İlâhî isimlerin sırları üzerine (3)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (3) DİN
5,0
07.04.2014 17:08:06
A+ A-

El-Kuddûs, nitelendiği her şeyden temiz ve  nezih olan demektir. Bilinmelidir ki: taharet ve nezihlik, iki mertebe arasında gidip gelir. Bunlar mutlaklık ve takyid mertebeleridir. Bunlar, her varlıkta hüküm sahibidir ve onların mazharlarında zuhûr ederler. 

Onların vücûdî ayn'ları başkalaşmaz, sadece bir kısmı başka bir kısım için zuhûr eder, diğerlerinden gizlenirler. A'yân'ın birbirleri için zuhûr etmesi veya birbirlerinden gizlenmeleri, kendi kâbiliyet ve özelliklerine göre değişir.

Ehlullah'tan bazıları Hakkın hüviyetini mümkünlerin mazhârlarında görürlerken, bazıları ise Hakkı mazhârın aynı olarak görürler. 

Hakkın es-Selâm ismiyle isimlendirilmesinin nedeni, yaratıklarından sevmediği bir takım şeyleri kendisine nispet etmelerinden sâlim olmasıdır. Bunun bir anlamı da, Hakkın yaratıklarına selâmet vermesidir.

Bütün yaratıklar arasında bu ismin kudsiyetine sadece nefsini şahvetlerden sâlim kılan, kalbini şüphelerden arındıran kimseler ulaşabilir. Ehl-i Hakkın selâmeti, kuşku kirlerinden ve gizli ya da açık şirk karanlığından temizlenmeleridir.

Bu ismin hakikatleriyle vasıflanan kimsenin alâmeti vakûr, ağırbaşlı, mütevazı, inatçıların sıkıntılarına karşı sabırlı olmaktır. Hak şöyle buyurmuştur: "Onlara câhiller hitap ettikleri vakit, 'selâm' derler." (Furkan, 25/63)

El-Mümin, kullarının tasdik ettikleri şeye inanan ve ahdini yerine getirdiklerinde onlara 'emân' veren demektir. Bu kelime 'emân' kelimesinden türetilmiştir. Bunun Allah ile ilgili anlamı, O'nun kendi nefsine dair tasdikidir. Bu da, Hakkın kendisinin sâdık olduğunu, bunun yanı sıra kullarının doğruluklarını da bilmesidir.

Bu ismin hükümlerinin mahalli, ilâhî haberlerdir. Bu ise, ya peygamberler lisanıyla işitilen vahiy yoluyla veya sürekli huzûr ve murakabe sayesinde Allah ehli için gerçekleşen ilham ve keşif yoluyla olabilir.

El- Müheymin, kendi katında ve mülkünde olan her şeyi kendisine ait ve üzerinde bulunduğu her şey ile gören âdil kimse demektir; el- Müheymin, gizliyi  ve açığı bilen, şükrü ve şikâyeti işiten, zarar ve sıkıntıyı giderendir. Bu makâmı gören kimse, kendi halini gözetir, vakitlerini muhafaza eder, nefeslerini sayar.

Bilinmelidir ki: Haklar, Haklık mertebesi ile halklık mertebesi arasında gider gelir. Varlık mertebelerinden her bir ayn'ın bir hakkı ve bir de görevi vardır. 

Kuşkusuz ki, Allah'ın kulları üzerinde bir takım hakları vardır; bunlar, yüce katına yaraşır tarzda tazîm, emrine uyma ve ibadet gibi haklardır. Buna karşılık kulların da, Hakkın kendi nefsine vacip kıldığı keremine karşılık, Allah üzerinde bazı hakları vardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sizinle ahid yaptığımda benim ahdimi yerine getiriniz." (Bakara, 2/40)

El- Azîz, yenilemeyen ve aciz bırakılamayan galip demektir; ayrıca o, dengi bulunmayan, künhü bilinmeyen, daima ihtiyaç duyulan, kendisine ulaşmanın pek zor olduğu kimsedir. Hatta O'na sadece kendisiyle ulaşmak mümkündür.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İzzet Allah'a, peygamberine ve müminlere aittir." (Münafikûn, 63/8) Buna göre izzet, Allah'a özü gereği, peygambere Allah vasıtasıyla, müminlere ise, Allah ve peygamberi sayesinde aittir. 

El-Cebbâr, kullarını ihtiyar ve zorunlulukta zorlayan kimse demektir; çünkü onlar, O'nun egemenliğinde bulunmaktadırlar. Cebr, zorlamak anlamında olabileceği gibi, işleri ıslah etmek anlamında da, azmetmek anlamında da olabilir.

Binaenaleyh el- Cebbar, eşyayı bir vasıta olmaksızın ıslah eden; ihtiyacı olmaksızın itaati emreden kimsedir.

Herhangi bir vehim onun katına yükselemez ve hiçbir idrâk zâtının sırlarına muttali olamaz. Bilinmelidir ki: cebir iki türlüdür: doğrudan ve dolaylı cebir. Doğrudan cebir, bütün nefisler üzerine hükümran olan azamet özelliğiyle bezenmektir. Bu cebrin iki yönü vardır: birisi, gayb hüviyetine ve gerçek mutlaklığa dönüktür ki, bu, 'azamet' diye isimlendirilir. Diğeri ise, halka  dönüktür, ulûhiyet diye adlandırılır. Azamet, hüviyet ile Ulûhiyet arasında; Ulûhiyet ise azamet ve yaratıklar arasında birer berzâhtır.  Ulûhiyet, böylece, halk ile Hak arasında bir berzâhtır.

El-Mütekebbir, büyüklük anlamındaki 'kibriya' kelimesinden gelmektedir. Sırrını ifşaya kimsenin kâdir olamadığı ya da kimsenin, mülküne karşı onu zorlayamadığı veya kimsenin kendisine ihsanda bulunamadığı kimse anlamına gelir.

Bilinmelidir ki: Allah Teâlâ, genellikle yaratıklarının özellikleri olan bazı vasıflarla kendisini nitelemiştir. Buna örnek olarak şu kudsî hadisi verebiliriz: "Acıktım, beni doyurmadın; susadım beni içirmedin; hasta oldum, beni ziyaret etmedin." Bunun üzerine perdeli insanlar Hakkın bu özelliklere sahip olduğunu zannetmiş, Hak da, bu ve benzeri isimlendirmelerin içeriklerinden yüce ve müstağnî olduğunu bildirmiştir.

Bu ismin eserlerinin kulun bâtınında yerleşmiş olduğunun bir alâmeti şudur: Kul bu ismin hükmü altında bulunduğu sürece, sıfat kendisine hâkim olduğu için, hiçbir zaman Hakka karşı itaatsizlik yapmaz.

Şu halde el- Mütekebbir olan Hakkın tecellîlerinin hükümleri, sadece itaatkâr ve Hakka uyan kimselerde tezâhür edebilir.

El-Hâlık, kudretiyle varlıkları izhâr eden ve iradesiyle de onların bir kısmını diğerlerinden önce var eden demektir. İbda', yaratma anlamındaki 'halk' ise yokluktan varlığa getirme demektir. 

Yaratma iki kısımdır: Birincisi, 'takdir', diğeri ise, 'icat' yaratmasıdır; 'emir' ise, ceberût'tur. "Aralarında bir berzah vardır, karışmazlar." (Rahmân,55/20)

Takdir yaratması Rabbanî bir emirdir; bu emir, bir öncelik ve sonralık söz konusu olmaksızın varlığı tek olandır. Binaenaleyh Hakkın Kün/Ol kavli, bu mertebede yaratılışta var olan şeyin kabulünün ta kendisidir; ardından ise, varlıkta zamansal bir sıralanma meydana gelir.

 

Not: Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

/ el: Arapça 'harf-i tarif'(ismin durumunu tanımlamaya yarayan) olup özel kelimelerin, isimlerin başında bulunur. Bazı harflerle başlayan kelimelerin öncesinde 'e' den sonra 'l' değil de o kelimenin ilk harfi yazılır ve okunur(örnek: er-Rezzâk) / takyid: kayıt ve şartla bağlama, kayıt altına alma / mazhâr: bir şeyin göründüğü, açığa çıktığı, zâhir olduğu yer, kimse veya şey / vücûdî: varlıksal / ayn: hakikat / a'yân: ayn'ın çoğulu /  mümkün: hem varlığı hem yokluğu tasavvur edilebilen, varlığı kendinden olmayıp başkasına muhtaç olan / ihtiyâr:seçme, tercih, katlanma / emân: eminlik, korkusuzluk / huzûr: Cenâb-ı Hakkın varlığının her şeyi kaplayıp başka şeye yer bırakmayacak şekilde hissedildiği mertebe / murakabe: bir kimsenin dış dünya ile ilişkisini kesip iç âlemine dalarak özünde hissettiği Allah'a yönelmesi ve O'nun huzûrunda kendini denetlemesi durumu  / tazîm: hürmet etme, saygı gösterme / ceberut: esma(isimler) ve sıfat âlemi, Allah'ın bütün varlıkların üzerinde olan kudretinin tecellî ettiği âlem, lâhut âlemiyle meklekût âlemi arasındaki âlem / bâtın: iç / zâhir: dış / müstağnî: ihtiyaç ve eksiklik duymayan /azamet: büyüklük, ululuk, yücelik / izhar etmek: ortaya koymak, açığa çıkarmak / ulûhiyet: Allah'ın zât(ahadiyet) mertebesinden sonra bütün ilâhî  sıfat ve isimleriyle zuhûr ettiği ilk tecellî mertebesi / berzâh: İki şey-yer-ortam arasındaki aralık / muttali: haberli, bilgili, vâkıf /

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.