Imagine*

Imagine* DİN
0,0
15.02.2014 05:41:41
A+ A-

Papa'nın cennetine inanmayan,

Giordano Bruno'nun anısına.

Geçtiğimiz aylarda sanal ortamda rastladığım ve sosyal medyada paylaşılan bir videodan bahsetmek istiyorum. Bir televizyon programında yaşları tahminen 25 ile 35 arasında değişen bir grup "aklı başında" insan "pilot kalem" aracıyla ateizmi çökertip Tanrı'nın varlığını kanıtladı! Evet, kalem pilot, programdaki insanlar da şakirt. Bu videoyu izlediğim zaman Kirk ve Ray adlı iki yaratılışçının tanrının varlığını kanıtlarken kullandıkları "muz" aklıma geldi. Evet muz. Bu ikili ellerine bir muzu alıp onun eşsiz "sistematiği" karşısında büyülenip (muzun avuç içine kolayca oturması, soyunca yüzümüze fışkırmaması, kavisli bir yapısı olduğundan rahatça yenmesi falan filan.) tanrının varlığını "bir kere daha" ispat ediyordu! Fakat bu ikili muzun Papua Yeni Gine'de yaklaşık son 5000-8000 yıldır yetiştirildiğini bilmiyorlar. Ayrıca yabani bir muzun zirai işlemden önceki halini de herhalde hiç görmemişler. Çünkü içi çekirdeklerle dolu ve meyve kısmı az olan yabani muzun öyle ele kolay oturabilecek, rahatça soyulabilecek ve tüketilebilecek bir yanı yok. Aksine modern muz tanrı tarafından insanların rahatça yemesi için tasarlanmış bir meyve değil, tamamen insan yaratıcılığının bir ürünüdür.

Bir pilot kalemle tanrının varlığını kanıtlayan ve ateizmi çökerten ya da "tasarım harikası" bir muzla tanrının varlığına ilişkin 'deliller' sunan bu insanların toplumdaki sebep olduğu bilinç bulanıklığına bir tepki olarak bu yazıyı kaleme aldım. Malum Türkiye'de ateistlere nasıl bir yaklaşım olduğu toplumun söylemlerinden, kullanılan dilden, ateistlerin ortaya çıkıp özgürce 'ben ateistim' diyememesinden, İslamcı-muhafazakâr bir hükümetin başkanının çıkıp 'ateistin de hukukunu koruyacağız' demesinden anlaşılıyor. İçlerinde "Cehennem" ve "Tanrı" korkusu olmadığı için, ateistlere, her türlü ahlaksızlığı yapabilecek "sosyal sapkın" gözüyle bakılması; devlet tarafından yapılan Sünni-İslam propagandasının toplumsal bilinçaltındaki bir karşılığı. Tabi bu karşılığa en güzel cevabı Albert Einstein veriyor: "Bir insanın ahlaki ve etik davranışları diğerlerini anlamasına, eğitimine ve sosyal ilişkilere dayalı olmalıdır, dini dayatmalara gerek yoktur. Zira ölümden sonra ceza korkusu veya ödül iştahı ile hareket eden kişi zavallıdır."

Yine geçtiğimiz aylarda Otizm Derneği başkanı "Sosyolog" Fehmi Kara otistik çocukların beyinlerin de "İnanç Alanı"nın eksikliğinden bahsedip otizmle ateizmi ilişkilendiren konuşmasında, ateizmin otizmin farklı bir versiyonu olduğunu ve otistik çocuklara tedavi ile "Tanrı İnancı"nın kazandırılmasının gerekliliğinden bahsetti. Evet, bir "sosyolog" insanın aslında dünyaya inançlı geldiğinden fakat bazı insanların eksik olduğundan ve düzeltilmeleri gerektiğinden söz ediyor. Bu gibi olayların yaşandığı ülkemizde ateistlere yönelik bilimsel ve rasyonel olmayan sataşmaların, saldırıların altında yatan sebep kuşkusuz toplumun Sünni-İslam ekseninde dönüştürülmesi ve iktidarın dini ve ahlakı özdeş kılan bir mantaliteyi toplumsal hafızalara -çocukluğumuzdan itibaren- yerleştirmesi yatıyor. Örneklerden de anlaşıldığı gibi ateizmi medyada ateistler çıkıp özgürce anlatamıyor onun yerine genellikle dindar kesim bu "hassas" konuda toplumu "bilgilendiriyor".

Yükseliş döneminde özgür düşünceyi ve tanrıtanımazlığı savunan burjuvazi iktidarını sağlamlaştırmaya başladıktan sonra dini ve ahlakı kendi egemenliğinin çıkarları için kullanarak Romalı Düşünür Seneca'nın sözünü tekrar tekrar doğrulamıştır: "Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar için yalan, iktidar içinse kullanışlıdır."

Dönüp tarihe baktığımızda bilim ve din tartışmasının nasıl bir süreçten geçip bugünlere geldiğini görebiliyoruz. İnsanoğlu yaşadığı bu gizemli dünyayı anlamaya ve bu gizem perdesini kaldırmaya çalışırken astrolojiden, numerolojiden, simya gibi çeşitli yöntemlerden yola çıkmıştı. İnsanoğlunun binlerce yıllık birikimi ve araştırmaları ile birlikte astrolojinin yerini astronomi, numerolojinin yerini matematik, simyanın yerini kimya almış ve insanoğlunun yolunu artık bilimin aydınlattığı minval belirlemeye başlamıştır. Tabi bu süreç çok sancılı bir şekilde ilerlemiştir. Engizisyon mahkemelerinde yargılanan bilim adamları, diri diri yakılan, kitapları yasaklanan aydınlar, 'Anlayabilmek için inanıyorum' anlayışıyla felsefeyi dine tabi kılan ve böylece aklın karşısına İmanı, bilginin karşısına otoriteyi koyan skolâstik düşünce, özgür düşünme ve bilimsel gelişmelerin önünde en büyük engel olmuştur. Ortaçağ Avrupa'sındaki bu skolâstik dönemi Umberto Eco; "Kilise kanununun adı Tanrı korkusudur. Halk devamlı korkmalıdır ki Tanrı'nın gölgesi olan kilise ayakta kalabilsin" diyerek ifade etmektedir.

Oysa ilerleme ve gelişme ancak özgür düşünmenin var olduğu ve işlerlik kazandığı toplumlarda sağlanabilir. Dogmaların olmadığı, her türlü tabunun yıkıldığı, insanların düşüncelerinden dolayı sorgulanmadığı bir toplumda gerçek anlamda insanlık ilerleyebilir. Ancak bizim toplumumuzda düşünen insandan çok inanan insan olduğu için yönetenler de bu kalıba uygun olarak "dindar bir nesil" yetiştirme sevdasında. Pilot kalem vasıtasıyla tanrının varlığını kanıtlayan, otistik çocukları eksik ve düzeltilmesi gereken sağlıksız ve inançsız bireyler olarak gören egemen ideolojinin sözcülerinin, yaptıkları şarlatanlıklara yenilerini eklemeye devam edecekleri şüphesiz.

"Yaşamak için bir tanrıya ihtiyacım yok" görüşünü tüm ateistler istedikleri şekilde ve istedikleri ortamda dile getirebilmeliler. Fakat dinler tarih boyunca statükonun bekçisi olmuştur. Ve statüko 'aykırı'ları hiç sevmez. Dinler yapıları itibariyle insanüstü olma iddiasında oldukları için, dünyayı yorumladıklarını, çözdüklerini, her şeyin 'ayarlandığını' belirtir ve insanların düşünmelerini, şüphe etmelerini istemezler. Çünkü 'iman edenlerin' yerine düşünen bir kutsal kitap vardır. Oysa şüphe zihnin temel bir fonksiyonudur ve istedikleri şeyin gerçekliği yoktur. Ülkemizde ateizmin yeterince tanınmamasının ve insanlara yeterince anlatılamamasının yol açtığı sonuçlardan biri de ateistlerin toplumdan dışlanması, hor görülmesi ve bir potansiyel bir 'tehdit' olarak algılanması oluyor. Hatta ateizmin yeterince bilinememesi satanizm gibi farklı düşünce biçimleriyle bile karıştırılmasına yol açıyor. Din ve bilim arasındaki ilişkiyi Avrupa'daki gibi burjuva devrimler yoluyla ayrıştıramadığımız için, 'Din, bilim ve Darwin' tartışmaları bizde daha karmaşık bir hal almakta. Özal döneminde yasa ile koruma altına alınan 'Tanrı İnancı' ile birlikte önemli bir 'virajı' geçen Türkiye'de artık özellikle kendini kamusal alanda hissettirecek 'dini içerikli tartışmalar'ın önü açılmıştı. Bu tartışmaların en başında gelen 'başörtüsü özgürlüğü' hareketi sol cenah tarafından sağlıklı bir temele oturtulamadığından ya liberallerin 'sistem eleştirici' tavrından hareketle başörtüsü bir özgürleştirici sembol olarak görülmüş ya da mesele ulusalcıların-Kemalistlerin yaptığı gibi kuru bir İslamcı-laik tartışmasına indirgenmiştir. Laikliğin en sığ yorumunu benimsemiş olan ulusalcı kesim, tartışmayı sürekli ilericilik-gericilik ekseninde değerlendiriyor, gericiliği sürekli İslami kodlarla yaparak adeta burjuvazinin ve muhafazakârlığın ekmeğine yağ sürüyor. Yani Lenin'in dediği gibi "Ne olursa olsun tanrıya savaş açılmasını isteyen, gerçekte papazlara ve burjuvaziye yardım ediyor demektir". Dolayısıyla ateist dünya görüşü ne ulusalcı odakların 'laiklik elden gidiyor' modeline ne de liberal cenahın 'herkes için hürriyet' sloganına bırakılabilir. 

Eğer ilerlemeyi ve özgür düşünen 'fikri hür, vicdani hür' nesiller yetiştirmeyi sağlamak istiyorsak hiç kuşkusuz din ile nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz. Bu konuda Lenin'e hak vermemek elde değil: "Dinle nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz, bunu yapabilmek için de inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız. Dinle savaş, soyut ideolojik öğütler çerçevesinde kalamaz, bu tür sınırlı öğütlere indirgenmemelidir. Dinle savaş, dinin toplumsal kökenini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut uygulamasıyla bağlanmalıdır. Din etkisini neden en çok geri kalmış şehir proletaryası, yarı-proletarya ve köylü kitlesi üzerinde göstermektedir? Burjuva ilerici aydınları, radikaller ve burjuva maddecileri bu soruya 'cahil oldukları için' diye cevap verirler. O zaman da 'kahrolsun din, yaşasın dinsizlik! Ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir' diye haykırmaya başlarlar. Marksistler ise, bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dar görüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler". Dolayısıyla burjuvazinin bir iktidar aracı olan dinin, burjuvaziye yedeklenmeden nasıl soyut bir yadsımasını yapabiliriz ve akabinde özgürce ateist kimliğimizle dolaşabiliriz bilmiyorum. Çünkü bizdeki burjuva devrimlerim arkasında Avrupa'daki gibi aydınlanma düşüncesinin birikimi olmadığı için haliyle 1923'ün 'aydınlanmacı despotik' karakteri kuruluşun ilk yıllarına hâkim olabilmiştir.

Bu konjonktür de özgürce düşünen ve bundan korkmayan bireylerin yapması gereken "Aykırı" görüşlere sahip olduğu için Vatikan tarafından 1600 yılında "sapkın" ilan edilerek diri diri yakılan ancak buna rağmen çağlar ötesinden bize seslenmeyi başaran İtalyan filozof Giordano Bruno'nun sesine kulak vermektir. İşte o zaman bu cahilce eleştirilere ve saldırılara karşı özgür düşünmenin suç olmadığını haykıran ve bunun için mücadele eden bizler, John Lennon'un hayal ettiği bir dünyanın çok da uzakta olmadığını göreceğiz. Bunu için bir kahramana ihtiyacımız yok ama Bruno'nun sözleri yolumuzu aydınlatmaya ve gönüllerimizdeki ateşi alevlendirmeye devam ediyor:

"Bir kahraman olmaktan her zaman nefret ettim. Ama geleceğin genç gönüllerinde, ateşi tutuşturacak bir alev gerekliyse, beni kahraman yapmalarına da dayanabilirim".

*2012 yılı Londra olimpiyatlarının kapanış töreninde TRT spiker tarafından Türkçeye çevrilirken "uğruna ölünecek din de yok" kısmı çıkartılıp sansürlenen John Lennon şarkısı.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.