İlâhî isimlerin sırları üzerine (7)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (7) DİN
5,0
14.04.2014 13:50:09
A+ A-

El- Kebîr, kibriya örtüsüyle idrâklerin kendisine ulaşmasından perdelenen demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Göklerde ve yerde büyüklenme O'na aittir." (Casiye, 45/37) Bir kudsî hadiste ise, şöyle buyurmuştur: "Kibriya benim örtümdür." Yaratıkların sûreti Hakkın büyüklüğünün ayn'ı ve O'nun zâtı ya da vechi üzerinde bir perde olduğuna göre, perde perdeleneni görebilir, fakat bâtın yüzüyle görür. Bu bağlamda, birisi şöyle demiştir: "Rabbimi kalbimin gözüyle gördüm". Bunun üzerine: "Sen kimsin?" dedim. Dedi ki: -Sen !

El- Hafîz, kulu için "tevfik"ini muhafaza eden, teyidiyle nimetlerini üzerine yayan kimse demektir. Bunun yanı sıra o, madumun yokluğunu, mevcudun varlığını muhafaza edendir. Bilinmelidir ki: hıfz, görmeyi gerektirir; görmek ise, korumayı. Buna göre her ikisi de, varlığın, etrafında döndüğü iki kutuptur.

El-Mukît, rızıklanan her şeyin yiyeceğini belirli bir ölçüye göre takdir eden demektir. Bu ismin iki anlamı vardır. Bunlardan birisi 'iktidar', diğeri ise 'rızkı ulaştırmak'tır. Buna göre el- Mukît, rızıkları yaratan ve onları her şeye, o şeylerin ölçüsüne ve onlara göre ulaştıran demektir. Bunlara örnek olarak, bedenlere yiyecekleri veya müşahede ve iman ehlinin kalplerine mârifeti ulaştırmayı verebiliriz. Bilinmelidir ki: gıda, ulvî olabileceği gibi, süflî de olabilir; gıdanın hazineleri vardır ki, oradan belirli bir ölçüye göre iner. Buna göre, gıdanın en ulvî hazinesi ilmî mertebedir; en düşüğü ise, beşerî fikirlerdir. Bunların arasında sûrî( görünürdeki) ve mânevî hazineler bulunmaktadır.

El- Hasîb, yeterli olan demektir. Bu isimle O, aynı zamanda, nimetin kendisinden olduğunu göstermek için, 'yaratıklarına nimetlerini sayan' anlamı da taşır. Ayrıca O, kulunun nefeslerini sayar ve ihsanıyla kulunun üzüntüsünü giderir. Bilinmelidir ki: bu isim ve bu ismin hükmü, ilim ve cehalet arasında bir berzahtır. Buna göre bu berzah, ilim derecesine ulaşamamış zan ve tahmin mertebesidir. Bu nedenle Hak, perdeli kimseleri "Onlar güzel işler yaptıklarını zannederler" (Kehf, 18/104) âyetiyle nitelemiştir. Halbuki onlar güzel işler yapmamışlardır; onların işi, bir delil sûretiyle ortaya çıkmış kuşkudan ibarettir. Bu ismin hükümlerinden birisi, kuşkulu şeylerin(müteşâbihat) nâzil olmasıdır. Müteşâbihat, kendileriyle derinden uğraşan kimselerin eğriliğe / zeyğ (Âli İmran, 3/7) nispet edildiği şeylerdir. Çünkü iki şüpheli şeyden birisine meyleden kimse, o şeyi kesin hale getirmiş, bunun sonucunda ise bu meyil ile o şeyin hakikatinden vazgeçmiş olur. Buna göre edepli ârif, müteşâbih sınırında durup, hakkında herhangi bir şey ile hüküm vermeyen kimsedir. Şâyet ârif, müteşâbih hakkında keşif ile bir hüküm verecekse, -emredildiği gibi- her şeye hakkını veren kimselerden olmak için kuşkulu şeyin iki yönüyle birlikte hüküm verir.

El-Celîl, "celâl" kelimesinden türetilmiştir. El- Celîl, celâlini ortaya çıkartmakla ârifleri fâni kılan / 'fenâ'ya erdiren, sevenlerini ise, cemâl sıfatıyla ihya eden demektir. Binaenaleyh ârif, Hakkın celâlinin ortaya çıkması nedeniyle kendisini kaybeden / fenâ'ya eren; buna karşılık muhib ise, cemâlinin özelliğiyle neşelenen kimsedir. Bilinmelidir ki: Celâl, zât sıfatlarından birisidir; bu ismin saltanatı, dünya ve âhirette hükmünün sürmesidir. Fakat, bu ismin hükmünün genel eserleri dünyevî hayatta bâtında zuhûr eder.

El-Kerîm, kulun, rızasını elde etmek için herhangi bir vesileye muhtaç olmadığı kimse demektir; cömertçe verir ve verdiği için de karşılık beklemez. Bilinmelidir ki: El-Kerîm ismi, iki açıdan el- Celîl ismine tâbidir. Bunlardan birisi, celâl mertebesinin gerektirdiği zıtları birleştirmek özelliğidir. Aynı şekilde, keremin eserleri de iyiyi ve günahkârı kuşatır. İkincisi ise, el- Celîl isminin azametini işitip kendisindeki küçüklük ve zilletten dolayı böylesine yüce birisine ulaşmanın imkânsızlığını tahayyül eden kimsenin ümitsizliğini bu ismin ortadan kaldırmasıdır.

Er- Rakîb, kullarının hallerine şâhit olan demektir. O'nun, kullarının hallerine şâhit olması, yaratıklarını korumasının gerekliliğinden kaynaklanır; böylelikle kulları da, bütün vakitlerinde O'nu gözetirler. Hak mümkün varlıkları murakabe ettiği için, bu isim ihâta özelliğine sahiptir. Bu ismin hakîkatleriyle tam vasıflanan kimsenin ilmi, ve müşahedeye dayanan irfanı artar; bunun nedeni, bu kişinin halkın işlerini bu mertebenin gerektirdiği beraberlik ile gözetiyor olmasıdır.

El- Mucîb, dua edene yakın olduğu ve kullarının duasını işittiği için icâbet eden demektir. Bilinmelidir ki: icabet iki türlüdür: birisi bağlanma icâbeti, diğeri ise imtinan icâbeti. İlki, kulun Hakkın emirlerine ve yaratıkların birbirlerine icâbet etmesidir. İkincisi ise, Hakkın yaratıkların duasına icâbet etmesidir. Duaya karşılık verenin kulun isteklerini yerine getirip getirmeyişi, dua eden ile icâbet eden arasındaki rabıtanın gücüne veya bu rabıtanın bulunmayışına göre değişir.

El- Vasi', ikramlarının bolluğu ve nimetlerinin çokluğu nedeniyle "geniş" olandır. Onun bağışlarının çokluğu sayılamaz; nimetlerinin sayısı zikre hesaba sığmaz. Bilinmelidir ki: bu ismin genel hükümlerinden birisi, bağışların yaygınlığıdır; bunların ilki ise, 'varlık kisvesi'dir. Bunu 'mevcudun bekâsı' ve 'maslahatının bağlı olduğu şeyin verilmesi' izler. Nice mizaçlar vardır ki, bir şey ile lezzetlenirler, başka mizaçlar ise o şey ile elem duyarlar; halbuki her iki durumda da o şey birdir; hükmü mahallerde, onların mizaç, özellik ve kâbiliyetlerine göre farklılaşmıştır. Buna göre, Haktan olan şey sadece hayırdır; lezzet ve elem ise, şahsa göre değişir. Fakat insanların geneli bunu bilmezler; bunun nedeni el-Vasi'nin katında perdelerin fazlalığıdır. Çünkü Hak, mağfireti geniş olandır; mağfiret ise örtüdür. Böylelikle, rahmet umûmî olduğu gibi örtüler de umûmî olmuştur.

El- Hakîm, her şeyi menziline indiren ve yerli yerine yerleştiren demektir. Bilinmelidir ki: hikmet, ilimden daha özeldir; çünkü ilim, hikmetin düzenlediği tarzıyla, malûma ilişir. Binaenaleyh her hikmet sahibi âlimdir, buna karşılık her âlim hakîm değildir. Hikmet, muhakkike göre, rütbe olarak ilimden daha üstündür. Bu nedenle Hak Teâlâ, kendisine bolca verdiği nübüvvet ve kitap ilminin yanı sıra, hikmet ile, ve hitabı ayırt etmekle(Sad, 38/20), Davud(as.) peygambere ikramda bulunmuştur.

El- Vedûd, velîlerini seven, velîlerinin de kendisini sevdiği, onlara muhabbeti olan, onların da kendisine muhabbet duyduğu kimse demektir. 'Vüd', muhabbetin sâbit olmasıdır. Dolayısıyla, muhabbet takdir edilmiş olduğu için günahlar bu muhabbete tesir edemez. Çünkü bu muhabbet, kendilerini uzaklaştırmak ve kovmak için değil, kaza ve kader hükmüyle kendilerine inmiştir. Muhabbetin dört hâli / mertebesi, oluş sırasıyla, 'heva', 'vüd', 'hub' ve 'aşk'tır. Buna göre, el- Vedud, sevgisi sabit olan demektir; şu halde Hakkın kullarına muhabbeti sâbittir.

El- Mecîd, herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. "Mecd"in sözlük anlamı 'şeref'tir. Binaenaleyh, O, velîlerinin, mal anlamında olmayarak, en zengininin kendisini övdüğü kimsedir. Bilinmelidir ki: bu isim, "şeref", "yücelik" dediğimizden  ve niteleyen herkesin nitelemesinden, herkesin tesbihinden, tenzîh eden herkesin tenzîhinden daha  "yüce olmak" anlamlarına sahiptir. Çünkü Hakkı niteleyen herkes, belirli bir özellik ile kalır; Hak ise, kendisini o özellikten tenzîh eder. Hakkın kendisini bu nitelikten tenzîh etmesi, bu özelliğin O'na ait olup olmaması yönünden değil, aksine Hakkın sınırlanması ve hususîleşmesi cihetinden yapılmış bir tenzîhtir. Çünkü azameti yüce Hak, "çokluğun birliği"nin sahibidir; yoksa  "çokluktan her bir ferdin birliği"nin sahibi değildir. Nitelemeyi yanlış yapanlar, şu ilâhî hitapla muhataptır: "Onların nitelemelerinden izzet sahibi Rabbin pek münezzehtir." (Saffat, 37/180)

 

Not: Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

/Kibriyâ: büyüklük, ululuk, azamet / ayn: hakikat / vech: yüz, hakikat / bâtın yüzü: iç yüzü / madum: (mevcud'un karşıtı) var olmayan, yok / tevfik: yardım, uygunlaştırma, uydurma / hıfz: koruma, saklama, ezberleme / müşahede: yaratanı yaratılmışta, Hakkı halkta görme, her zerrede Cenâb-ı Hakkın varlığına şâhit olma / mârifet:  Varlık ile ilgili hakikati ve ilâhî sırları tefekkür, keşif ve ilham yoluyla kavrar duruma gelmekle  edinilen bilgi, irfan / ihsan: iyilik, bağış / berzâh: zorlu, belalı geçit; dünya ile ahiret arasında ruhların kıyameti bekledikleri yer; ara yer / müteşâbihat: 'müteşâbih'in çoğulu, Kur'ân-ı Kerîm'de mânâsı açık ve kesin olmayan, birden fazla anlama gelme ihtimali bulunan ve Allah tarafından kastedilen mânânın hangisi olduğu kesin olarak bilinemeyen  âyetler / fânî(fena'dan) : ölümlü, geçici, yok olucu / murakabe : bakıp gözetme, denetleme, insanın dış dünya ile ilişkisini asgariye indirip Allah'a yönelmesi, O'nun huzurunda olarak kendini ve kulluk durumunu düşünmesi / mümkün varlıklar: hem varlığı hem yokluğu tasavvur edilebilen, varlığı kendinden olmayıp başkasından(Allah'tan) olan varlıklar / ihâta: kavrama, kuşatma / icabet: uyma, kabul etme /  imtinan:  iyilik etme, (dolayısıyla, insanlar arasında) iyiliği başa kakma(Allah insanlara iyiliği hiç başa kakma ihtimali olmaksızın yapar, dualara öyle icabet eder, ama nasıl insanların iyilikleri karşısında minnet duyarsak, Allah'ın iyilikleri karşısında da O'na şükretmemiz ve kulluk etmemiz gerekir) / rabıta: bağlılık / nübüvvet: peygamberlik, nebilik / tesbih- tenzih: insanın Allah'ın her türlü kusurdan ve noksandan uzak olduğuna inancını hissetmesi ve dile getirmesi, Allah'ı yüceltmesi/ beka:(fena'nın karşıtı) devamlılık, kalıcılık , ölmezlik, ölümsüzlük, ebedîlik / mağfiret: Allah'ın lutuf ve merhamet ederek kullarının günahlarını affetmesi, bağışlaması /

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.