İlâhî isimlerin sırları üzerine (9)

İlâhî isimlerin sırları üzerine (9) DİN
5,0
18.04.2014 01:19:14
A+ A-

El- Muîd, yaratan olması cihetinden fiilin aynını iâde eden demektir. Çünkü âlemde tekrarlanan hiçbir şey yoktur. Her şey, meydana gelen misâller, var olan a'yân ve 'yeni yaratma'dan ( halk-ı cedit) ibarettir. Hak bir şeyi yaratmayı bitirdiğinde, başka bir yaratmaya döner; yoksa varlıktan giden şeyin aynını iade etmez, çünkü Hak böyle bir şeye gerek duymaz. Nitekim bu durum, şu âyet-i kerîmede belirtilmiştir: "O, halkı meydana getirir ve sonra onu iâde eder" (Yunus, 10/4) Burada Hak, yaratılanı değil, fiili kast etmektedir; çünkü yaratılanın "ayn"ı, varlıktan zail olmuş değildir ki, Hak onu yenilesin ! (...)  Hak, sürekli yaratır ve yaratmaya döner. Binaenaleyh Hak, el- Mübdi ve el- Muîd'dir; her şeyi yaratan ve kendi şe'nini yenileyendir.

El- Muhyi, yaratılışı kabul istidadı olan her "ayn"ı varlık ile ihya eden demektir. Bilinmelidir ki: ilâhî hayat sırrı, bütün mevcutlara sirâyet etmiş, böylece bütün mevcutlar, Hakkın hayatıyla canlı olmuşlardır. Buna göre bazı mevcutların canlılığı, bakan kimselere görünürken, bazılarının hayatı ise, dünya hayatında peygamberlerin ve bazı velîlerin dışındaki sıradan insanlara gözükmez; söz konusu velîler, her şeyde bulunan "hayat" sırrının kendilerine keşf edildiği kimselerdir.

El-Mümît, varlıkları (a'yân) dünya yaratılışından berzaha, berzahtan âhiret diyarına intikal ettirmekle öldüren demektir. Çünkü müşahede ehline göre ölüm, perdeli insanların vehmettikleri gibi, gerçekte(nefsü'l- emir) hayâtın izale edilmesi değildir. Nitekim şehit, ilâhî nasla bildirildiği üzere, diridir; halbuki o, perdeli insana göre ölüdür.

El- Hay, sadece hayat sahiplerinin vasıflanabilecekleri özelliklerin kendisine nispet edilmesinin kesinliği nedeniyle el- Hay'dır. Bilinmelidir ki: Kadim ve Hay'ın hayatı, karşısında duran herkesi aydınlatan güneş için güneş ışığı gibidir; bizâtihî Hay'ı da kim görürse canlanır ve hiçbir şey ondan gizli kalmaz.

El- Kayyûm, her nefsin elde ettiği şey üzerinde kâim oluşu nedeniyle 'kayyûm'dur. Bilinmelidir ki: tarikat erbabının bir kısmı, "kayyûmluk" özelliğini ahlak edinmeyi men edip, bu özelliğin Hakka mahsus şeylerden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ehl-i keşfe göre ise, bu sıfat ahlak edinilmek ve vasıflanmak noktasında en hak sahibi niteliktir. Bunun nedeni, bu sıfatın her şeye sirâyet etmesi ve kevnî hakikatlerin ve ilâhî isimlerin bununla kâim olmalarıdır.

El- Vâcid, talep ettiği şeyi bulan demektir. Bunun anlamı, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi her şeyden müstağni kalan Zengin (el- Gani) demektir. Şu halde, ne birisi O'na yardım edebilir ve ne de bir talip kendisine katılabilir. Bu ismin eserlerinin zuhûru seçkinlere egemen olur.

El- Vahid- el- Ehad, ulûhiyeti cihetinden bölünmeyen demektir. O'nun varlığı hiç kimseye bağlı değildir ve hiç kimsenin hükmü O'na işlemez. Bilinmelidir ki: bu ismin içeriğinde genel için bir ümit, seçkinler için ise "fetih" vardır. Bu, Hakkın herkese dönük hitabıdır: "Sizin ilâhınız tek olan ilâhtır. Kendisinden başka ilâh yoktur." (Bakara, 2/163) (...) Bilinmelidir ki: El- Ehad, zâtında hiç kimsenin ortağı olmadığı bir ferdin ismidir. El- Vahid ise, sıfatlarında ortağı bulunmayan ferdin ismidir.

Samed, dayanak demektir; ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde kendisine başvurulur ve yönelinir. Şu halde Hakkın "samed" olması (es- Samed), "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri O'nun katında olmasın" (Hicr, 15/21) âyetinde ifade edildiği cihettendir.

El- Kâdir, iktidarının kâbiliyetlere nüfûz etmesiyle 'muktedir olan' demektir; bu kâbiliyetler, el- Kâdir'in, iktidarının zuhûrlarını irâde ettiği kâbiliyetlerdir. Ayrıca el- Kâdir, kendi ellerimizle yaptıklarımız vasıtasıyla da muktedir olandır Bu durumda iktidar O'na aitken, amel  bizim ellerimizden ortaya çıkar. 

El- Mukaddim, bazı fiilleri bazısının önüne geçiren; el- Muahhir ise, bazı fiilleri bazısının gerisinde bırakan demektir. O, sevdiklerini kendisine hizmette öne geçirmiş ve onları günah işlemekten geri bırakmıştır. O dilediği kimseyi dilediği kimsenin önüne geçirir; dilediği kimseyi dilediği kimsenin ardına bırakır.

O, vâcipliği ve ihsan ile başlaması itibariyle el- Evvel(İlk); mağfiret ile işin kendisine döndüğü kimse olması itibariyle de el- Âhir(Son). Buna göre Hak, her şeyin yaratıcısı olması itibariyle evveldir; bütün işin kendisine dönmesi itibariyle de âhirdir. Bütün ilâhî isimler evvellik ve âhirlik arasında zuhûr ederler. Bu durum vücûd hükmünün mutlaklığı cihetindendir.

Ez- Zâhir, kendisi için zuhûr edendir; bu nedenle O, daima zâhirdir. El- Bâtın ise, yaratıklarından bâtın kalandır; bu nedenle de sürekli bâtındır. Binaenaleyh o, yeterli olmasıyla zâhir, inâyeti ile bâtındır. (...) Şu halde Hak, hüküm ve mânâ olarak onlarda (perdeli insanlarda) daima bâtındır; herhangi bir şekilde zuhûr ederse, bilinmek için zuhûr etmiştir. Âriflerin Hakkı bilmedeki tavırları şudur: onlar, Hakkın bilinemez olduğunu bilirler(mârifet). Çünkü Hak bilinmiş olsaydı, bâtın olmazdı, halbuki Hak el- Bâtındır.

El- Vâli, hüküm veren demektir. O hüküm verir, hükmünde âdil olur ve ikrâm eder; böylece ihsanda bulunur, dilediğini ihsânıyla öne geçirir, dilediğini adaletiyle geri bırakır. 

El- Müteâlî, yeryüzünde büyüklenmek isteyenlere ve sahip olmadığı şeyi iddia edenlere karşı üstün olan demektir. Buna göre, el- Aliyy ismine karşı el- Müteâli, el-Kebir'e karşı el- Mütekebbir gibidir.

 

Not: Bu yazı dizisinde yazılar, tümüyle, ilk yazıda da belirtildiği gibi, şu eserden seçilerek alıntılanmış ifadelerden oluşmuştur: Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

/ ayn: hakikat, varlık / a'yân: ayn'ın çoğulu / zail olmak: giderilmek, ortadan kaldırılmak / şe'n: iş / ihya etmek: canlandırmak, hayatiyet kazandırmak / sirâyet etmek: geçmek / berzah: ara yer, dünya ile âhiret arasında ruhların kıyameti bekledikleri yer / müşahede: Yaratanı yaratımışta, Hakkı halkta görme, her zerrede Cenâb-ı Hakkın varlığına şâhit olma / fetih: açma, açılma / ilâhî nas: ilâhî hükümler, Kur'an'da ve hadislerde bulunan delil hükmündeki kesin ifadeler / kâim: ayakta duran, başka birinin veya bir şeyin yerin tutan, onun yerine geçen / mağfiret: affetme, bağışlama / kevnî : var olanla ilgili / müstağni: ihtiyaç ve eksiklik duymayan / ulûhiyet: Allah'ın zat(ahadiyet) mertebesinden sonra bütün ilâhî sıfat ve isimleriyle zuhûr ettiği ilk tecellî mertebesi / zâhir: dış / bâtın: iç / zuhûr etmek: görünmek, ortaya çıkmak / vâciplik: zorunluluk / inayet: lutuf, ihsan, iyilik / vücûd: varlık /

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.