İnsan ve istikâmet

İnsan ve istikâmet DİN
5,0
15.10.2014 21:05:45
A+ A-

Bu yazıyla, 13. yüzyıl'da Anadolu'da  yaşamış ve tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve yaşadığı dönemden sonrasına etkileri ile anılan sûfî- düşünür üstâd Sadreddin Konevî'nin (d.1210- v.1274) "Fâtiha Sûresi Tefsiri' adıyla dilimize çevrilen eserinden (Fâtiha Suresi Tefsiri, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, 495 sayfa, İz Yayıncılık, 4. Baskı, 2009, İstanbul) seçtiğim bazı sözleri sunarak düşünceye önem veren insanlara üstâdı tanıma ve eserlerinden yararlanma imkânı doğmasına nâçizâne bir katkım olsun istedim. (Bazı cümlelerde benim de yer yer 'altını çizme' anlamında 'bold' karakterde yazdığım kelimeler veya tamlamalar oldu.)

Önsöz'de, Ekrem Demirli, üstâd Konevî'nin, "hangi meseleyi ele alırsa alsın, o meseleyi belirli kaideler ve esaslara bağlı olarak yorumlamaya çalıştığını; bu anlamda onun  tasavvufî bilgilerin ve keşiflerin akıl ve nazar gücüyle elde edilemediğini kabul etse bile, bu bilgilerin pek çok yönde 'makul' ve 'anlaşılır' olduklarını itiraf ettiğini; bu noktada kendisinin akla karşı tavrının şu şekilde tespit edilebileceğini belirtir: 'Akıl, sırf düşünce gücü ile anlama açısından farklı imkanlara sahiptir. Akıl düşünme gücü açısından metafizik konularda sınırlı iken, ikinci yönden daha geniş imkanlara sahiptir.' " (a.g.e., sayfa:12)

Yine Önsöz'ün bir yerinde, üstâd Konevî'nin, iki sıfatın Tanrı'ya nispet edilmesini ele aldığı; bunlardan birisinin ilim, diğerinin ise kelâm sıfatı olduğu belirtilir. Bu bağlamda şu sözlerine yer verilir: "İlmin Hakka nispet ve izâfe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır: Hiç bir algı, Allah'ın ilminin dışında kalamaz, hiç kimsenin tevili ve anlayışı O'nun ilminin dışında değildir. Çünkü Hakkın ilmi, kendisinin de haber verdiği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır." Bunun ardından şunu eklediği ifade edilir: "Hakkın kelâmı da, O'nun bir sıfatı veya ilminin bir nispetidir." Dolayısıyla kelâmın da ilim gibi kuşatıcı olması gerektiğini düşündüğü vurgulanır. Konevî'nin "Kur'an, bu sıfatın sûreti veya ilmî nispetidir, şu halde Kur'an da ihata edicidir." sözüne ve bunu doğrulayan bir âyeti (' Kitapta hiç bir şeyi ihmal etmedik.') zikretmesine atıfta bulunulur. (a.g.e., sayfa:17)

Önsöz'ün başka bir yerinde Konevî'nin naslara yaklaşımında iki temel noktanın tespit edilmesiyle ilgili olarak şöyle denilmekte: "Bunlardan birisi, her âyetin birden fazla mânâya sahip olması ve bunun bütün varlıkların yapılarındaki genel bir ilkenin tezahürü olması; ikincisi ise varlıkta ve özel olarak da naslarda tam bir hikmet ve nizâmın bulunmasıdır. Bu da, Konevî'ye göre, âlemdeki nizâm ve hikmetin ilâhî kelâmdaki tezahürüdür." (a.g.e., sayfa:19)  (nas: Kur'an'da ve Hadislerde bulunan delil hükmündeki kesin ifadeler.)

Önsöz'den son bir alıntı: " Konevî, eserlerinin muhataplarının  'seçkinler', 'seçkinlerin seçkinleri' olduğunu belirtir. Bu nedenle kullandığı dilin herkes tarafından anlaşılamayacağının farkındadır ve bu konuda okuyucusunu da ikaz eder. Bir anlamda Konevî, manevî tecrübelerini 'ehil' olmayan insanlardan gizlemek için - İbnu'l- Arabî'nin ifadesiyle- 'işaret' ve 'remiz' dilini seçen sûfîler gibi, nesriyle özel bilgilerini gizlemek istemiştir." (a.g.e., sayfa:20)

(...) "Şu halde Aziz Kur'an, insan ile ortaya çıkan kemâlin özelliklerinin açıklayıcı bir bir nüshâsı olmuştur. Fâtiha suresi ise, Kur'an'ın eksiksiz ve noksansız nüshâsıdır. Bütün tâli nüshâlar, ilkinin özeti oldukları gibi, Fâtiha suresi de ulvî nüshaların sonuncusu olmuştur." (ag.e., sayfa:27)

(...) "Ben, Allah'ın kitabını tefsirle ilgili ifadelerimde cedel ve fikir mensuplarının tarzını, özellikle de bir hadisin sakınılmasını belirttiği tarzı tercih etmedim. Bu hadis şudur: 'Her kavim, bulundukları hidayet yolundan ancak cedel ile saparlar.' Bir âyet-i kerime'de Allah Tealâ şöyle buyurur: 'Bu misali sana cedel olsun diye verirler.' (Zuhruf, 58) Böyle bir yöntemden uzak durmamın bir sebebi de, eserimin veciz olmasını istememdir. Başka bir sebep ise, hitabımın öncelikli muhataplarıdır." (a.g.e., sayfa:41)

"Bir delile görünürde bir problemin bulaşması, mutlaka o delilin yanlış olduğu ve onunla ispat edilmek istenilen meselenin gerçekte doğru olmadığı anlamına gelmez. Çünkü, doğruluğunda hiçbir kuşkunun bulunmadığı pek çok şey vardır ki, onların doğru olduğuna dair bir delil ortaya koyamayız." (a.g.e., sayfa:47)

"Basîret ve selim akıl sahipleri için, doğru bilginin elde edilmesinin iki yolu olduğu ortaya çıkmıştır: Birisi, nazar ve istidlal ile burhan yolu; diğeri ise, keşf sahibi için bâtınını arındırma ve Hakka iltica ile gerçekleşen müşâhede yolu. Nazarî yöntemin durumu, önceki ifadelerle netleşmiş, ardından ikinci yol da belli olmuştur. Bu yol, soyutlanma ve tam muhtaçlık, aklı kevnî ilgilerden, ilimlerden ve kanunlardan bütünüyle boşaltarak Hakka yönelmekten ibarettir." (a.g.e., sayfa:51) (kevnî: kozmik)

"Alıcıların üstadı ve önderi Reis İbn Sina -ya fıtratının sahihliği sayesinde teorik gücün perdesinin ardından veya bazı ifadelerinde ima ettiği gibi zevk yoluyla- bu sırra muttali olduğunda, şu kanaate varmıştır: Eşyanın hakikatlerini öğrenmek, insanın gücünü aşar. İnsanın bilebileceği nihai şey, eşyanın özellikleri, lâzımları ve arazlarıdır." (a.g.e., sayfa:57)

"Bir şeyi idrak etmemiz, hakikatimizin varlık ile vasıflanıp, hayat ve bilgi özelliklerinin bizde bulunması ve bizimle idrak etmek istediğimiz şey arasındaki engellerin ortadan kalkmasıyla gerçekleşir; böylelikle o şey idrak için müsait hale gelir." (a.g.e., sayfa:61)

"Doğru bilginin kesb ve çaba ile meydana gelmeyeceği de ortaya çıkmıştır. Doğru bilgi, Hakkın gaybına mahsus feyz-i akdes tecellisi ve yardımı olmaksızın beşerî kuvvetler tarafından elde edilemez." (a.g.e., sayfa:63)

"Şeriat mensupları, zevk ve selim akıl sahipleri arasında muhakkik olanlar şu konuda görüş birliğine varmıştır: Hakkın hakikati bilinemez. Zâtı açısından Hak ile yaratıkları arasında bir ilişki olmadığı için başkasının ilmi, Hakkın hakikatini ihâta edemez." (a.g.e., sayfa:64)

"Varlık, Hakkın dışındaki şeyler için zâtî bir şey olmayıp Hakkın tecellîsinden kazanılmış olduğu için, âlem, sürekliliğinde her an birlik özelliğindeki varlık yardımına muhtaçtır. Yardım hiçbir aralık ve kesilme olmaksızın devam eder. Zikredilen yardım bir an bile kesilmiş olsaydı, âlem yok olurdu. Çünkü yokluk mümkünün ayrılmaz özelliği, varlık ise yaratıcısından kendisine gelen arızî bir özelliktir." (a.g.e., sayfa:68)

"İnsan bütün âlemin bir nüshâsı olduğu için, bütün âlemlerle ve mertebelerle bir ilişkisi meydana gelmiştir. Hatta insanın her şey ile bir nisbeti bulunmaktadır. Kuşkusuz insanda, kendisini ahsen-i takvimden ibaret olan itidal halinden, her yöne çeken ve her çağrıya icabet etmesini gerektiren bir özellik vardır." (ag.e., sayfa:359-360)

"Meşru özel yollar içerisinde en doğru yol, sîretinden nakledildiği tarzda, Hz. Peygamber'in söz-fiil ve hal olarak üzerinde bulunduğu yoldur. Bu yol, kâmil kişinin Hz. Peygamberi taklit ederek veya marifet ve müşahede ile elde ettikleri yoldur. İşte bu yol mutedil (orta hâl) dir." (a.g.e., sayfa:370)

"Hz. Peygamber'in şeratının hükmü, sadece ve sadece kainatın ve zamanın düzeni bozulduğunda ortadan kalkar. Bu düzenin bozulmasının bir tezahürü, Güneşin batıdan doğmasıdır; bu ise ibret ve delil olarak yeterlidir." (a.g.e., sayfa:380-381)

"Bütün resuller arasında risaletinin bütün isim ve mertebeleri kuşatıp, hepsinin hükümlerini içeren Allah isminden sâdır olan yegane peygamber, Hz. Peygamberimizdir. Binaenaleyh Peygamberimiz, kendisinin de işaret ettiği üzere, Allah'ın kulu ve resulüdür." (a.g.e., sayfa: 382)

"İnsanların dünya hayatında en fazla elem çekenleri, Hakkın hariçte zuhur etmelerini takdir etmediği şehvani kuruntuların kendisinde çokça bulunduğu kimselerdir. Bununla birlikte, arzuladığı pek çok şeyde kişinin azmi kırılır ve meşakkatli bir hayat sürer. Allah bu durumdan bizleri korusun." (a.g.e., sayfa:428)

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.