İlâhî isimlerin sırları üzerine (6)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (6) DİN
5,0
11.04.2014 17:09:30
A+ A-

Es-Semi', işitilen şeyleri gizli ve açık olarak idrâk eden demektir. Konuşan herkes, aynı zamanda işitendir. Buna göre, işiten herkesin işitmesi, Hakka ait bu işitme mertebesinde olabilir. Fakat işiten kimselerin bazısı, işittiği şeyi bir çağrı ve nida olarak anlar. Böyle birisinin konuşanın sözünden payı, sadece sûrettir; yoksa konuşmanın ruhundan bir payı yoktur. İşte bu, haklarında, "İşittik, dediler, halbuki onlar işitmemişlerdir"(Enfal, 8/21) denilen kimselerdir. Çünkü hiçbir şey duymayan sağır ile duyup anlamayan arasında bir fark yoktur. "Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir."(Enfal, 8/22)  Bazı insanlar ise, kelâm ile kast edilen şeyi anlayarak işitirler. Bu anlayışın nedeni, işitenin istidadının kemâlidir. Bu kişi, Hakkın, işitmesi ve görmesi olduğu kuldur.

El-Basîr, kullarının işlerini gören demektir. El-Basîr, kendi zâtının sıfatlarını kendi dışında olmaksızın gören kimsedir. Bu mertebenin eserlerinden istimdat eden kişinin üç mertebesi vardır. Bu kişi, ya Allah'ı görürcesine O'na ibadet eder; ya da Hakkın her şeyi gördüğünü bildiği için Allah'a ibadet eder. Birinci ibadet teşbihe, ikinci ibadet ise tenzihe yakındır. Üçüncü mertebe ise bunlardan daha üstündür. Bu da tahkik sahibi kâmildir. O, Hakka Hak ile ibadet eder; teşbihi söyler, tenzihi müşahede eder, tenzihi söyler ve teşbihi müşahede eder.

El-Hakem, kullarını haksızlık yapmaktan men etmek için, indirmiş olduğu meşru hükümlerle hüküm veren demektir. Binaenaleyh O vaadinde herhangi bir kuşku olmayan ve fiilinde hiçbir eksikliğin bulunmadığı el-Hakem'dir. Bilinmelidir ki: bu isim bir açıdan el-Alîm ismine benzemektedir. Şöyle ki: hüküm vermenin şartı, lehinde veya aleyhinde hüküm verileni değil, hükmü bilmektir. Malûm, âlimi  âlim yaptığı gibi, hakkında hüküm verilen şey de hüküm sahibini hakim yapar. Bu isim başka bir açıdan  el- Alîm isminden farklıdır. Şöyle ki, ilim malûma tâbi olduğu halde, hüküm, lehinde veya aleyhinde hüküm verilen şeye tâbi değildir. Bunun yerine, hüküm, hüküm şartına tâbidir. Hüküm şartı ise ya şâhittir veya ikrârdır.

Adl, meyil demektir. Söz konusu isim(el- Adl) adaletinden korkulan ve ihsanından ümit kesilmeyen kimseye verilmiştir. Onun fiillerindeki adaleti, sözlerinin doğruluğunun delilidir. Bilinmelidir ki: var olan şeylerin mertebelerinin işleri meyil ve dönmeye dayandığı için Hak kendisini el- Adl diye isimlendirmiştir. Bunun nedeni Hakkın vaciplikten imkâna dönmesi; mümkünleri sâbitlik mertebesinden varlık mertebesine meylettirmesidir.  Binaenaleyh âlemdeki her şey meyleder. Varlık da ancak adl ile zuhûr etmiştir. Nitekim mümin bâtıldan Hakka döndüğü gibi, aynı şekilde kâfir de haktan bâtıla dönmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Rablerini inkâr edenler dönerler." (Enam,6/1) Allah Teâlâ şunu bildirmiştir: Hakka veya bâtıla dönen her şey, sadece Hak ile ve Hakkın irade ve meşiyetiyle dönmüştür; çünkü güç ve kudret Hakka aittir. Hak onları kâfirler diye isimlendirmiştir; bunun nedeni, kendi sınırlılıklarıyla mutlaklık yönünü örtmüş olmalarıdır.

El- Latîf, mevcutların fiillerine sirayet eden ve hikmetinin sırlarını varlıkların mazharlarında gizleyen demektir. El- Latîf, zor olan her şeyi kolaylaştıran, kırılan her şeyi onaran demektir. Bilinmelidir ki; bu ismin hakîkatleri ve sırları, varlığın mertebelerine umûmî olarak yayılmıştır. El-Latîf, lütûf kelimesinden türetilmiştir ve anlamı gizllik ve gizli şeylerin en gizlisi demektir. Letâfet de gölgenin uzayıp çekilmesi demektir. Hak, gölgenin çekilmesini kendi nefsine izâfe ettiği gibi, uzamasını da kendisine izâfe etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Görmez misin ki, Rabbin gölgeyi nasıl da uzatır!" (Furkan, 25/45)

El-Habîr, dilediği şeyden dilediği şey ile haber veren demektir. O'nun hükmünün değişmesi ve sözünün farklılaşması mümkün değildir. El-Habîr, denenmeden sonra gerçekleşen ilim demek olan 'Hıbra' sahibi anlamındadır. Şu âyette bu tarza işaret verdır: "Sizleri imtihan edeceğiz, ta ki bilelim." (Muhammed,47/31)  Hak, olacak şeyi gerçekleşmeden önce bilir; çünkü O, o şeyi sâbitlik halinde bilmektedir. Var olan şeylerin mertebesinde sadece sübût mertebesindeki a'yanda sâbit olanlar gerçekleşebilir.

El-Halîm, isyan eden yaratıklarından aceleyle intikam almayan kimsedir. El- Halîm, amel işlemeyen kimseyi hemen cezalandırmaya kalkmaz. Bilinmellidir ki: bu ismin özelliği, iktidarı ispat etmektir; çünkü iktidarını gerçekleştirmekten aciz olan 'halîm' diye isimlendirilemez. Binaenaleyh hilm, sadece, gerçekleştirmeye gücü yettiği halde mühlet vermekle olabilir. 'Hilm'in sözlük mânâsı 'ifsat etmek' demektir. Bu nedenle uyku, mânâyı sûretinden ayırdığı için 'hulm' diye isimlendirilmiştir. Ârif ise, bu sûreti sûretin getirdiği mânâya tâbir eder, böylelikle sûreti aslına irca eder. Nitekim uyku, ilmi de ifsat eder ve onu süt sûretinde gösterir. Hz. Peygamber, rüyasını tevil ederek, onu aslına irca etmiştir ki, asıl, ilimdir.

El-Azîm, işi (şe'n) âriflerin kalplerine iliştiği için 'yüce' olan demektir. O'nun izzetinin tecellîlerini idrâkten âriflerin basîretleri aciz kalmış, kudretinin yüceliğini nitelemekten diller lâl kesilmiştir. Bilinmelidir ki: azamet makâmında duran kimse, ya mümindir veya müşahede sahibidir. Böylelikle Hakkın, büyüklüğü ile iman ehlinin kalplerinde zuhûr etmesi, onların ilâhî isimlerin eserlerini bilmelerine göre gerçekleşmiştir.

Eş- Şekûr, kullarının kendisine şükretmesiyle, 'şükredilen' demektir. Bu şükrün nedeni, onların Hakka itaat etmeyi bilmeleri, onun sınırlarında durmalarıdır. Eş-Şekûr, kullarını rızıklandıran ve onlar talep ettiklerinde-âdeta üzerine bir borçmuş gibi- dilediklerini veren demektir. Bilinmelidir ki: şükre neden olan şey, nimetlendirmedir. Nimet, ya ilim, hikmet ve mârifet gibi bâtınîdir ya da yiyecek, giyecek ve nikahlanacak şeyler gibi zâhirîdir. Bunların en büyüğü nikahtır. Nikah, şükür yaygısı üzerinde şükredenleri artırmak için ya benzerleri meydana getirmek ve var etmek için veya sadece zevklenmek için yapılır. Kul, bütün nimetleri Haktan görünceye kadar şükrün hakkını vermiş olamaz.

El-Aliyy, hâdislik alâmetlerinden ve yaratıklara lâyık özelliklerinden bizâtihî yüce olan demektir. Bilinmelidir ki: yücelik(uluvv), ya mekân veya mekânet yüceliği olabilir, ya da, hem mekân hem de mekânet yüksekliği olabilir. Buna göre, bütün mevcutların içinde mekân ve mekânet yüksekliğiyle en ulvîsi, başkasına ihtiyaç duymadan bağımsızca varlığı vâcip kimsedir. Buna göre Hakkın dışındaki her şey, kendileri farkında olmasalar bile, Nefes-i Rahmanî'nin sirâyetinin hakîkatlerinin zuhûru ve onunla kâim olması için, Rahmân'ın Arş'ıdır.

 

Not: Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

/ istimdat etmek: yardım istemek / teşbih: benzetme, benzetilme / tenzih: kusurlardan, eksikliklerden temizleme; yüceltme/ tahkik: Hakkı âlemde müşahede etme / müşahede: Yaratanı yaratılmışta, Hakkı halkta görme, her zerrede Cenâb-ı Hakkın varlığına şâhit olma / vâciblik: zorunluluk /  mümkün: hem varlığı hem yokluğu tasavvur edilebilen, varlığı kendisinden olmayıp başkasına muhtaç olan / meşiyet: takdir, Allah'ın takdiri, Cenâb-ı Hakkın olmasını dilediği şeyler / sübût: sabitlik, sabit olmak / a'yan: ayn'ın yani hakikat'in çoğulu / lâl: dilsiz / hâdis: sonradan var olan, ezelî olmayan / mekânet: güç, kuvvet, nüfuz / mazhar: bir şeyin göründüğü, çıktığı yer /

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.