İbn Arabî ve Ayan-ı Sabite-1

İbn Arabî ve Ayan-ı Sabite-1 DİN
0,0
15.02.2013 14:08:27
A+ A-

 

Hakikat ehli yaptıkları amellerin ecrini, karşılığını yalnızca Allah'tan bekler. Yaptıkları şeyler için O'ndan bir karşılık talep etmezler, çünkü buna vakitleri yoktur. Zira Allah Tealâ ile öylesine meşguldürler ki başka bir şeye ayıracak zamanları yoktur. Kim bundan yoksunsa, Allah'la ilgili bir paydan mahrumsa, işte o kimse kaybetmiştir.

Farzların ve sünnetlerin yerine getirilmesinin sonuçunda ortaya çıkan ibadetler sevabı gerekli kılarlar. Öyleyse ecrinden; amelin karşılığından pek endişelenme, kuşkuya düşme. Çünkü bedenin yaptığı her hareketin mutlaka gözle görülebilecek sonuçları olması gerekir.  Öyleyse "Bu hareket'ler insana ne sağlayabilirler ki?" diye sorma. Çünkü bu tür sorularla vaktini boşa harcamış olursun.

Hakk Tealâ'nın dediği gibi "Subhanehu", O'nu noksan sıfatlardan tenzih ederiz; "O her gün yeni bir iştedir."

İbn Arabî

 

Endülüsün çocuğu, İslam coğrafyasının seyyah dervişi, İslam düşünce geleneğinde diyalektik mantığın aktarıcısı ve paradoks/absürt anlatının en büyük temsilcilerinden İbn Arabi; keskin zekâsı, döneminin en iyi âlimlerinden aldığı eğitim ve tasavvufi meşrebe sahip olan çevresinden edindiği marifet bilgisiyle, tasavvuf düşünce tarihini derinden etkilemiştir.

İbn Arabî her ne kadar tasavvufî düşünceye belirli bir sistem geliştirmediysede, onun ortaya koyduğu terminolojinin kendinden sonra gelen sufiler üzerindeki etkisi bir gerçektir. İbn Arabî'yle birlikte tasavvufi düşüncede teozofi'nin daha etkin bir hale geldiği,  zühd'e vurgu yapan tasavvufi düşüncenin gücünü yitirdiği iddiaları dile getirilsede O, zühd ve ibadetlere bağlılıkta kendisinden önceki sufilerin izindedir.

İbn Arabi ile zirve yapan irfanî tasavvuf, sufiler arasında aktarılarak yaşanmıştır. Keşif ve keramet olgusu, arifin Allah hakkında değerli bilgilere sahip olması, irfanî düşüncenin bir neticesidir. Zunnûn'u Mısrî'nin veya Sühreverdi Maktul'ün ortaya koyduğu tasavvuf anlatısında bu durumu rahatlıkla görebiliriz.

Sühreverdi, varlığın aslının nur olduğunu iddia eden ilk sufidir. Ona göre varlık nurdur. Zunnûn ise, ilk defa haller ve velilerin makamından bahseden isim olarak kabul edilmiştir. İbn Arabî'nin başarısı ortaya koyduğu kavramlardan kaynaklanmaktadır. Çünkü tasavvufta zor olan; kişisel tecrübelerin yaşandığı marifet ve müşahede ile elde edilen bilginin teorik çözümlemelerini yapmaktır. Bunu en doğru şekilde başarmıştır. Arabî'nin Düşünce sistemini eleştiren İmam-ı Rabbani dahi Onun terminolojisini kullanmaktan kendisini alamamıştır.

 

Sirhindî, varlık konusunda İbnu Arabî'yi eleştirirken bile çoğunlukla onun terminolojisini kullanmakta ve bu durum aralarındaki farkın anlaşılmasını bazen güçleştirmektedir.[1]

 

İbn Arabî en büyük etkisini Fusus'el Hikem adlı eseriyle gerçekleştirmiş ve ortaya koyduğu terminolojiyi en etkili şekilde burada kullanmıştır. Fusus'el Hikem'de kullandığı kavramları aslında yazdığı diğer eserlerinde de görebiliriz ama Fusus bu terminolojinin en iddialı şekilde kullanıldığı eseridir. Özellikle Arabi'nin ortaya koyduğu "Ayan-ı Sabite" kavramı onun düşünce sistemini olmuşturmaktadır. Ve bu kavram ilk defa onun tarafından kullanmıştır. Kendisinden sonra  Vahdet-i Vucud olarak isimlendirilecek olan irfani düşüncenin temelini oluşturmuştur. 

İbn Arabî'yi, zahir üleması ve mutasavvıflar eleştirilere tabi tutmuş olsalar da ortaya koyduğu terminoloji aşılamamıştır. Zahir ehlin ortaya koyduğu tanrı tasavvurunun anlamsızlığına işaret ederek; kul ile tanrı arasında ki zati ilişkinin gerçekliğini savunur. Bu nedenle ayn-ı sabite İbn Arabî'nin eleştirilmesine ve küfürle itham edilmesine neden olmuştur.

Özellikle Sünni ulema, sapıklıkla ya da küfürle itham ettiği her türlü düşünceyi, başarılı bir şekilde bertaraf edebilmişken, Arabî'nin ortaya koyduğu ve kendisinden sonra gelenlerce Vahdet-i vücut olarak nitelenen tasavvufi görüşü bertaraf edememişdir. Bu durum Arabî'nin ilmi ve irfani gücünün bir göstergesidir.

Arabî'nin anlattığı irfani bilgi özellikle Anadolu Selçukluları döneminde evlatlığı olan Konevî ve talebelerince korunmuş, teorisi geliştirilmiştir. İslam tarihinin en büyük İmparatorluğu Osmanlı'nın, devlet erkanının ve ulemasının teveccühüyle devletin yükseliş döneminde etkisi artmıştır. Ta ki, Eşari-sünni kelam devletin merkezi siyasetini ele geçirinceye kadar.

İbn Arabî'ye sahip çıkılması, onun artık ilmi çevrelerce tenkit edilmesini zorlaştırmıştır. Vefatından yıllar sonra, şöhreti artmış, taraftarlarının güçlü olduğu Anadolu topraklarından dışarı taşıp müslim ve gayri müslim toplumları etkilemiştir.

Talebesi Konevî, Vahdet-i Vucud kavramını Arabi'ye izafe ederek ilk ortaya atan kişidir. Fusus'el Hikem'i şerh ettiği eserinde Ehlullah'ın ulaştığı son nokta ile ilgili açıklamasında; imkân mertebesinin bu ulaşılan nokta ile ilgi bağlantısını anlatırken şöyle bir açıklama getirir:

Bu anlattıklarımız, ayrıca "mümkün malumların" hükümlerinin imkân mertebesine izafe edilen şeyleri de birleştirmedir. İmkân mertebesine izafe edilen şeyler, çoğalan imkâna ait sınırlılıkları ve çeşitli yaratılış yeteneklerinin (gereği), mutlak ve zati Haktan taşan Vahdit-i Vucud/ Tek Vucud'u çoğaltırlar.[2] 



[1] Necdet TASUN: İmam-ı Rabbanî Ahmed Sirhindî Hayatı, Eserleri, Tasavvufî Görüşleri. Sahife: 125  

[2] Sadreddin Konevî: El Fukuk.

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.