyor.

Bu sıra dışı ateist düşünüre göre, laik düşünce eğitimle her türlü değeri verebileceğine inanıyor, ama bunu başaramıyor. Çünkü insanların ahlak, telkin ve rehber edinme ihtiyacını tek başına eğitimle gidermek mümkün değil. De Botton bunun ancak kültür aşılayarak mümkün olabileceğini, bu kültürün aşılanabilinmesinin de - dini öğretilerde olduğu gibi - içinin doldurarak yapılması gerektiğini savunuyor.

Konuşmasında, “sanatın sanat için yapılması” gibi boş laik yaklaşımların insanlara değerler aşılayamadığını, buna karşın bu konuda dinin sanatı çok etkin kullandığını ve bunun da taklit edilmesinin gerektiğini söylüyor. De Botton göre kilise, cami veya sinagog gibi ibadethanelerde iyi ve kötü olarak görülen değerler sanat aracıyla çok başarılı bir şekilde veriliyor, bundan ötürü laik düşünce de sanatı bu şekilde kullanmayı öğrenmek zorunda. Mevcut haliyle laik yaşam tarzının değerlerini “CNN ile Walmart arasında bir yerlerde sıkışıp kalmış” olarak tanımlıyor.

Aynı şekilde geziler konusunda hac yolculuklarının, organizasyonla disiplin konularında ise dini cemaatlerin örnek alınacak çok yanlarının olduğunu belirtiyor. Laik düşüncenin en çok da manevi değerler konusunda çuvalladığını ileri sürüyor. Ortak manevi değerler dindarları kaynaştırıp güçlendirirken, dindar olmayanlarda manevi değerler üreten yazar, yönetmen veya şair gibi insanların çok yalnız kaldıklarını düşünüyor. Sanatlarında başarılı oldukları oranda, yalnızlaşıyorlar. Bu durumda mesajlarını hayata geçirebilecek kalabalık toplum kesimleri de oluşamıyorlar (bu bugüne kadar duyduğum en ilginç saptama). Modern dünyadaki sanatçıların geneldeki inzivaya çekilme ve yalnızlaşma durumuna çok iyi yerinde bir açıklama.

Benim de en çok zorlandığım konulardan biri, son derece acı dolu hayatlarını intihar ederek sonlandıran bazı çok tanınmış sanatçıların bu durumunu sorgulamak istediğinizde hemen, “Ama o bir sanatçı!” itirazıyla karşılaşmanızdır. Güzellikler üreten birisinin, bu kadar “çirkin” bir hayatının olması kendi içinde bir çelişki değil midir? Konuya getirilen bu değişik ateist yorum, benim çok hoşuma gitti doğrusu.

Aslında Alain de Botton’un konuşması baştan sona çok ilginç ve üzerinde düşünülmeye değer. Her şeyden önce ilkel, geri kalmış dindar klişesini ret ettiği için kendisine müteşekkirim. Dinin değerlerini ret ediyor, ama ortaya koyduğu kültür şablonunu laik yaşam tarzının boşluklarını doldurmak için kullanmayı öneriyor. Ayrıca evrenin büyüklüğü karşısında mistik duygulara kapılmak için illaki dindar olunmasının gerekmediğini, bunu dini ret ederek de yapmanın mümkün olduğunu savunuyor.

Konuşmasının sonunda dindarlarla ortak zeminde buluşma çözümünün, görmezden gelme nezaketinde yattığını söylüyor. Karşısındaki dua ettiğini söylerse örneğin, bunu kibarca görmezden gelip, ortak konulara odaklanmaya devam etmeyi öneriyor. Çünkü dinlerin kısa vadede ortadan kalkmayacaklarını düşünüyor.

Belki yanıldığı nokta, dinlerin uzun vadede de ortadan kalkmayacaklarıdır, tam da kendisinin belirttiği o ortak kültür oluşturma becerilerinden dolayı. İşin ilginç yanı, bu kültürün oluşmasındaki ilahi iradeyi kesinlikle ret ederken, kültürün kendisini laik yaşam tarzının içini doldurmak için kullanmak istiyor olmasıdır. Bu durumda Alain de Bolt gibi ateistler, her ne kadar varlığını ve değerlerini ret etseler de, koyduğu kuralları dolaylı olarak kullanmaya çalışarak, sonuçta yine ilahi iradenin buyruklarına başvurmuş ve dolaysıyla onun varlığını kanıtlamış oluyorlar.

Biz dindarlar açısından bu son derece doğal ve kaçınılmaz bir sonuç ve de çelişkidir.

Sanırım De Botton gibi düşünürlerin başını ağrıtacak en önemli nokta da bu olacaktır. Kendisi de zaten katı ateist ve dindarlardan yoğun eleştiri geleceğine inanıyor. Ancak ne olursa olsun, çok ilginç tezler ortaya koyuyor. Dindarlar da, özellikle ülkemizdekiler, bu gibi yaklaşımlara sığ yasaklar ve efelenmelerle değil, sağlam karşı tezlerle karşılık vermesini öğrenmelidirler.

Umarım bu konuda yazımın ufak da olsa olumlu bir katkısı olur.

Daha önce de defalarca yazdığım gibi çağımız yasaklar değil, bilgi, birikim ve nezaketle “Hodri meydan!” deme çağıdır.

Var mısınız?

Zuhal Nakay

 

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.