İlâhî isimlerin sırları üzerine (8)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (8) DİN
5,0
16.04.2014 16:14:57
A+ A-

El-Bâis, genel anlamıyla, mümkünleri yokluktan varlığa; varlıktan uyku ve uyanıklık halinde berzaha; berzahtan haşre gönderen demektir. Özel anlamda ise, el- Bâis, ümmetlere peygamberler gönderen kimse demektir. Bilinmelidir ki: Allah Teâlâ, mümkünleri yokluktan varlığa gönderdiği vakit, yaratılış aslının gerektirdiği izâfetin şerefi nedeniyle insan türünü yeryüzündeki halifesi yapmıştır. (...) Böylece Allah, nefisleri melikler yapmış ve onlara âlemlerden hiç kimseye verilmemiş şeyleri vermiştir. (...) Sonra, insanların bâtınlarına fikir elçilerini gönderdiği gibi, zâhirlerine de âyetlerini okuyan bir takım elçiler göndermiştir. (...) Yaratıkların en temizleri, resûller ve velîlerdir; çünkü onlar temizliklerini artırır dururlar. (...) Hak (cc.), hüküm verendir, hükme konu olan değildir; O'nun mukaddes zâtının hakîkati akıl tarafından zabt altına alınamaz, aksine işin başında da sonunda da emir O'na aittir.

Eş- Şehîd, kendisi hakkında "kendisinden başka ilah olmadığına" şâhit olan; yaratıkları hakkında ise, getirdikleri hayır ve şerleri gören demektir. Böylece Hak, rahmet ve mağfiret ile yaratıklarına nimetlerin kendisinden olduğunu gösterir. (...) Kulun her nefeste bir işte(şe'n) olması gerekir ve bu iş, ona ait değildir. Çünkü varlığında zuhûr eden iş, Hakkın hüviyetidir. "O her gün bir iştedir" (Rahman, 55/29).  Böylece bu şe'nler zuhûr etmiştir ki, bizim varlıklarımız da bu şe'nlerdendir. "Allah yaptıklarınızı görendir." (Bakara, 2/33)

El- Hak, 'mevcut' demektir; önünden veya ardından bâtılın kendisine gelemediği el- Vücûd'dur. Çünkü O yokluktan meydana gelmemiş vücûd'dur; ayrıca kendisinden sonra da yokluk gelemez. (...) Bilinmelidir ki: Hakkın, kalbinden körlük perdesini kaldırıp, sûretlerde başkalaşmasının hakîkatini ve onlarda halden hale girmesini müşahede eden kimse, şunu öğrenir ki: Âlem, her nefeste geceyi ve gündüzü değiştiren Hakkın şe'nleri(işleri) nedeniyle bir "başkalaşma" ve "değişme" halindedir. Buna göre, Hakkın şe'nleri başkalaştığı ve değiştiği için her şey başkalaşır. "Hakkın dışında dalâletten başka ne vardır ki !" (Yunus, 10/32) 

El- Vekîl, 'yeterli' demektir. Bunun anlamı, kullarının maslahatlarına kendisini vekîl edinip, buna yeterli gelen ve menfaatleri bulunan şeylerle onları zengin kılan demektir. (...) Bilinmelidir ki: vekalet, hayat gibi, var olanların(ekvan) mertebelerine sirâyet eden ilâhî bir rütbedir. Buna göre, kevnde(çoğulu: ekvan) olan her şey canlı olduğu gibi, her şey aynı zamanda "vekîl"dir. (...) Vekîline "şunu niçin yaptın?" diyen kimseye işin hakîkati keşf olunur ve görür ki: O, kendi istidat ve özelliğiyle tepki gösterdiği şeyi vekîline yaptırmıştır. "Kim Allah'a tevekkül ederse, O ona yeter." (Talak, 65/3)

El- Kavî, 'kâdir' demektir; sahip olduğu izzet, ve zıtları birleştirmek gücüyle güçlü olandır. Bilinmelidir ki: bu ismin eserlerinin hakîkati, sadece kuşatıcı(cami) kul üzerinde zuhûr eder; söz konusu kul, insân-ı kâmildir. Bu nedenle, Âdem yaratılmadan önce "Güç ve Kudret sadece Allah'a aittir" ifadesi işitilmemiştir.

El- Metîn, 'şiddet ve metânet sahibi' demektir. O askere ve yardıma muhtaç değildir; fiilerini yaparken kimseden yardım istemez. Bilinmelidir ki: mânâlardaki metanet, cisimlerdeki kesiflik gibidir. Hakkın metânetinin bir yönü, O'nun, "Allah" ismini, lafızda veya yazıda başka birisinin kendisiyle isimlenmesinden korumuş olmasıdır. Böylece, bu isimden ebedî olarak sadece Hakkın hüviyeti anlaşılır. Binaenaleyh, Hakka bu isimden daha iyi başka bir delil yoktur; bunun yegane istisnası insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, Allah'a bu kelimeden daha iyi delâlet eder. Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: "Allah'ın velîleri, görüldüklerinde Allah'ın hatırlandığı kimselerdir."

El-Velî, 'yardım eden' demektir. O, dostlarına yardım eden ve düşmanlarını kahreden kimsedir. Buna göre velî, Hakkın hükümlerine güzelce riayet etmesiyle, yardım edilmiş(mansur); düşman ise, şakiliğinin hükmüyle kahredilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah imân edenlerin velîsidir, onları karanlıklardan nûra çıkartır. İnkâr edenler ise, tağutun dostlarıdır. Tağut onları nûrdan karanlıklara çıkartır." (Bakara, 2/257). Bilinmelidir ki: bu ismin hükmü, müminlere yardımla ilgili olarak, iki türlüdür: bunlardan birincisi, onları yokluk karanlığından varlık nûruna çıkartmakla genel anlamda yardım etmesidir; ikincisi ise, kendilerine ait ilmin darlığından Allah'a dair ilmin genişliğine özel anlamda çıkartmakla yardım etmektir.

El-Hamîd, öven(hâmid) demektir. O, küçük bir itaati bile över, pek çok sevapla ödüllendirir. El- Hamîd, kendisini kendisiyle icmâlî olarak; hamd sahiplerinin hamdiyle de tafsîlî olarak över. Böylece O, hamîd / mahmûd(övülmeye değer /övülen) olmakla, bütün senâ sahipleri ona övgüde bulunurlar. Çünkü senânın neticeleri kendisine döner. Hakkın "faîl" kalıbındaki bütün isimleri, va'dî delaletle hem ism-i fail ve hem de ism-i mef'ul anlamı taşır. Şu halde bu ismi itibariyle Hak, hem hamd eden(hâmid)ve hem de hamd edilendir(mahmûd). 'Hamd'in sırrına sadece bu makâmın sahibi muttali olabilir. Şu halde, ilâhî isimlerin ilmini Hz. Âdem'e tahsis ettiği gibi, senâ ilmine de sadece Hz. Muhammed(sav.) tahsis edilmiştir.

El- Muhsî, malûmları bilen demektir. O, zâhirlerde olan şeyleri gören, gizliliklerde bulunan şeylerden haberdar olandır. Bilinmelidir ki: "İhsa", ihâtadan daha dar anlamdadır. Çünkü ihâta, madûm(yok) ve mevcûdu kuşatan genel hükümlü bir kelimedir; buna karşılık ihsa ise sadece mevcut hakkında olabilir. "İhsa edilen" her şey, aynı zamnada ihâta edilmiş iken, ihâta edilen her şey "ihsa" edilmiş deeğildir. "İhsa", nefeslere varıncaya kadar varlık mertebelerine sirâyet etmiştir. Şu halde bu ismin hükmü, kulun nefeslerini ve amellerini de sayar; kulun küçük ve büyük bütün amelleri göz ardı edilmeksizin hepsi sayılır.

El- Mübdi, izhâr ve inşa eden(el- Münşi) demektir. El- Mübdi, icat etmekle yaratmayı(halk) ortaya çıkartandır. (...) Bilinmelidir ki: bütün ilâhî isimlerin el- Mübdi isminin icat ettiği şeylerde bir hükmü bulunduğu gibi, bu ismin de bütün ilâhî isimlerde bir hükmü vardır. Yarattığı her şeyden müteâl(aşkın) olan el- Mübdi, dünya ve âhirette yaratıcıdır.

 

Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

/ mümkün: ('mümkin' de denilir) varlığı da yokluğu da tasavvur edilebilen, varlığı kendinden olmayıp başkasına muhtaç olan / berzah: ara yer, dünya ile ahiret arasında ruhların kıyameti bekledikleri yer / haşr veya haşir: Hakkın, kıyamet gününde, dünya hayatında yaptıklarının hesabının görülmesi için, ölüleri diriltip bir araya toplaması / bâtın: iç / zâhir: dış / mağfiret: bağışlama / zuhûr: görünme, ortaya çıkma / bâtıl: Hakk'ın karşıtı, doğru ve sahih olmayan, Hakîkatle ilgisi olmayan / delâlet etmek: göstermek / dalâlet: doğru yoldan sapma, sapıklık  / icmâlî: kısa, ayrıntısız, toplu / muttali olmak: vâkıf ve haberdar olmak / senâ: övme, medih / ihâta: kuşatma / vücûd: var olma, varlık / istidat: kâbiliyet, yetenek /

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.