İlâhî isimlerin sırları üzerine (10)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (10) DİN
5,0
18.04.2014 17:17:17
A+ A-

Hak, muhtaç oldukları için yaratıklarına bahşettiği ihsanı, ikrâmı ve nimetleriyle el- Birr'dir. Bilinmelidir ki: el- Birr, iyiliğinin(birr) ve ihsanının genelliği, rahmet ve minnetinin kapsayıcılığından mümkünleri yokluk karanlığından çıkartmış, onlara varlık kisvesini giydirmiş, kevn mertebelerinin varlıklarına(a'yân) sirâyet etmiştir. (...) Hz. Peygamber, bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "İhsan Allah'ı görürcesine ibâdet etmektir." İşte bu "huzûr"dur. (...) Amel, ancak huzûr ile hayat bulabilir.

Et- Tevvâb, iyiliğiyle kuluna dönen demektir. Et-Tevvâb, duayı vermekle, özür beyan etmeyi bağışlamakla, tövbeyi ise mağfiretle kabul edendir. Bilinmelidir ki: Hakkın kullarına rahmetinin umûmîliğinin bir yönü, kullarının günahlarını değil, tövbe ve itaatlerini kabul etmesidir. (...) Çünkü Hak temizdir ve sadece temiz şeyleri kabul edebilir.

El- Muntakim, kendisine karşı geleni "temizlemek" (temiz duruma getirmek) için ondan intikam alan demektir. Bu, dünyada hadleri, cezalandırmayı ve elemleri uygulamakla gerçekleşir. Âhirette ise, dilediği gibi intikam alır.

El- Afuvv, nefislerden zillet karanlıklarını rahmetiyle; kalplerden ise gaflet paslarını kerametiyle izale eden demektir.

Er- Raûf, re'fet kelimesinden türetilmiştir ki, o, bir tür şefkat demektir. Er- Raûf, tövbeyle günahkârlara, korumakla kendisine yaklaşanlara şefkatlidir. (...)  Bu ismin hükmü de seçkinlerde geçerlidir. Bu nedenle Hak, Peygamberini "müminlere karşı raûf " diye nitelemiştir.

El- Muksit, âdil demektir. O, hükmünde haksızlık bulunmayan ve velîlerinin hiçbir korkularının olmadığı kimsedir. Bilinmelidir ki: Hak(cc.), bu isimden her şeye yaratılışını vermiştir. Böylece ulvîliği yüce olana, süflîliği süflîye ve hepsini kendinde toplayana da birleştirme özelliğini vermiştir.

El-Câmi', varlığıyla bütün mevcutları kendinde toplayan demektir. O, âriflerin himmetlerini de kendilerine keşfettirdiği faziletleri üzerinden toplar. Bilinmelidir ki: bu ismin sürekli toplama özelliği vardır; sahip olduğu yegane hüküm de toplamadır. Bu ismin hükmünün tezahürü olarak, bütün var olanların mertebelerinin fertleri, Hakkın hamdini tesbih üzere toplanmışlardır. Şayet toplanmanın(cem') otoritesi olmasaydı, isim ve sıfatların hükümlerinin çokluğu zuhûr etmezdi. "Üç kişilik bir grup yoktur ki dördüncüsü O olmasın, beş kişi yoktur ki altıncısı O olmasın, ya da daha az veya fazla." (Mücadele, 58/7) 

El- Ğani, zenginliğiyle âlemden müstağni demektir; çünkü o, itaat edenlerin itaatine muhtaç değildir. El- Muğni ise, kâfi demektir; O, dilediği kimseyi ihsanıyla zenginleştirir. Bilinmelidir ki: "Gına"(zenginlik) iki türlüdür: Hakkın zenginliği ve halkın zenginliği. Halk mertebesinde zenginliğin ilk derecesi, kanaat ve elde olanla yetinmektir.

El- Mu'tî, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onlara yol gösteren demektir. Bilinmelidir ki: tahkik ehlinin kullanımına göre ilâhî ikrâm iki türlüdür: imtinân ve vâcip ikrâmı. İlki, varlığı yaratmadır. Çünkü Hak, cömertliğinin kemâli ve rahmetinin genelliğiyle âlemin varlıklarına ikrâmda bulunmuş, onlara varlık kisvesini giydirmiştir. Vâciplik ikrâmı ise, belirli bir gruba tahsis edilmiştir; bu grup "Ben o rahmeti takva sahiplerine ve zekatı verenlere yazacağım" âyetiyle işaret edilen kimselerdir. 

El- Mâni', adaletin kendisini men ettiği ve ikrâmı ihsan olan kimse demektir. Bilinmelidir ki: bu ismin hükmü, imkân mertebesinde bulunur. Buna göre nimetlenen kimse, sadece kendi kâbiliyeti ve özelliğiyle elde ettiği nimetle nimetlenmiş; elem duyan ise, sadece kendi nefsini kınamalıdır. 

Ed- Dârr, maksada uymayan şey ile zarar veren demektir. O, dilediği kimselere onları başarısız kılmakla zarar verir, dilediği kimseleri mahrumiyetle imtihan eder. (...) Şu halde Hak, fayda verirken ed- Dârr'dır. 

En- Nâfi', gayeye uygun şey ile fayda verendir. O, dilediği kimseye dilediği şey ile ihsanından fayda verici 

En- Nûr, kendisyle zâhir, başkasını ise izhâr edendir. En- Nûr, velîlerinin kalplerini mârifet ile aydınlatan; yeryüzünü ise, içinde bulunan velîlerinin nûruyla aydınlatandır. 

El- Hâdî, hidayet kelimesinden türetilmiştir. O, kalpleri mârifetine; nefisleri itaatine; sevdiklerini kendisine; âlimleri ise işin gerçeğini müşahedeye ulaştırandır. Bilinmelidir ki: hidâyet, ya tevfikîdir; bu, sââdet meydana getiren hidâyettir ve bunu nebi ve seçkin velîler ifa ederler; ya da, açıklayıcıdır; bu da indirilen şeriattir. 

El- Bedi', el- Mübdi', önceki bir örneğe göre olmadan yaratan demektir. Yaratmada O'nun benzeri ve var etmede ortağı yoktur. 

El- Bâkî, vücûd ve yaratmasıyla devamlı olandır. O'nun zâtı yok olmayı kabul etmez ve hâdislik ve intikal hükümleri O'na işlemez. Binaenaleyh O(cc.), kendi bekâsıyla bâkîdir; kul ise, Hakkın bâkî kılmasıyla bâkîdir. 

El- Vâris, berzah'a intikal ettiklerinde yaratıklarının ardlarında bıraktıkları şeylere vâris olan demektir. Bilinmelidir ki: bu ismin hükümleri, manevî ve sûrî bütün mertebelere sirâyet etmiştir. Buna göre sûrî mertebelere vâris olmak, herkesin dünya yaratılışından bütün olarak âhiret yaratılışına intikal ederken, Hakkın yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara vâris olması şeklindedir. (...) Peygamberler, ilimden ve Hakkın kendilerini vâris kıldığı şeylerden başka bir miras bırakmamışlardır. Buna göre peygamberler, Hakkın vârisleridir. âlimler ise , peygamberlerin vârisleridir.

Er- Reşîd, bütün canlıların perçemlerinden tutarak, onları sırât-ı müstakim'e irşad edendir. Rüşd, istikâmet demektir. 

Es- Sabûr, kendisine edilen eziyete sabreden demektir. Buna göre es- Sabûr, günahların çokluğunun, buna gücü yettiği halde, kendisini aceleyle cezalandırmaya sevk etmediği kimsedir. Bu ismin sirâyeti tüm mertebeleri kapsamıştır.

 

Bu yazı dizisi böylece sona ermiş bulunuyor. Amacım bu konuda en kısa biçimde bilgi aktarmaktı. Bu aktarımı da 13. yüzyılda yaşamış Sadreddin Konevî Hazretlerine ait, Ekrem Demirli tarafından dilimize kazandırılan belirttiğim eserden yaptım. Belki bu yazıları okuyanlar o kitabı da, başka kitapları da okuyarak daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyebilirler. Yazı dizisi böyle bir açılıma yol açarsa sevinirim.

 

Not: Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

kevn : varlık, vücûd / mümkün: varlığı da yokluğu da tasavvur edilebilen, varlığı kendinden olmayan / zillet:hakirlik, horluk, alçaklık / kerâmet: gösterilen olağandışı hâl / himmet: emek, gayret, çaba, çalışma / tesbih: Allah'ın yüceliğini ifade etme, O'nu tenzih etme / müstağni: ihtiyaç ve eksiklik duymayan / hâdis: sonradan olma / beka: devamlılık, ebedîlik, bâkîlik / zâhir: görünür, dış / izhar :açığa vurma, gösterme, meydana çıkarma  / tevfîk: yardım, uygunlaştırma / imtinan: iyilik etme(insanlar yapınca sonra başa kakarlar; ama Allah yapınca başa kakmaz, kendisine inansınlar-inanmasınlar herkese iyilik yapar, rızıklarını verir) / mârifet: varlıkların hakikatini ve ilâhî sırları tefekkür, müşahede, keşif yoluyla tanıma, irfan /

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.