İlericilik maskesi altında gizlenen gericilik ve Alevicilik...

İlericilik maskesi altında gizlenen gericilik ve Alevicilik... DİN
0,0
21.11.2015 20:57:48
A+ A-

Bizim kuşağımızın insanlarının birçoğu devrimci düşüncelerle tanıştığı 1973-1974 ve 1975 yılları arası ve sonrası devrimci ozanlardan Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Mahsuni vb. ozanların eserlerini adeta ezbere bilirdi.

Eserlerinde çoğu Pir Sultan Abdalın şiirlerinin sazla okunmasından ibaretti. Devrimcilik ve devrimci mücadele neredeyse adeta "kapıların açılmasıyla Şah'a gidiş" motivasyonu işlenirdi.

Oysaki kastedilen o kapılar ne kendiliğinden açıldı ne de mistik dünyanın "Şah" ı na gidile verdi. Ve hala aynı türkülerle o mistik dünyanın özlemiyle yanıp tutuşanlar olsa da, onları o mistik dünyasıyla baş başa bırakmanın zamanının çoktan gelmiş olduğunu da biliyorum. Bu geç kalınmışlığın temel öğesi, devrimcilikle mistisizmin nasıl bağdaştırıldığını, dinsel temalarla devrimciliğin iç içe nasıl örtüştürüldüğünü keşfedilmemiş bir Amerika gibi orijinal olduğunu düşünüyorum.

Sol Çocukluk Hastalığımızın en büyük handikabı nın içinde yatan "Haydar" ile "Ali" ile devam eden, "Pir" lik, "Şah" lık, "Şeyh" lik terimlerinin absürtlüğü ile devrimcilik yapılmasıydı.
Gerçekten bizim ülke nev-i şahsına münasip ilginç bir ülkeydi.

Devrimcilikle bağdaşmayan bu sıfatlarda buram buram dinsel mistizm koksa da, Pir Sultan Abdal'ın yaşam ve mücadelesinde bas eğmeyiş asıl obje idi.

Bir kez obje öznelik durusundan saptırıldı mı mistizme kayması kaçınılmazdı. Nitekim de öyle oldu.

Ne olursa olsun şiirlerin içeriğinde işlenen dinsel mistizm alabildiğine fetişize edilerek "Ali" ile "Şah" ile "Şeyh" ile Salâvat getirilircesine gericiliğin bu tür den övünç kaynağı ilericilik olarak yutturulmamalıydı!

İlericilik terimi, gericiliğin karşıtı olarak algılanan yenilikçi bir misyon içermiş olsa da statükocu bir yargıya saplanan hatta o çizgiden dışarı, bir milim bile sapamayan yeniliğe kapalı kendi boyutunda gericilikle iç içe geçmiş marjinalliğin ta kendisidir.

Tutuculuğun kendi öznesinde marjinal öğeler taşır ve bu bağlamda da kendine taraftar bulmada, kendi yapısal özelliğinin belki de başka bir boyutudur gericilik.

Her ne kadarda bilinçaltlarında kendilerince Müslümanlığın katı kurallarına karşı çıkış yöntemiyle Sünni anlayıştan nasıl ayrı olduklarını, mesela (Namaz 'da, Oruç 'da, Hac gibi) benzeri ibadet anlayışlarında, aynı çizgiyi benimsemeyerek kendi inanışlarına göre ibadet şekli geliştirmeleri de anlaşılır bir şeydir. Elbette bu noktaya kadar olan sürecin anlaşılması yanılsamada empoze edilen ilericilikle alakalarının olmadığı tam tersine kendi gericilikleriyle yatar kalkar oldukları da bir gerçekliktir. Deyim yerindeyse kendi seçimleridir.

İçinde bulunduğumuz 20. yy. bile sabahtan akşama kadar Şah'dan Pir'den, Ali'den bahsederlerken, kafalarını Ehlibeytlikle bozan bu anlayışın bu dinin temsilcileri yeri geldiğinde de ilericiliği savunurlarken kendi kişiliklerinde paradoksun kaba başlıklarını taşımakla ünlüdürler!

Hemen konuyu atlamadan açmakta fayda var; devrimcilikle, ilericilikle ilgisi ve iddiası olmayan Tanrısına ve Ali'sine gönül vermiş bu dinsel motivasyonunu gönül bağı olarak adlandıran halka tabiiki bir sözümüz yok olamazda. Bizim sözümüz ilericilik devrimcilik maskesini takıp din objesinin metafiziğinden parsa toplayanlar içindir.

Paradoksun temel başlıklarına gelince: Arap dininin kurucularından olan Muhammet'i Hak Peygamber olarak kabul etmelerine karşın, kabul ettikleri Peygamberin ve daha da ötesi Kuranın temel istemlerinde;
a) Kuran'da namazın biçimi yoktur... Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.
b) Kuran'da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur
Tarzlı, farklı, bir çizgiyi benimsiyor olsalar da Muhammet'inde, Ali'nin de namaz kılarak ibadet ettikleri kendilerince bilinmesine karşın, pragmatist davranılarak Ali'ye ait olmayan bir inanç silsilesiyle yüz tüze kalmışlardır. 

Geliştirdikleri kendi inançları doğrultusunda farklı bir yol izlenerek namaz ve oruç gibi v.b. şeyleri Sünni anlayışına göre, aynı yolu izlemedikleri kendi coğrafyamızda bildiğimiz şeylerdir.

Bu tepkiselliğin boyutları Sünni olarak tanımladıkları kesime karşı olsa da, Ali'nin Cami de namaz kılarken arkadan hançerlenerek öldürülmesi olayına kadar ortada ne Alevilik nede Sünnilik gibi bir ayrımcılığın var olmadığı da bir gerçektir.

Ali'yi göklerden indirmeyerek kendilerine rehber alan bu bağnaz gericilik, işin tuhaf tarafı, sağlığında Ali'nin beş vakit namaz kıldığını görmemezlikten gelirler!

Peki, bu nasıl Ali'nin yolu anlaşılır gibi değil! Ali kendi yolunda namaz kılarak ibadetini sürdüren kimseydi.

Ali hiçbir koşulda şunları dememiştir: 'a) Kuran'da namazın biçimi yoktur... Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir, 
b) Kuran'da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur' diyerek tavır alışı da, (hiçbir koşulda ) söz konusu olmamıştır.

Bizim bu noktadaki yaklaşımımız namazın neden kılınmadığı, nede orucun Sünni kesim gibi tutulmadığı kesinlikle değildir.

Sadece paradoksun ayak sesleri olan garip ve tuhaf davranışların iz düşümü olan ilericilik vasfıyla gizlenen bu gericiliğin açığa çıkarılmasıdır hepsi bu.

Bize göre saçmalığın da ötesinde yalanın ta kendisi olan dinlerin ilerici statüsünde pazarlanması olsa olsa, Türkiye'ye hastır. Bu 'has' orijinal devrimcilerin, birazcık olsa düşünen insanı bile nutkunu durduracak şok edici bilgiçlikleriyle (!) ilintilidir.

Elbette bu nokta da Müslümanlık dinsel açıdan nasıl bir inanç ise, Alevilik diye adlandırılan Alevicilik de, kendi içinde kendi prensipleri doğrultusun da inanç sistemidir. Toplulukların ya da bireylerin neye nasıl inanacağı neden inandığı bizi ilgilendiren bir konu olmasa da, bizi ilgilendiren asıl konu mistizmle, dinle, bireylerin beyni yıkanarak, bireyin özgür geleceğine gericilik şiarıyla sekte vurmasıdır.

Bu nokta da bizlere düşen asıl can alıcı görev dinin ve mistizmin her türlü etkisine karşı eleştiri dozumuzu yükseltmektir. Bilimle bağdaşmayan saçmalıklar dizisi olan dinlerin her türlüsü özgür bireyin önünde özgürlük yetisini elinden alarak onu bilinçaltı korkularıyla dolu bir hayata hapseder!

Cehennem, Cennet, Muhammet, Pir, Ali, Şah, Tanrı, v.b. terimleriyle her derde deva misali muğlâk anlatımlarıyla ünlü ünsüz mesajlarıyla, bir ceza üçgeninde korkunun örgütlenmesiyle hâkimiyet sağlayan bir araçtır din.

Mesela tuhaf bir Aforizmayı andıran Alevi inanışının paradoks slogan özelliğini taşıyan; 'Benim Kâbem İnsandır!' mesajına gelince:

Elbette ki bu dizeler Hacı Bektaşi Veli'ye ait dizelerdir.

(Şimdide bu dizelerin tam metnine bakalım)

Benim Kâbem insandır
Kuran da kurtaran da
İnsanoğlu insandır
Benim Kâbem sevidir
Kuran da kurtaran da
Sevili insanlardır
Benim Kâbem emektir
Kuran da kurtaran da
Emekçi insanlardır
Benim Kâbem dünyadır
Kuran da kurtaran da
Dünyayı insanlardır
Ellerin Kâbe'si var
Benim Kâbem insandır
Kuran da kurtaran da
İnsanoğlu insandır
Ellerin Kâbe'si var
Benim Kâbem sevidir
Kuran da kurtaran da
Sevili insanlardır
Ellerin Kâbe'si var
Benim Kâbem emektir
Kuran da kurtaran da
(Hacı Bektaşi Veli)

Alevilik inanışında sloganlaşan ve belli bir mesaj vermeyi hedefleyen kısa ve net bazı aforizmalar vardır. Bunlardan bir tanesi de sıkça Hacı Bektaşi Veli'nin dizelerinden biri olan ve dillerine doladıkları ve inanışlarının kendi metabolizmasında çelişki taşıyan örtük mesaj şekli 'Benim Kâbe'm İnsandır!' sloganıdır.

İlk görünüşte Müslümanlığın olmazsa olmazı sayılan hatta; Kâbe'nin ziyareti farz sayılan, Kâbe'ye karşı, alternatif bir karşı çıkış gibi gözükse de, bu alt başlıklar altında kendi içindeki muammalar aralandıkça insana verilen değer Kâbe kutsallığının çarpıcı örneğiyle ön plana çıkarılmak istenmektedir.

Kâbe'nin ziyaretinin farz kılınması bizzat Muhammet'in onayından geçtiğine göre, burada peygamberin istemlerine uygun itaatsizlik söz konusu değil midir? Gerek Muhammet olsun gerekse Ali olsun, hiçbir koşulda kutsal ilan ettikleri Kâbelerinin yerine insanı koymamışlardır!

Elbette Hacı Bektaşi Veli'nin dizelerindeki verilen mesaj çok açık 'ellerden' kast ettiği bir tapınma aracı gibi, Kâbe'yi tavafa giden Sünni kesimedir bu eleştirisel söylemleri. Ve 'Benim Kâbem emektir, Kuran da kurtaran da!' derken emeği ve insanı yüceltir.
Elbette ki eleştirisine bir şey demiyorum diyemem de.
Gerek Hacı Bektaşi Veli olsun, gerekse diğer Alevi kuramcıları olsun, nedense hep bana göre kendi içlerinde her zaman iflah olmaz bir çelişkiyi taşımışlardır.

Eleştirmek elbette ki güzel bir şeydir ama eleştirirken de eleştirdiğin Kuran'a da Muhammet'e de, Ali'ye de gerekli eleştirilerini yapmalısın!

Ya bunu böyle yapacaksın Kuranı hak kitap olarak, Muhammet'i de hak Peygamber olarak, Ali'yi de Allahın Aslanı Muhammet'in sağ kolu olarak görmeyip, eleştirilerinde radikal bir karşı koyuşu taşımış olsaydı, elbette ki bu noktada, sarf edilen argümanları anlayabilirdim.

Eğer bunları bu şekilde görmeyip dinin birinci derece deki temsilcilerinin söylemlerine, istemlerine uygun kabullenme, bir o kadar da benimseme gibi, temelde aykırı olmayan argümanlar geliştirildi mi, sadece nüans farklılıklarda ayrımın detaylarındaki kopartılan gürültü, kendi bütünselliğinin içinde, iflah olmaz antagonizmanın ta-kendisinden başkaca da- bir şey değildir.
O HALDE BU KARIŞIKLIK NEYİN NESİDİR?

İnanç ve İnsan + İnancın sembolü Kâbe + Yine İnsan! = İçeriği boş bir öykünme.

Çünkü Kâbe Müslümanlık dininde aynı zamanda temel alınması gereken bir kıbledir. Dinin harmonisinde insan Kâbe olamayacağı gibi, kıble misyonunu hiçbir koşulda üstünde taşıyamaz.

Bu formüle göre öğretinin temel taşları insana verilen değerin Kâbe'yle boy ölçüştürülme gibi bir asal aforizmadır. Ama asla, asal aforizmanın iddiasına göre insana verilen değer sadece ajitatif slogandan öteye gitmemiştir! Çünkü Kâbe her yıl milyonlarca insan tarafından değerli ve kutsal görüldüğü için ziyaret edilmiştir ve de edilmektedir. Diğer bir deyişle Arap yayılmacılığının gönüllere vurulan şırıngasıdır.

Oysa insana yüklenen bu vasıfta böyle bir özellik yoktur. Sadece, görünüşte keskin, bir o kadarda o keskinliğin içinde felsefi bir derinlik varmış gibi gözükse de, kendi içinde absürtlüğün bir ürünü olan tipik bir aforizmanın ta kendisidir. Kutsal görülen insanlar kutsal görüldüğü için, insanlar tarafından bir Kâbe gibi, (sembolik açıdan bile olsa) hiç bir koşulda ziyaret edilmemişlerdir!

 

BİR BAŞKA KONUNUN DAHA BAŞKA AYRINTISINA GELİNCE:

'Hz. Muhammed bütün bu müşriklerin, putperestlerin çıkardığı sorunlar ve engellerle mücadelede en büyük yardımı Hz. Ali'den görüyordu. Hz. Ali Peygamberin yanında eşitim almış, İslamiyet'i ilk kabul etmiş ve ayni zamanda Peygamberin kızı Hz. Fatma ile evlenerek Peygamberin soyunun sürdürücüsü olmuştu. Hz. Ali Kuran'da geçen ve onlarca hadiste geçen ehlibeyt'tendir.'

'. Anlam olarak Ehlibeyt Hz. Muhammed'in ailesi demektir'
(www.aschaffenburg-abkm.com 'dan  yaptığımız bu alıntıya bakalım. 'Kerbela olayı nasıl gelişti'  başlıklı yazıdan alıntı)

Yeri geldi mi kitabımız Kuran, Peygamberimiz Muhammet, Ali'yi Halife göreceksin, Ali'ye Allahın aslanı sıfatını kullanacaksın, yeri geldi mi de bu öğretinin mimarı olan Peygamberin istemlerine kulak tıkayacaksın, elbette bu derin çelişkiyi bizler bu türden din Cemâtın takipçilerine bırakıyoruz.

Bu noktadaki eleştirilerimiz elbette ki Alevilerin neden namaz kılmadığı neden Hac'a gitmedikleri vs. ipe sapa gelmez bir tarzda bir Sünni ağzıyla sorgulama elbette ki hiç değil.

Burada söz konusu edilmek istenen dinden kaynaklanan ağır bir paradoksun açığa çıkarılmasıdır.

Bizim bu noktada karşı çıkışımız din'in uyuşturucu yetisi olan, bilinmezliğin korku dolu terörünü, ilericiliğe/devrimciliğe atıf yapılarak, Pir'lerle, İmam'larla, Şah'larla devrimcilikle özdeşleştirilmesidir!

Arap'a dair din eksenli imamlarını, pirlerini, şahlarını meğerse ne de severlermiş böyle.(*)  

Sonuçta Sünni kesimde tarikatlar kanalıyla Allahın yolunda gericiliğin felsefesini yaparak örgütlenirken, (Alevi kesimde buna paralel) İmamların, Pirlerin, Şahların kısacası bir yığın hurafelerin iz düşümü olan bu dinsel etik, ister Sünni olsun, ister Alevi olsun, isterse Ortodoks, isterse Budist olsun, bireyin özgür gelişiminde önemli yer tutan bilinç altına şırınga ettikleri afyonunla, gelişime açık körpe her özgür bireye, gericiliği aşılarlar.

Sonuçta bireyin yaşamında önemli yer tutan siyamlı ikizler gibi; ölünceye kadar beraberinde taşınan din, kendi başına hurafelerin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Hiç bir bilimsel yanı olmayan, bilimin nesnel koşullarına tamamen aykırı olan dinin kendi içinde taşıdığı argümanlarının en belirgin özelliği ise, bireyin psikolojisine korkunun pompalanmasıdır.

Önce korkunun detayları söz konusudur ve bu detayların içeriğinde gizlenen yoktan var eden kısacası ne i-düğü belirsiz (soyut bir kavramın iz düşümü olan) yaratıcının, ölümden sonra nasıl cezalandıracağının psikolojide örgütlenme şeklidir.

Din 'de yaratan yaratıcı hep cezalandırmak için vardır. Kafayı insanlara takmış psikolojisi bozuk psikopat birisidir. Görünüşe göre insanların iyiliğine uğraşısı yoktur. İnanışa göre insanlar için verdiği nimetleri insanların başına kakıç yapmaktadır. Bunun karşılığında insanlardan hep bir şey istemektedir.

Devasa bir gücün sahibi sıradan aciz insanların kendisine yakarılmasına ihtiyacının olmadığını bilmesi gerekir. Ama psikolojisi bozuk bu psikopat yaratıcı Cehennem 'de insanları kavurmakla, eza vermekle tehdit eder.

Bu gelişme dinlerin çıkar çevrelerce icadı dediğimiz uyanıkların sömürüdür. Rant peşinde koşan birey kendisine peygamber toplumsal koşulları gözleyerek en uygun ortamda sinsi planını uygulamaya koyar.  İnsanlık tarihinde bu böyle olmuştur. Bütün dinler kendi içinde masalımsı komiklikler taşır. Dinler bir önceki dini bozulmakla suçlayarak bir önceki halefi sinden kopya çeker.

Bu hegomanya da ayrımcılık, düşmanlık, savaşlar yaratır. Uydurdukları Tanrı, bu gelişmeleri insanlık dramı olan vahşice katliamları gözü kapalı seyreder. Çünkü uyduruk Tanrı acizdir, bir o kadarda güçsüzdür insanlık dramı olan vahşice katliamları engellemeye hiçbir zaman gücü yetmez.

Bu doğrultuda gelişmeye açık özgür bir birey bir kez korkutuldu mu, psikolojisindeki teslimiyet, otomatikman içselleştirmeyi doğurur. Psikolojinin teslimiyeti genelde Ebeveynlerden çocuklara aşılanır. Din'e dair afyon adeta bir nevi virüs gibi bulaşır. Sonuçta Tanrı denilen soyut kavramın varlığı 'günahla' içselleşerek sorgulanamaz kılınır.

İLERİCİLİK MASKESİ ALTINDA GİZLENEN ASLİ GERİCİLİK

İlericilik terimi, gericiliğin karşıtı olarak algılanan misyon içermiş olsa da statükocu bir yargıya saplanan hatta o çizgiden dışarı, bir milim bile sapamayan yeniliğe kapalı kendi boyutunda marjinal lığın ta kendisidir gericilik. Tutuculuğun kendi öznesinde marjinal öğeler taşır ve bu bağlamda da kendine taraftar bulmada kendi yapısal özelliğinin belki de başka bir boyutudur gericilik.

Dinlerin kendi öğretilerinin ana temelinde; esnekliğe, geliştirilmeye, değiştirilmeye kapalı olmasının mutlak ögesini taşır. Değişime kapalı yerinde saymacılık dediğimiz doğmaların üstünde gericileşen hukuku filiz verir.

Skolastik düşünce kendi içinde dar düşünce biçimiyle sınırlandırılmış düşünce olarak algılansa da algının yansıması olarak kendi sürecinin başlangıcından gelişim düzeyini betimler desek eksik olmayacaktır.

İşte bu yüzdendir ki bilinen bir düşüncenin dışında hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımamadır. Olaylara ak ve kara mantığı temelinde bakmadır. Arada bulunan tali ve diğer renkli tonları görmemezlikten gelmedir.

Doğruların, güzelliklerin sadece kendi ağzından çıkmasına tahammül gösterip, kendi öğretisi dışında bulunan başka fikirlere seslerini yaşam hakkı tanımamasıyla ünlüdür. Bencilliğin, egoistliğin ve tahammülsüzlüğün düşünceye yansımış şeklidir Skolastizmin öğretisinde yatar.

Yasakçı düşünce de diyeceğimiz bu düşünce akımı genelde cehaletin hâkim olduğu yerlerde yer bulsa da, bazen ilmi inayetin doruklara ulaştığı yerlerde de ortam bulur. Skolastik düşüncenin ağır bastığı din motivasyonlarında gericiliğin kendisi ile karşılaştığımızda bu bizi şaşırtmamalıdır.

Tanrının icadıyla başlayan mutlaklaştırılmış emir motivasyonu Skolastizmin prensipleriyle örgütlenir. Din'in gericiliği tam da bu noktada başlar.

ALEVİLERİN ALEVİCİLİĞİNDEKİ GERİCİLİK  

Diğer komşu ülkelerde yaşayan Alevilerin toplum içindeki statülerini bilemem ama Türkiye topraklarında yaşayan Alevilerin önemli çoğunluğu kendilerini ilericilik statüsü içinde olduklarını düşünürler. Bu bir bakıma da doğrudur ama bu sadece izafi bir kavramdır.

Bu doğrultuda da demokrat ve devrimci düşünceye daha yatkın bir seyir izlemişlerdir. Şüphesiz bunda 16.yy Osmanlı toplum düzeninde yaşamış Pir Sultan Abdal (Haydar) isimli halk şairinin yaşamı ve mücadelesi önemli bir yer tutmuştur.

16.yy Osmanlı toplum yapısına kabaca baktığımızda ilk gözümüze çarpacak olan şunlardır.

16. yy.da, Osmanlı İmparatorluğunun kırsal kesimde yaşayan köylülere adeta göz açtırmayacak kadar ağır olan halkı neredeyse sefalete sürükleyebilecek kadar bıktırıcı vergi koşullarının dayatıldığı bir dönemdir bu dönem. Baskıya otoriteye karşı dizeleriyle çıkış yolu aramaya çalışan Pir Sultan Abdal, diğer bir tarafta da sarayın surları içine kapandıkça kapanan, kırsal kesimdeki köylünün halinden hiçbir şekilde haberi olmayan bir Osmanlı Sultanı.

Osmanlı toplumunun hegomanyası altında bulunan hiyaraşik özelliğine baktığımız da Osmanlı toplumun sosyal dokusu, egemenlik altına alınan toprakların doğal ve özgül koşullarına göre değişiklik gösteriyor olduğunu hemen göreceğimizde ayrı bir gerçekliktir.

Birbirinden çok farklı, çeşitli uluslara ait ulusal azınlıkları temsil eden ulus ve milliyetler bazen yalın, bazen de karmaşık olarak (kimi bölgelerde de iç içe girmiş bir tarzda) yan yana yaşadığı görülüyordu.

Toprak ağası gibi derebeylik statüsüne benzeyen statünün hâkimiyeti ister istemez mülke sahip olamayan feodaliteyi temsil eden köylülük, aynı zamanda ilkel bir aşiret yaşantısının yanında, toprak köleliğine dayanan derebeylik vs. tanımlanan statü, Osmanlı toplum ara yüzünde ise toprak ağası statüsüne tekabül etmeleriyle ünlüdürler. Sonuçta ha toprak ağası ha derebeylik içerik olarak elbette ki bizler için işlevlerinin aynısı olması önemlidir.

Osmanlı tarafından ele geçirilen bazı bölgelerde ise bazı derebeylerin / toprak ağalarının mülkiyet hakları aynen korunmuştur. Osmanlı lar'da Beyrut, Suriye, Halep, Bağdat, Basra, Hicaz, Yemen vilayetleri gibi bazı Kürt Beylikleri, Rumeli'de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan, bölgeleri vs. Osmanlı toprak sisteminin dışında bırakılmıştı.

Burada toprakla birlikte köylü, aşiret reislerinin (şeyhlerinin) derebeylerinin, feodallerin öz malıydı. Hatta Bizans ve Trabzon İmparatorlukları Osmanlı imparatorluğunun statüsünde yaşamlarını sürdürürken, buralarda da toprak köleliğine dayalı sıkı bir feodalizm egemendi.

Anadolu haricinde kalan bu bölgelerde ağır bir feodalist üretim ilişkileri hüküm sürerken, Orta Anadolu dediğimiz Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı bölgede de durumun farklı olabileceğini düşünmek herhalde iyimserliğin ta kendisi olurdu.

Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlı Sultanı'nın mülkün ve yönetimin tek sahibi olduğu siyasal açıdan gerçek olsa da yaşamın öznel pratiğinde elbette ki uygulamalar başkaydı.

İmparatorluğun yönetiminde yer alan büyük devlet memurları, vezirler yani feodal eşraf ve Osmanlı Devleti'nin aristokrat zümresi, Osmanlı Sultanı adına devleti idare ediyordu. Elbette ki köylülüğün boynuna boyunduruk gibi vurulan ağır vergi sistemi yoksul köylüleri daha da bir yoksulluğa sürüklemekteydi.

Osmanlı Devleti de süre gelen bu hiyaraşik yapı toprağa bağımlı feodal bir düzenin özelliği olan toprak ağalarının o dönemde çeşitli zümrelere hitap eden eşrafların asıl çıkarını koruyan ve siyasal açıdan bir sistemin ta kendisidir Osmanlı toplum düzeni. Dinin toplum içindeki yeri elbette ki tartışılmaz bir gerçekliktir.

Padişah sadrazam şeyhülislam arasında her zaman sıkı bir organik ilişki içinde olmuşlardır. Padişahın fermanları, sadrazamın hükümleri ve şeyhülislamın fetvaları neredeyse birbirini tamamlar nitelikteydi.

Toprağa bağlı çalışan köylüleri zapt-ı rapt altına alan bu yasal düzenlemeler bu hiyaraşinin ürünüydü. Her zaman Kanunname-i Cedit gibi kanunnamelerle feodalizmin sürdürülmesinde dinle birlikte o ünlü sömürü yasalarının her defasında hâkimiyeti sağlanmıştır.

Osmanlı toplum düzeninde toplanan bu gelirin önemli bir bölümünün üzerine de sipahilerle üst düzey yöneticileri oturuyordu. Ama koskoca bir halk kitlesi yokluk ve yoksulluk içinde kıvranıyordu. Üretimde yük genellikle bu yoksul insanların sırtındayken, hiçbir zaman bu kesimin ürettiği kendi cebine girmiyordu. Pastadan pay alabilme yarışını kaybeden hep çalışan kesimin kendisi oluyordu. Emekçi kesim doğası gereği üretim araç ve gereçlerinin hiç bir zaman gerçek sahibi değildi.

16. yüzyılın ikinci yarısı, başka eyaletlerin yanı sıra Rum Eyaleti(Sivas, Tokat, Amasya, Malatya, Boz ok) için de, geniş çiftçi ve göçer hayvancı tabakalarının tam bir sefalete düştüğü, reaya-memur anlaşmazlıklarının doruk noktasına vardığı bir dönemdir. Halk arasında küçük ayaklanmalar da gözlenmiştir.

Köylüler içinde bulundukları çaresizliklerini şu dörtlükle dile getirmişlerdir:

Çıksam dağa ayısı var, kurdu var
Düze insem sıtması var, derdi var
Köye gitsem tahsildarın derdi var
Şaştım ağam bu salgının elinden.

İşte köylülerin içinde bulunduğu bu çaresizliğini anlatan bu dörtlükten de anlaşılacağı gibi gene derdini anlatmak için kendisine yakın gördüğü yine kendisini acımasızca sömüren Ağa'nın ta kendisinden de başkası değildir. Çünkü Zaptiyelerden, Tahsildarlardan Ağa'larını daha yakın gördükleri içindir. Asıl kan emici yarasa'nın da elbette ki ta kendisidir!

Kırsal bölgenin emekçileri olan bilinçsiz köylüler kendilerine bela olan bu salgından kurtulmanın yollarını ararlarken kimisi de bunu bir alınyazısı ve kader sayıp boyun eğmeyi seçmek zorunda kalmıştı. Kimisi de feodal toplum düzeninin temsilcileri olan zaptiyelere ve tahsildarlara karşı cılızda olsa direniyordu.

İşte böyle bir dönemde yaşayan asıl adı Haydar olarak bilinen Pir Sultan abdal 16. y.y. Osmanlı Toplum düzeninde kendisini yetiştirdiği mistisizme dayalı şiirleriyle 'şah' ve 'mehdi' ? 'Ali' kavramlarıyla haklıları haksızlardan kurtarmak için -Bu kurtarmayı da yine anlayışının ürünü olan Şah'lara, Pir'lere bağlayan hedefinin anlamsızlığıyla ünlüdür! -Kısacası mistizme bel bağlayan dini ön plana çıkaran kozmopolit bir önermenin ürünüdür Pir Sultan Abdal.

Kocabaşlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helali yedi
Sen de hiç din iman var mı?
Pir Sultan'ım, zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı?

Burada dince yasaklanan haramın yerilmesiyle vicdansızlığın kendi denkleminde dinin imanla sorgulanmasını dile getirir Pir Sultan Abdal.
Pir Sultan'ın anlayışına göre "Şah" güzel günleri getirecek olan Tanrının ta kendisidir! Pir Sultan mücadelesini sürdürürken inandığı dinsel etiğe bel bağlamıştır. O dönemin Osmanlı Müftüsü ve dönemin Hızır Paşası "Şah" adının anılmasını yasaklar. Ancak Pir Sultan inandığı dinsel etiği gereği bu yasağa boyun eğmez.

Padişah katlime ferman dilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan
Cellâtlar karşımda satır bilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan

Pir Sultan Abdal içinde ki mistik devrimi tamamlamış olsa da yaşadığı mistik devrimin inancına göre söylemlerinden vaz geçmediğini dizeleriyle ilan ederken, Şah'a dair övgülerini hiçbir koşulda dile getirmeden duramaz.

Kadılar, müftüler fetva yazarsa
İşte kement, işte boynum, asarsa
İşte hançer, işte kellem, keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

Hemen hemen bütün dizelerin bütünselliğinden anlaşılacağı gibi dinsel karşı çıkış dinsel yergi hemen hepsinde bir şekilde hissettirilir bir şekilde kendini gösterir.

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.
Şahı sevmek suç mu bana?
Kem bildirdin beni Han'a
Can için yalvarmam sana
Şeyhin şah bana darılır

Sonuçta Yakalanan Pir Sultan Abdal, Hızır Paşa tarafından zindana attırılır. Söylediklerinden ve yaptıklarından pişman olmasını isterler ve şiirlerinde "Şah" kelimesini kullanmamasını yoksa asılacağını bildirmelerine karşın Pir Sultan inandığı dinsel mistizmden taviz vermeyerek asılmayı yeğler.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şah'a gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şaha gidelim.
Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.
Pir Sultan Abdal'ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür, geri dönülmez
Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Hızır Paşa tarafından asılarak darağacında yaşamını yitirmesi şüphesiz Pir Sultan Abdalı, aşırı sömürüye karşı bir başkaldırı özelliğini dinsel mistizmle kendi kendine örtmesini değil de, devrimcileri daha çok sömürüye karşı bir başkaldırış özelliği ilgilendirmiştir.

Ama gelinen noktada bu yan atlanarak Pir Sultan Abdalın mücadelesi Şah'larla, Pir'lerle, Erenlerle anılır olmuştur! Pir Sultan Abdalla başlayan bu karıştırma, bir anda devrimcilikle anılır olduğu gibi Aleviciliğinde devrimcilikle at başı giden vaz geçilmez modeliymiş gibi anılmasına neden olunmuştur. 

Kendi içinde gerici bir prosedür olan Aleviciliğin devrimci bir anlayışa indirgenmesi bu durum bir bakıma, ileriyi göremeyecek kadar miyop gözlü Zürafaların bakış algısına benzer. Yakınında gördüğü yeşilliği, uzakta var olan ağaç dallarının da  yeşil algısında görmesiyle ilintilidir. 

Her türlü hurafelerle koyun koyuna yaşayan bilinmeyen bir Tanrının bilinmesi gibi mucit icatlara bile taş çıkartan ve bu söylemlerle yola çıkıp hedef şaşırtan dinin ürettiği her türlü yobazlığa karşı, her türlü gericiliğine karşı savaşmanın ayrışmanın zamanı çoktan gelip de geçtiğini düşünüyorum.

Aleviciliğin sanıldığı gibi ilericilik maskesinden çıkarılmasını kendi içindeki o tutucu gericiliğiyle birlikte ve bir türlü açılmayan ısrarla açılmasını bekledikleri kapılarında, Pir'leriyle, Şeyh'leriyle, Erenleriyle birlikte semahlarında özledikleri Şah'larına kavuşmasını, bize göre hurafe sayılan bu türden absürtlükleri, devrimciliğe mal etmemelerini, inançlarıyla devrimciliklerini, bir birlerine, hiçbir koşulda karıştırmamalarını ümit ediyorum.

20-Eylül-2009

_Ali Galip Sayılgan_

............................

Bir Alevi Duası

(*) Allah Allah! Akşamlar hayır ola,

Hayırlar feth ola şerler defola, hizmetleriniz kabul ola.

Muratlarınız hâsıl ola.

Hazır, gaip, zahir batın ayini Cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola.

On sekiz bin âlemle mümin, Müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed- Ali gülbankından mahrum eylemeye.

Allah cümlemizi didarı ehlibeyte meşrebi hüseyine nail eyleye Muhammet el Mustafa, Aliyyel Murtaza, Cebrail Musaffa, Gözcü Er Mustafa, Gulam Kamber, Çer ağcı Cabir Ensar, Selmani Farisi, Bilal Habeşi, Kurbancı Mahmut Ensari, Gulam Kisani, Semahcı Abuzer Gaffari, Fatımatül Zehra, Amırı Eyyar ve İznikci, Hüzeymenin hüsnü himmetleri üzerinizde ola.

Saklaya bekleye dil bizden nefes Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli den ola Vaktin imamı Veli yettin Efendimizin defterine kayıt ola gerçek erenler demine hu!

Mümine Ya!

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.